26 Temmuz 2012 Perşembe

İnan(ç)-mak.?...


   Artık ukala cevaplar vermek değil de yalansız konuşabiliyordum, kendime gelen güvenden dolayı. Özgüven hep tehlikelidir cümlemin sonuna kadar kanıtıydım artık son aylara girerken. Sınav günü mühendislik matematiği hocası, “sen bu dersi alıyor musun ya, hiç görmedim seni?” diye sorduğunda hiç kasıntısız ,“ya sadece pazartesileri geliyorum öğleden sonra diye, diğer günler sabahtan uyanamam ben.” demiştim, gülümsemişti. Keşke bu doğrular hep gülümsetse. Mesela babama gidip “baba okul bok gibi, siz son sınıf sanıyorsunuz da beni, bitmez bu okul. Benden de bir bok olmaz, sittin sene sabahları uyanıp da işe felan da gitmem. Arada derdin ya senden bir bok olmaz diye, vallaha haklıymışsın, o yüzden diyorumki ben başka bir şehire tek başıma kaçsam mı ya da intihar mı etsem?” O da gülümseyip “harçlığın var mı” dese. Kefenin cebi yok be baba.

   
   Her zaman hayalini kurardım, odamda tamamiyle deliliğin kollarına bırakmışken kendimi. “Şimdi salona doğru ağlayarak koşsam    -ulan yardım edin orospu çocukları ölüyorum lan ben, lan ölüyorum her şey yarak gibi, elimde bir sik yok, tutunamıyorum lan artık, lan n’olur bir yardım edin, ölüyorum amına koduklarım.” Acaba tepkileri ne olurdu?

   
   Bir gün sırf bu merakımı giderebilmek için okuldan dönerken çantama iki bira atmıştım. Ne kadar özgüvenim olsa da babama karşı bu kadar net konuşabilecek bir yapıda değildim daha. Yemekten sonra direk odama gittim ve biraları içtim. Salona geri döndüm. Bir kıvılcım bekliyordum sadece. İçim içimi yiyordu yapacaklarımdan dolayı, ve ilk kez kendimi frenler gibi hissetmiyordum. “Okul nasıldı?” diye sordu babam. Çok güzel gollük bir pastı lan. Ama sadece “iyiydi” diyebildim, yine de doğru bir cümle kurmuştum tabii. Bunun gazına sığınırak devam ettim. “İyiydi ya, işte tüm gün dışarda oturdum derse girmedim çay sigara filan.” Fazla şaşırmadı, aksine “olur arada öyle, sıkılınca gez tabii abartma ama” dedi. Bir anda tüm özgüvenim yıkılmıştı, tüm yollarımı öfkenin üzerine kurmuştum çünkü, babam bunun üzerine beni azarlayacak bende bu azardan, öfkeden beslenerek daha çok açılıp ne var ne yok dökecektim ortaya. Direk yatakodasına geçtim. Babama hediye gelen viski şişesini açtım, önce kapağından bir shot yaptım ama olacak gibi değildi, şişeyi kafama diktiğimde bastırılamaz olan kusma duygusunu o kadar itekledim ki gözlerimden damla damla yaş dökülüyordu artık. Şişeyi bıraktığımda yarılamıştım nerdeyse. Odama döndüm, bir sigara yaktım, sigara bitmeye yaklaştıkca kafam iyice dönüyordu. Daha fazla kayışı koparmadan salona daldım yine. “Gözlerine ne oldu?” diye lafa başlamışlardı ki, “susun be iki dakika” diye bağırdım. Donup kaldılar, ben de bir süre sustum, tam “lan or…” diye başlıyordum ki salonun ortasına kustum. “Hay amk ya” diye bağırdığımı hatırlıyorum, odama koştum hemen, onlarda peşimden. Telefonumu alıp ayakkabılarımı zar zor giyerken “lan ne yaptın, içtin mi, nereye?” diye kolumdan tutmuştu babam. Sert bir hareketle kurtuldum elinden. “Gidiyorum işte amına koyayım, belki intihar ederim, belki başka şehire gidip sadece bir alkolik olurum. Yaşayabilmem için tek ortam o çünkü, sizden de yardım isteyecektim ama bir sik olmaz sizden, bu allah’dan da bir sik olmaz. Ha bu arada dinsizim lan ben, o yüzden silin zaten beni. N’apcaksınız dinsiz bir evlatı?” Bu cümlelerin ardına merdivenlerden yuvarlandığımı hatırlıyorum. Sonraki anım ise müthiş bir susuzluk hissi ve baş ağrısıyla uyandığım üzerine. Keşke alkollü bir gecenin sabahı olsaydı bu. Oysa dört ay sonrasının bir sabahına uyanmışım, komadan çıktıktan sonra. Hafif hafif yanan gözlerimle etrafa bakmaya çalışırken beynimi patlatan bir sesle “oğlan uyandı, oğlan uyandı” diye koşturuyordu annem. Babam geldi, yüzüne baktım ağlıyordu. “Ne oldu lan ölmeyide mi beceremedin?” diye laf sokuşu vardı ki bre insaf lan. Yatakta komadan çıkalı 2 dakika olmamış be, durda soluklanak hele. Kaç yıl aradan sonra yeni yeni nefes almaya başlamışım.

