Gece vakti odadaki ışık yayan tüm alet edevatı kapatıp, sadece sigaranın külüyle aydınlanabilen kağıda beklenen ilhamlardı geçmiş zamanda seni düşünebilmek. Hala arşivimde nitelik olarak değil, ama nicelik olarak en geniş yere sahiptir birkaç cümlen bu yüzdendir ki. “Somon rengi çığlıklar” olduğunu velev ki kabul ettim, ben bu sokak lambasına anlatamam derdimi. İç perdesi bile fayda etmiyor, karanlık tümüyle kör edemiyor sesimi. Bu yüzden yazmak yerine kendimle konuşuyorum çoğu zaman, zaman zaman ağzımdan çıkan cümleleri gördüğüm de oluyor, sigara dumanın aheste aheste dağılışına dakikalarca daldığım da.
Bu ritüelleri, bu terapiyi yapmadan yatamıyorum. Yatağa uzanıp son sigarayı gözlerim kapalı içmeden uyuyamıyorum ya, bir gün evi yakacağımdan korkuyorum. Ötesinde bir şeyler eksik kalıyor çünkü. Hep bir şey yapmayı unutmuşum hissiyatı karımcalaştırıyor parmak uçlarımı. Yazmayı mı unuttum? Yazmak? Peki kime ne amaçla? Hangi vasıfla olursa olsun karalayacağım şeyler geçirir mi bu noksanlığı? Denemedim mi hiç? -Aylarca. Sonuç? –Kesitirilemiyor, çok kontrollü bir deney bu. Ama işte gerçekten sanki hep bir şeyler eksik, hem de çok eksik, ve çok yanlış. O kadar yanlış ki, bir güzellik katıyor bu durum, kafamın içerisinde gelişi güzel dolanmana. Ne yanlış da çözemiyorum.
Yanlışı sağda solda mı arıyorum? Bir iki cümlenin içerisinde buluyorum ben bazen. Hani yürürken yanlış yola girdiğini fark edip üç dört adım atmadan dönemezsin ya, karşıdan karşıya geçerken aslında yeşil ışığın yandığını fark etmek gibi yolun ortasında, iki açık kapı arasında kalırsın da öyle bir çarpar hani, sanki ne ilk kapıdan girmişsin ne de ikinci kapıdan, kalmışsın yaşam ile ölüm arasında. Hah işte yanlışı bir iki saniyede buluyorum ben bazen, bir iki saniyede ölüyorum; ölüm kolay, ölüm serbest, ölüm bedava... Tekrar doğabilmek zor olan; ya geç kalıyorum sonraki saniyelere ya da erken.
Velev ki "hayatın ekşiliği"ni kabul ettim("akbilist" ne ulan), ben kendime çok tarçın geliyorum mesela. Tarçın ne alaka bilmiyorum, gözümü kapattığımda dolaptaki bütün baharatların ayrı ayrı isminin yazdığı küçük kaselerden ilk tarçın canlandı zihnimde. Ha içinden büyük ihtimal pul biber çıkar. Asla ismi yazan baharat o kaplara konulmamıştır. Onları çok sevmemin nedeni budur belki. Hayata çok benzetirim çünkü onları. Bu hayatı zerre sevmediğim için, ona benzer bir şeye tutunma ihtiyacımdan baharat takımına tutundum ben. Baharat takımı sayesinde yaşayabilen bir insan! ne kadar tam olabilirki zaten.Şu hayatta en sevdiğim yemeğin biber dolması olması tanrının bir lütfu olmalı, al şunu siktir git der gibi başından savışı sadece.
Bir tamamlama telaşında bekliyorum sabahı, içilmeyecek sigaralar sarıyorum bazen ellerim boş kalmasın diye. Yazmayayım diyorum bugün, gidip sokakta tek başıma top oynayayım diyorum mesela. Kimse yok hazır, aşığıya inersem ayaklarım boş durmaz ki ama, en yakın tekele uğrarım. Ben senin bira sevmediğin zamanları biliyorum. Hakkında bu kadar bok bilmeme ne gerek vardı hem. Bak beynimin kıvrımlarına pusu atıyor benliğimdeki her zerren, hakkında tüm bildiklerim, mesela gözlerinin rengi filan. Yazdığım her kelimeyle bir mayına basıyorum üzerinde resmin olan. Sanki buraya basma diye işaretlemişim ama inatla üzerlerine yürüyorum. Ne gerek vardı bunlara güzelim. Aklımı zap etmekle uğraşıyorum aylardır. Kendi kendime senin adına nedenler sunuyorum, adını temiz tutmak için. Gerçi ne bok yersen ye, benim ismimin içindeyken her daim parlar, öyle bir bok çukurundayım işte.