30 Temmuz 2017 Pazar

Nerdesiniz

Geldim ben
    12.08üü
Nerdesiniz?
    12.12üü
Geliyor musunuz?
              12.18üü
1 cevapsız arama
                  12.25
Nerde kaldınız?
          12.27üü
2 cevapsız arama
                  12.29
?
12.30üü
3 cevapsız arama
            12.31üü
Gelmiyorsanız gidiyorum
     ben                   12.31üü
       
4 cevapsız arama
                  12.31
5 cevapsız arama
                   12.31
Neyse görüşürüz...
               12.34üü


5 Nisan 2017 Çarşamba

Oynatmaya Az Kaldı Kuantum Fizikçim Nerde


Zifiri karanlık bir odada kör olmadığını nasıl anlarsın ya da kör olsan da ne fark eder ki?

Sen hariç her şey yok olsa var olduğunu nasıl anlarsın? Hiç yok olmadın ki var olmayı bilesin.

Belki rüyadır bütün bu olanlar. Rüyada olduğunu uyanmadan nasıl anlarsın? Gerçi ne fark eder ki?

Her madde zıddıyla var olur. Peki, soruyorum nerde bu anti maddeler?

Yaşamak zor mu? Bilmem, yaşayanlara sor.

En son ne zaman öldün? Saçma oldu düzelteyim, en son ne zaman yaşadın? Benim on sene oldu sanırım. Demek ki en son on sene önce ölmüşüm. Ölmüşüm ağlayanım yok. Ağlayanı geçtim kimsenin haberi yok.

Ağlayın lan. Ağlasanıza. Ne gülüp duruyorsunuz eşşek gibi. Nereye baksam gülen yüzler mutlu hayatlar.

Sikerim lan hepinizi. Siker sallarım harcarım lan hepinizi. Amına koyduklarım. Entropi diye bir şey var.

Entropi nedir? Güneş senin o koca götünü çektiğin fotoğrafı aydınlatmak için ölüyor demek entropi. 

Her hareketinle ölüme yaklaşmayı geçtim, her şeyi öldürüyorsun demek.

Evet.

Ellerimi kıracağım yakında.

Güzel.

Dilimi dağlayacağım.

Eee?

Hani nerde teknoloji? Anılarımı sildireceğim kardeşim. Geliştirin şunu salak salak işlerle uğraşmayın.

Yok tersine nedensellikmiş de boltzman beyinleriymiş de rastgele kuantum dalgalanmalarıymış da… İsme bak.

Diyeceksin ki bu ne şimdi? Bu ne biliyor musun? Beynimden geçenlerin on saniyelik kısmı. Arada anılar da var. Çarpıyorlar düşüncelere acıdan kıvranıp bağırarak küfrediyorum: AMINA KOYİM!

Bu anı dediğimiz şey demek ki somut bir şey. Elektriksel bir patika. Kod gibi. 

00100101001010110001001011 : Hoşlandığım kızla şakalaşırken gözüne parmak sokmam.
00101000100111001001001010 : Yıl 2004 “Ne konuşuyorsun mırmırmır az sesin çıksın!“

Gereksiz yazı yazmayalım kodun ne senin? Kodum : 4

Ne diyordum ya güzel bir şey diyordum, ulan güzel güzel karizmatik yazı yazarken nereye geldi muhabbet.

Hah diyordum ki bu anılar somut. Sinirlerime dokunuyorlar. Cızzzt cızzt ediyor. Kıvranıyorum diyorum yatakta sen hala orda ah-uh ah-uh

Yazamıyorum. Yaz-a-mı-yor-um. İyi bari hecelemeyi unutmamışım. Yok lan unutmuşum heralde. 

Bilmediğin şeyin doğru olup olmadığını nasıl bileceksin ki işte? Zeka.

Yazamıyosan yazma pezevenk. Git iki kitap oku. Hııı bok yazcam bi kere hııı.

Şaka maka efsane yazı yazacaktım gene sıçtı. İlk 4 satır iyiydi. İtiraf ediyorum ilk 4 satırda ben de destekledim.

Özür diliyorum herkesten vakitlerini çaldığım için. (Yazar burda Jimi Hendrix’in Voodoo Child şarkısındaki "I didn’t mean to take up all your sweet time i’ll give it right back to you one of these days" kısmına atıf yapıyor.)

Yoo yapmıyorum yalan atma.

Özür de dilemiyorum zaten 3 kişi okuyor, hepsi yazar. Kafamdakileri yazıya dökeyim rahatlasın dedim rahatlamadı. Hadi iyi günler.

Yok ya bitiresim yok. Ne yazıyım? Çükübik.

Neyse az biraz kredim varsa da tüketmeyim okuyan 1 kişide falan. Hadi iyi geceler. Güneş doğmuş. 