  
   Sonrası iyilik güzellik işte. Bu olayın üzerine birkaç defa daha intihar girşimim oldu. Hiçbiri ciddi değildi tabii, “bakın lan ben hala adam değilim” tematikli eylemlerdi ve işe de yaramıştı. Kredi ve toleransımı kat ve kat arttırmıştım. Hem niye gerçekten ölmek isteyeyimki lan bu saatten sonra. Nefes alıp vermek çok güzel bir şey. Hele bir de duman alıp, duman üflüyorsan, yanında da sıcacık, ince belli bardakta çay... Huzur başka ne olabilir lan götelekler?

   
   Aslında olay tamamen şöyle gelişti;

   
   Sınava geç kalmıştım, bu yüzden arkalardan başlayan oturma eylemi yüzünden en öne oturtulmuştum. Öne oturmaktan nefret ederim, bir keresinde öne oturduğumda hocanın bana bakışlarına maruz kaldığımdan dolayı, boş boş gözükmeyeyim diye sorulara bakmadan cevaplarla bütün kağıdı doldurmuştum, çok alakasız şeylerdi yani. Sınavlar okunduktan sonra hoca sağlam dalga geçmiş, derslere girmememin en iyi taraflarından birini tatmıştım o gün.

   
   Hoca geldi “sen bu dersi alıyor musun ya, hiç görmedim seni?” diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim, zaten kasıntıdan oracığa kusacak gibiydim, bir an önce kağıda adımı soyadımı yazıp çıkmak istiyordum. “Ehe hocam geliyorum ya, saçlarımı kestirdim ondan tanıyamadınız herhalde.” dedim, geçiştirdim. Zaten hoca bu cümleden bir iki kelimeyi anca anlamıştır, bol inişli çıkışlı bir cümleydi, çatallı sesimle bezenen. Ama o gülümsemişti, neden bilmem.

   
   İşte o anlattığım gün; bir gün çantama iki bira atıp eve gittim, ama onları içmeden salona geçmiştim. Çay içtim bizimkilerle. Mutlu gibiydiler, varlığımın onlara ufak bir huzur verdiğini seziyordum, hayatta emin adımlarla ilerlediğimi düşündüklerinden gururluydular, çünkü onlar beni var etmişti ve bu yola sokmuştu. En güzel şehirlerde, en iyi galerilerde sergilenen bir tablo gbiydim ve onlar bir ressam anlaşılmazlığıyla örtüşüyorlardı bana. Kendi anlaşılmazlığım, onların kafalarında bambaşka bir ben yaratıyordu. Yine de bu düşüncelerini tamamen silsek bile, o salona kattığım huzur onlar için hep baki kalır sanırım, iç güdüsel olarak.O yüzden hiçbir şey diyemedim, kendi anlaşılmazlığımı onların nezdinde yıkmak istemiyordum, bu anlaşılmazlık üzerine bana yardım edebilirlerdi çünkü sadece. Oysa her şeyi anlatsam, tüm duygu durumlarımı, nefretlerimi, hayatta asla başaramayacaklarımı, yani hayata tutunma adına sergileyebileceğim bütün performanslarımı; büyük bir yıkımdan öteye gidemezdim. Salona kattığım bu huzuru da alacaktım sonra, etti mi ikinci bir yıkım. Hiç gerek yoktu. Odama geçtim biraları içtim, iyice sönükleşmiştim. Kurtulmak, nefes alıp vermeye devam edebilmek için hiç bir yolumun olmaması ve bu çaresizlik ağlatıyordu beni. Farkındaydım, içten içe nefes almaya devam etmek istiyordum ben, her insanoğlu gibi elimde olsa ölümsüzlüğü bile tac eder başıma geçirirdim ama bu sadece debisi yüksek bir nehire kapılmış yaprak tanesi gibi bir parıldamaydı.

