Yalnızlığa saygıda kusur etmedim, bilgisayarın karşısındaki koltuğumda kedi gibi kıvrılıp mırlayarak uyuklamaktan gocunmadım. Hayatımın bir döneminde seni gördüm, bazen de tanrıya inandım. Kahveyi sütle içebileceğimi düşündüğüm zamanlar oldu. Sarhoşken hep seni düşündüğümden, ayıkken ne düşünmem gerektiğini programlı bir şekilde kağıda yazdığım bir dönemi kapatalı oldu baya, ne güzel ne güzel. Gel bakalım gel, senle biraz monolog konuşmak istiyorum.
Lakin önce bu yazının hiç de vurucu olmayan bir yerlerden çalıntı cümlesini yazıp utanç maskemizi yüzümüze yerleştirelim;
-Dileğim gerçekleştiğinde, işte o zaman anladım acının ne demek olduğunu-
Neyse, neyse bırakalım bunları.
Ne yapıyoruz?" diye heyecanlı bir giriş yapasım var kurduğum cümlenin utancını ört bas edebilmek için, "yine yazıyoruz". "Buraya düşmeyi nasıl becerebildin tekrar?" " Tekrar düşmedim, sadece uzanmak için yeni bir yer aradım. Sıkılmıştım eski yerden azıcık. Sıkıldım dedim ama gerçek sebebini söylemeye gururum el vermedi -azizim-. Kovdular esasında, burası belediyeye ait kaldırın şu masa sandalyeleri denerek ihtar çekilen kafe işletmecisi gibi bile değil de, cansız, tatsız, tutsuz kırık bir sandalye, bir ayağı hafif kısa, üzerine yaslanınca oynayıp duran, yakınlaştığı insanları nefrete sürükleyecek bir masa gibiydim."(ayrıca bu bir monolog olacaktı soru sormaya, aradan fırlayıp mesajlar yazmaya, zaten boktan bir şekilde ilerleyen lakin bu hoşnutsuzlağa alışmış bir şekilde ilerleyen düzene renk vermeye hakkın yok -true love waits'de thom yorke'un dediği gibi- yaşamıyorum, sadece vaktimi öldürüyorum, evet.)
Güzel kokular ve güzel insanlar arasında yürümek. .. Bu mağaza kalabalığı ve canlılık ve çiftler ve insanlar ve vitrinler ve güzel insanlar, insanlar -hasbel kaderim-. Hayatımı ne kadar da piç ettiğimi yüzüme vuruyor. İçim bulanıyor, ayaklarım tutmuyor ve nefes alamıyorum. Çünkü ben -mirim-... ee çünkü sen....
-Üstadım- bunları söylemek kolay değil, göğsümde sıkışan bu acı, parmak uçlarıma kadar etkiyor da yazamıyorum ne kadar düşünsem de.
Çünkü ben...
Çünkü ben -güzellik-, evet, bana biraz gülümseyebilmiş ve iyi tarafını gösterebilmiş bütün güzellikleri hayalet edip takıyorum peşime. Aslı gidiyor mesela, ama ben karanlık bir ormanda hayaletleriyle dolaşmaya devam ediyormuşum gibi. Bu karanlık ormanda filmlerdeki gibi sis yok -tanrıçam-. acı var, ızdırap var. Ciğerleri sökülüyor insanın.(Lütfen artık beni sustur, lütfen)
Yalnız olduklarını farkettikleri halde, bilmiyormuş gibi davranan insanlar var -cancağızım-. "Senin gibi mi ey ah eden". Öncelikle susmalısın bu bir monolog, lütfen. Ben yalnız değilim -canım-, siz varsınız. Hem mış gibi davranmayı beceremem. Çok uğraştım bu hususta ama uğraştıkça daha iğrenç bir insan oluyorum. Oysa insanlar bu büyü ile nasıl güzelleşiyor bir bilseniz. Yüzsüzlük -sevdicek- benim yaptığım yüzsüzlük. Çünkü ben -gökyüzüm-, ben...
Çünkü ben yine...
Çünkü ben sanırım özünde de iyi bir insan değilim. Sabaha yakın, parlayan kırmızı gökyüzünün altında, toplu bir yok oluş planlarken buluyorum kendimi bazen. Ve senin elini tutup ağaçlarla kaplı bir yoldan birbirimize gülümseyerek yürüdüğümüzü hayal ettiğimin hemen ertesine.... Hem de böyle bir hayalin ertesine... Bilirsiniz -bileğininarincetutabilenim-, bilmelisiniz ne kadar utanç verici ve zordur insanın hayallerini anlatması. Yaaa ben yüzsüzce yazıyorum, seneler önce de yazdım ve okuduğuna emin oldum. Yüzsüzce. Saçlarım ağırıyor.
Zaman neden daralabilen bir şey -güneşim- biliyor musunuz? Çünkü iki taraftan da sıkışır. Geçmiş ve gelecek anı yakalamak için yarışır. Bizim bu tatminkarsızlığımızın, yapamadıklarımızdan çok bununla alakası var. Yapamadıklarımızın nedeni de yetiştirememe kaygısıdır belki de. Sahi kaç kere "bu saatten sonra..." diye bir kenara ittim istençlerimi. Bu geç kalmışlığın kötü bir insan olmamla alakası yok. Nasıl kötü biri olduğumu anlatmış mıydım daha önce? Muhtemelen hayır. Kendimi acındırıp, bu mahçupluk ve eziklikten egomu beslemeye çalıştım hep, ne güzel. Biraz bahsedeyim, aşıyoruz bazı şeyleri -birtanesi-, fren tutmuyor.
Hep aynı yerde beklerken onca yolu yürümüş gibi soluk soluğa kalabilmek mesela, üzerimdeki bu yorgunluk bu halsizlik kötülüğün eseri. Mesela hayatımı üzerine koyduğum hayallerin bile gerçekleşme şansı belirdiğinde çok da normalmiş gibi adım atamamam ve zaten olmayacaktı... "Zaten olmayacaktı" Kötülüğe Giriş 101 ders kitabının önsözü içerisinde geçer. Gerçi bunu anlatmasam kimse bilmez, bu devirde kitabın önsüzünü okuyan mı kaldı? Uzay zamanı bile kesebilecek keskinlikteki alınan kararların kısa bir süre içerisinde ve dahi o kararlığın dağılıp gitmesi. Mazeretler... olağanca kırılganlığıyla bu ruhu, bu rahat zonun içerisine mazeretlerle hapsederek hırsı söndürmek. Hırs kötülük değildir, mazeretler kötüdür. Kırmak kırılmak değil, kırılmamaya çalışmak kötülüktür, öyledir elbet. Bilmem daha nasıl anlatayım, bir insan daha fazla kendini ne kadar kötü gösterebilir.
Izdıraplar sonsuz hayat kısa mı dedin? Öyle değil be -sevdiğim- daha çok hayaller uzun, şiirler kısa.
Efendim ne söyleyelim, ne edelim yakışı kalıyor mu? Koca koca adamlar yazı mı yazar? Adamlar dediğin çalışır, eve gelir televizyon karşısında çay içer sonra koltukta uyuklar. Adamlar budur. Bu nedir? Bırakalım, bırakalım. Salıverelim artık, azad edelim. Bu yazı buraya son olsun mesela , aman tanrım ne güzel. Bir daha çata pata seslerle yarmayacağız gecenin derin sessizliğini aman ne güzel. Temelli bırakalım da ipin ucunu, zihnimizi de temizleyelim, bahar kapıda. Sonra bir yerde ismini duyar görürsek "no fuck given on that day" diyelim. O kafalarda ömrümüz çürüsün biraz da canım, evet.
Yalan, yalan. Sadece biraz fazla sarhoşum, ne dediğimi de bilmiyorum. Ayık olsam da ciddiye alma. Oyun gibi izlenip geçilecek vasat bir performanstan öteye geçememek benim için onurdur. Yaşamamaya razı olduğum zamanlardan geçtim. Bu ızdırap en kötü tutunacak daldır,saygılar.
Bu kadar yeter , beyin kıvrımlarımdan önce parmak uçlarım uyuşuyor.