3 Mart 2017 Cuma

Sıradan Bir Monolog

   Yalnızlığa saygıda kusur etmedim, bilgisayarın karşısındaki koltuğumda kedi gibi kıvrılıp mırlayarak uyuklamaktan gocunmadım. Hayatımın bir döneminde seni gördüm, bazen de tanrıya inandım. Kahveyi sütle içebileceğimi düşündüğüm zamanlar oldu. Sarhoşken hep seni düşündüğümden, ayıkken ne düşünmem gerektiğini programlı bir şekilde kağıda yazdığım bir dönemi kapatalı oldu baya, ne güzel ne güzel. Gel bakalım gel, senle biraz monolog konuşmak istiyorum.

   Lakin önce bu yazının hiç de vurucu olmayan bir yerlerden çalıntı cümlesini yazıp utanç maskemizi yüzümüze yerleştirelim;

   -Dileğim gerçekleştiğinde, işte o zaman anladım acının ne demek olduğunu-

   Neyse, neyse bırakalım bunları.
   Ne yapıyoruz?" diye heyecanlı bir giriş yapasım var kurduğum cümlenin utancını ört bas edebilmek için, "yine yazıyoruz". "Buraya düşmeyi nasıl becerebildin tekrar?" " Tekrar düşmedim, sadece uzanmak için yeni bir yer aradım. Sıkılmıştım eski yerden azıcık. Sıkıldım dedim ama gerçek sebebini söylemeye  gururum el vermedi -azizim-. Kovdular esasında, burası belediyeye ait kaldırın şu masa sandalyeleri denerek ihtar çekilen kafe işletmecisi gibi bile değil de, cansız, tatsız, tutsuz kırık bir sandalye, bir ayağı hafif kısa, üzerine yaslanınca oynayıp duran, yakınlaştığı insanları nefrete sürükleyecek bir masa gibiydim."(ayrıca bu bir monolog olacaktı soru sormaya, aradan fırlayıp mesajlar yazmaya, zaten boktan bir şekilde ilerleyen lakin bu hoşnutsuzlağa alışmış bir şekilde ilerleyen düzene renk vermeye hakkın yok -true love waits'de thom yorke'un dediği gibi- yaşamıyorum, sadece vaktimi öldürüyorum, evet.)

   Güzel kokular ve güzel insanlar arasında yürümek. .. Bu mağaza kalabalığı ve canlılık ve çiftler ve insanlar ve vitrinler ve güzel insanlar, insanlar -hasbel kaderim-. Hayatımı ne kadar da piç ettiğimi yüzüme vuruyor. İçim bulanıyor, ayaklarım tutmuyor ve nefes alamıyorum. Çünkü ben -mirim-... ee çünkü sen....

   -Üstadım- bunları söylemek kolay değil, göğsümde sıkışan bu acı, parmak uçlarıma kadar etkiyor da yazamıyorum ne kadar düşünsem de.

Çünkü ben...

   Çünkü ben -güzellik-, evet, bana biraz gülümseyebilmiş ve iyi tarafını gösterebilmiş bütün güzellikleri hayalet edip takıyorum peşime. Aslı gidiyor mesela, ama ben karanlık bir ormanda hayaletleriyle dolaşmaya devam ediyormuşum gibi. Bu karanlık ormanda filmlerdeki gibi sis yok -tanrıçam-. acı var, ızdırap var. Ciğerleri sökülüyor insanın.(Lütfen artık beni sustur, lütfen)

   Yalnız olduklarını farkettikleri halde, bilmiyormuş gibi davranan insanlar var -cancağızım-. "Senin gibi mi ey ah eden". Öncelikle susmalısın bu bir monolog, lütfen. Ben yalnız değilim -canım-, siz varsınız. Hem mış gibi davranmayı beceremem. Çok uğraştım bu hususta ama uğraştıkça daha iğrenç bir insan oluyorum. Oysa insanlar bu büyü ile nasıl güzelleşiyor bir bilseniz. Yüzsüzlük -sevdicek- benim yaptığım yüzsüzlük. Çünkü ben -gökyüzüm-, ben...

Çünkü ben yine...

   Çünkü ben sanırım özünde de iyi bir insan değilim. Sabaha yakın, parlayan kırmızı gökyüzünün altında, toplu bir yok oluş planlarken buluyorum kendimi bazen. Ve senin elini tutup ağaçlarla kaplı bir yoldan birbirimize gülümseyerek yürüdüğümüzü hayal ettiğimin hemen ertesine.... Hem de böyle bir hayalin ertesine... Bilirsiniz -bileğininarincetutabilenim-, bilmelisiniz ne kadar utanç verici ve zordur insanın hayallerini anlatması. Yaaa ben yüzsüzce yazıyorum, seneler önce de yazdım ve okuduğuna emin oldum. Yüzsüzce. Saçlarım ağırıyor.