   
   Koma mevzusuna da gelirsek; hayattaki tek erzum bu, tek hayalini kurabildiğim şey artık. Bir ölümcül hastalık, bir geri dönüşü çok zor kaza... Sonu önemli değil; ölmek yahut hayatta kalmak. Tek istediğim tüm arzularımla yaşayabilmeyi dileyebilmek. Bütün gücümle, bir yaprak gibi değil, bir nehir gibi yaşayabilmeyi istemek. Çaresizliğin böylesi ne de güzel. Çaresizlik hep böyle gelse keşke, insanın elinde savaşabilme gücü varken, o güç yetsin ya da yetmesin. Avutucu ve samimiyetten uzak “denedim ama olmadı” dan öte, bir şeyler hissederek, büyük bir hüzün ve acıyla “savaştım ama olmadı” ile. Beceriksizlikten öte bir -yetememe- durumu anlatmak istediğim.

   
   Bu doğrultu da tüm bu yazdıklarım sadece birilerine inandırmak içindi bu beceriksizliğimi. Olmayan bir şeydi belki çoğuna göre, bir din gibi. Bir peygambere gelen vahiyleri, peygamberin heyecanla anlatma çabasıydı sadece. Olmayan tanrılar, olmayan peygamberler, olmayan ruhani yıkıntılar, intihar eğilimleri, becerisizlikler… Mesela aşık olduğumu inandırmak için de yazdım, şiirler yazdım, hatta bir roman. Sadece inandırmaktı amacım. Çünkü inandırmaktan öteye geçemezdim, becerisizliğimi inandırmak istedim, hiçbir şeyi yapamama dürtümü. Arzularımın aslında ne kadar masumane kaldığını bu dünya için. Öteye gidebilmek için inanmaları gerektiğini. Ve çok dürüsttüm. Anlattım,sergiledim, hissettirdim. Dedimki; “bu inanç, inana iç huzur getirmeyecekti bir tanrı gibi. Belki bir şeytanın varlığına inanmaktı en hafif tabirle. Senin, sizlerin vicadanını rahat tutmakla yükümlüydü eriyen bütün saniyelerim.”

   
   Bütün hayati belirtileri stabil olan hastaydım, ama beni hasta kılan neydi? Anlatmaya çalıştım. Anlattıklarımı inandırmaya adadım kalan tüm ömrümü. Lost Keys-Rosetta Stoned kompozisyonu ile anlayabilecek insanların varlığını keşif etmem belki de en büyük talihsizliğimdi. Birinden, bir aşktan iki yıl vazgeçememek bununla açıklanabilir, iki yıl hayal kurmaktan vazgeçememek… Çünkü vardı böyle insanlar, Maynard vardı, Maynard’ı dinleyen anlayan, dinlese anlayabileceğine inandığım dostlarım vardı. Bu yüzden sık sık yazılarımda Tool-Apc-Puscifer kullanırım.  Yine Maynard ile kapatıyorum o yüzden yazıyı. Bugüne kadar tüm yazdıklarımın transkripti gibi, bir ahit, çözülmeyi bekleyen. Şüphesiz bunu çözebilseydiniz, inanabilirdiniz ve bana inanabilseydiniz, ben o zaman bir beceriksizden uzak tanımlamaya dahil olurdum.





24 Temmuz 2012 Salı

Son Mektup

Gidiyorum,uzaklara.Beni bulamayacaksınız.Neden biliyor musunuz?Çünkü tembelsiniz ve çaba gösterecek kadar önemsemiyorsunuz.Çünkü işleriniz daha önemli,okulunuz işiniz,görüşmeniz,randevunuz önem sıralamasında benim çok üstümde.Çünkü daha gerçek olup olmadığı bile belli olmayan bir söz için gecenin bir saatinde ortalığı ayağa kaldırmayı, koşuşturmayı göze almazsınız.

Size ne yapacağınızı söyleyeyim. Çok samimi olmayanlarınız facebooktan mesaj atacak " ne oldu " gibi ya da yorum yapacak. Az biraz tanıyanlarınız telefondan mesaj atacak veya arayacak ve cevap gelmesini bekleyecek. Hatta bazılarınız abartıp evime gelecek, annemi babamı arayacak. Ama hiç kimse anında harekete geçemeyecek. Bekleyeceksiniz. Polise haber verseniz bile polis de bulamayacak. Çünkü polisin de sıkıntıları olan bir adamdan çok daha önemli işleri var. İşleriniz var.

Tabi bunların hepsi bu yazdıklarım aptal paylaşımlarınız yirminci defa paylaşılan karikatürleriniz arasında; bu çöp yığınının arasında kaybolmazsa ki eminim kaybolacak.

yazdı ve bir sigara yaktı esmer çocuk. arkada usul usul the end çalıyordu.

this is the end beatiful friend this is the end my only friend the end


Umarım bir şeyler anlatmışımdır. Kafeslerinizden çıkın. Anlamayanlara anathemadan geliyor.



We are just a moment in time,
A blink of an eye,
A dream for the blind,
Visions from a dying brain,
I hope you don't understand

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets