Bazı şeyler beni çok üzüyor lan bu hayatta. Mesela Fernando Torres’in sıçım sıçım sıçması. Kahroluyorum, Sabri’den, Guiza’dan beter oldu adam. Sen ki neydin ulan, ah be ah. Hele o kaleceyi çalımlaması yok muydu Manchester Utd maçında, ne heyecanlanmıştım ayağa kalkıp, işte Torres amk diye bağırmıştım. Sonra sen git boş kale varken topu auta vur. Babam "otur lan otur konuştuğuna da dikkat et" dedikten sonra iyi taşak geçmişti ama, götüme sokmuştu o hevesi, neyse.
Bir de Sampdoria’nın küme düşüşü vardı ki, Polombo ile beraber ağlamıştım yeminle, ya Jovetic’in tam "sikerim Messi’sini, Ronaldo’sunu, işte kral" diyeceğimiz sıra 1 yıl sakatlanması. Kıvırcık saçlı Jo-Jo canımız Fiorentina’yı öksüz bıraktığında kan ağladım ulan. Oeh harbiden giren çıkan tek futbol gibi geldi değil mi aziz dostlarım, canlarım, bonomolarım.(lan bunu yazmasam ölürdüm, 1 haftadır yazıyım la şu espiriyi eheheh diye kafamı sikiyordum kendimin)
Böyle giderken geçen aklımda;
“Tanrım ellerine sağlık Kate Upton çok güzel olmuş
Ellerine sağlık tanrım o da çok güzel olmuş
Keşke biraz ölmesem.”
Dizeleri dolaşmaktaydı. Sonra bir rast geldim ki Kate kardeşimiz 92 doğumluymuş. Ah dedim tanrım, mükemmel insan beta v 0.92 sürümünden sonra, mükemmel insan v91 son sürümü sürebilmişsin diye hafif şakalaştım kendisiyle. Hani çakal herif Bill'in "beyler işletim sistemini bitirdik yeminlen, son peygamber gibi ahanda bu da son sürüm" diyerek çıkardğı bir Windows edasıyla mükemmel insan gelmişti dünyaya hatta Türkiye'ye lan. Sonuçta milyar yıllık bir birikimin, deneylerin sonucunda o mükemmellik gelmiş, kolay değil, saygı da kusur etmedim tabii ben de o sıra. Dedim ki "ey uluların ulusu tek ve büyük tanrım biz neciyiz peki?" "Sizler" dedi "tezgahdaki iyi domateslerin altına konulmuş çürüklersiniz." Donakaldım, hiç beklemezdim, bir hukukumuz vardı çünkü. Tamam sürekli ben dır dır eder, çıkar ilişkisindeymiş gibi sürekli ondan bir şeyler isterdim ama o da hiç vermezdi hani. Benim bir yüzüm karaysa, onun da ikidir. Çok alındım, döndüm arkamı girdim bodoslama geceye. Torres’i düşündüm, Sampdoria’yı, Polombo’yu, Jo-Jo’yu… Hepsini sikeyim ulan hepsini. Ellerime baktım, aynaya sonra yüzümü yeniden tanıyormuş gibi, "senin sıfatını sikeyim" diye okkalı salladım bir tane. "Otur ulan otur, yazmadığın her saniye zararsın yemin ediyorum" diye de kinlendim piçe, kendime.
Oturdum, yazdım biraz, düşündüm çokcana, saat ilerlemişti, şimdi yatsam sabahın 7'sinde kim uyanıp gidebilecekti lan okula. "Sikeyim okulunu da dersini de" dedim. Zaten ya görürsem diye göt korkusuyla giriyorum okula hep. Görürsem ciddi ciddi ölebileceğimden korkuyorum çünkü. Neyse siktir ettim okulu ve düşündüm öylece, "lan" dedim "niye kendime kızıyorum. Belli bir potansiyelle yaratmış tanrı, ben de çizgiye geldim artık fazlası olmaz hani, benden bu kadar insan olarak, sıfat olarak, ruh olarak, özgüven olarak. Dahasının olması karadeliklerde cirit atıp paralel evren paralel evren dolaşıp seninle olabilmeye en yakın hayatı aramaktan geçebilir ancak. Ki sikindirik iki atomu çarpıştırmak için dünyanın zamanını harcayıp, dünyanın parasını döküyor herfiler, anca. O paraya öküz alırdık ulan."
Son tahlilde, duygular; akıl, suret, bok ve püsürkten tamamiyle farklı bir boyut olup, potansiyelsizlerdir, ya da sonsuz bir potansiyelleri var. Sürekli yaldırabiliyorsun bir doğrultuda, belki sayısız defa. İşte bizim ağzımıza sıçan da duyguyu öyle böyle kasmayıp, diğer bütün sıfat, suret, zart, zurtun fersah fersah ötesine taşımak oldu. Aradaki mesafeye de insanlık ve tarih hadsizlik olarak not düştü.