   Zaman neden daralabilen bir şey -güneşim- biliyor musunuz? Çünkü iki taraftan da sıkışır. Geçmiş ve gelecek anı yakalamak için yarışır. Bizim bu tatminkarsızlığımızın, yapamadıklarımızdan çok bununla alakası var. Yapamadıklarımızın nedeni de yetiştirememe kaygısıdır belki de. Sahi kaç kere "bu saatten sonra..." diye bir kenara ittim istençlerimi. Bu geç kalmışlığın kötü bir insan olmamla alakası yok. Nasıl kötü biri olduğumu anlatmış mıydım daha önce? Muhtemelen hayır. Kendimi acındırıp, bu mahçupluk ve eziklikten egomu beslemeye çalıştım hep, ne güzel. Biraz bahsedeyim, aşıyoruz bazı şeyleri -birtanesi-, fren tutmuyor.

   Hep aynı yerde beklerken onca yolu yürümüş gibi soluk soluğa kalabilmek mesela, üzerimdeki bu yorgunluk bu halsizlik kötülüğün eseri. Mesela hayatımı üzerine koyduğum hayallerin bile gerçekleşme şansı belirdiğinde çok da normalmiş gibi adım atamamam ve zaten olmayacaktı... "Zaten olmayacaktı" Kötülüğe Giriş 101 ders kitabının önsözü içerisinde geçer. Gerçi bunu anlatmasam kimse bilmez, bu devirde kitabın önsüzünü okuyan mı kaldı? Uzay zamanı bile kesebilecek keskinlikteki alınan kararların kısa bir süre içerisinde ve dahi o kararlığın dağılıp gitmesi. Mazeretler... olağanca kırılganlığıyla bu ruhu, bu rahat zonun içerisine mazeretlerle hapsederek hırsı söndürmek. Hırs kötülük değildir, mazeretler kötüdür. Kırmak kırılmak değil, kırılmamaya çalışmak kötülüktür, öyledir elbet. Bilmem daha nasıl anlatayım, bir insan daha fazla kendini ne kadar kötü gösterebilir.

Izdıraplar sonsuz hayat kısa mı dedin? Öyle değil be -sevdiğim- daha çok hayaller uzun, şiirler kısa.

   Efendim ne söyleyelim, ne edelim yakışı kalıyor mu? Koca koca adamlar yazı mı yazar? Adamlar dediğin çalışır, eve gelir televizyon karşısında çay içer sonra koltukta uyuklar. Adamlar budur. Bu nedir? Bırakalım, bırakalım. Salıverelim artık, azad edelim. Bu yazı buraya son olsun mesela , aman tanrım ne güzel. Bir daha çata pata seslerle yarmayacağız gecenin derin sessizliğini aman ne güzel. Temelli bırakalım da ipin ucunu, zihnimizi de temizleyelim, bahar kapıda. Sonra bir yerde ismini duyar görürsek "no fuck given on that day" diyelim. O kafalarda ömrümüz çürüsün biraz da canım, evet.

   Yalan, yalan. Sadece biraz fazla sarhoşum, ne dediğimi de bilmiyorum. Ayık olsam da ciddiye alma. Oyun gibi izlenip geçilecek vasat bir performanstan öteye geçememek benim için onurdur. Yaşamamaya razı olduğum zamanlardan geçtim. Bu ızdırap en kötü tutunacak daldır,saygılar.

Bu kadar yeter , beyin kıvrımlarımdan önce parmak uçlarım uyuşuyor.

4 Şubat 2017 Cumartesi

Bilmemek


   “Bilmiyorum… Bana neden böyle davranıyorsun bilmiyorum? Ben sana ne yaptım?”
   Bu cümleyi söyledikten sonra “Ne yaptığını bal gibi biliyorsun.” Demeni o kadar çok isterdim ki…
   Ama demedin. Sana söylediğim yalanları bilip bilmediğini asla belli etmedin. İçim içimi kemiriyor.    Aramızdaki soğukluğun sebebinin ben olması ihtimali beni delirtiyor. Ve biliyor musun aslında neredeyse eminim bildiğine. Çünkü durup dururken kimse kimseye bu kadar uzun süreli bir soğukluk kini tutmaz.

   Merak ediyorum bir insan onun dediklerine harfiyen uyan, tek bir kötülük yapmayan insandan nasıl soğur? Belki de müdahale etmeliydim. Belki de soğukluk müdahale edilmedikçe yayılan bir yangındır.

   Her türlü yaklaşımı denedim. Ama yanlış tedaviyle durumu iyice kötüleşen bir hasta gibi seninle olan bağımız da kopma noktasına geldi, asla kopmadı. Keşke koparıp atsaydın, daha kolay olurdu. O kadar inceldi ki bağımız dokunmaya korkar oldum kopacak diye. Keşke koparmaya cesaretim olsaydı. Belki başka yerden bağlanırdık. Belki bu sefer kalpten?
   
   Ama insan affetmeli değil mi? Eski günlerin hatırına.
   Ya da belki ben paranoyağımdır. Belki de sadece sen acımasızsındır.
   Kendi hayatını düzene sokmak için başkalarını hayatından çıkaran bencilin tekisindir.

   Bilemiyorum belki de sadece hayat böyledir. Bazıları duygusal, bazıları acımasız. 

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets