13 Aralık 2014 Cumartesi

Yabancı



           Kahvenin kapısını açıp içeri girdim, arkadaşım da peşimden geldi. Kapı oldukça ağır olduğundan onun için de tutup geçmesini bekledim. Bu nezaket gösterisi fark edilmeyip teşekkürle karşılık bulamadıktan sonra ikimiz de içerideydik artık. Kurtulduğumu sandığım ufak çaplı dünyamdan daha büyük değildi burası. Yere bakarak yürüdüğüm için önce döşemeleri gördüm, ahşap döşemeleri hoşuma gitti. Zaten başka nesi hoşuma gidecekti ki? Karşılaştırma fırsatı bulabileceğim bunun gibi başka pek çok yere gitmişliğim yoktu. Açıkçası sosyal hayata yabancı olduğum için kendimi rahatsız hissediyordum. Acaba bir kelebek olsam kozamdan çıkabilir miydim?

           Nedense bir yere giriş yaptığımda herkesin beni izlediği gibi bir izlenime kapılırım. Genelde de haksız çıkarım. Bu kez de öyle oldu, kimse bakmıyordu. Yine de şimdiden pişman oldum. "Allah'ım neden evimi terk ettim ki?"... Yer bulmak için yürümeye başladım, arkadaşım yine arkadaşlığının hakkını vererek arkamdan geliyordu. İnsanların pencere kenarında olan bütün yerleri kapmıştı. "Tamam, ben asosyalim. Kendimi bir yere yaslamadan rahat hissedemiyorum. Ama size n'oluyor?" diye kızdım kendi içimden. Önde yürüyen ben olduğum için yer bulma sorumluluğunu kendimde hissediyordum. Bu ufak sorumluluğu bile kaldıramayacak kadar deneyimsizdim. Terlemeye başlayacak oldum ki "Abi buraya oturalım mı?" diye bir ses duydum. Arkamdan gelen sesin geldiği yere döndüğümde arkadaşımın en az 10 masa uzakta olduğunu gördüm. Arkadaşım kumral, mavi gözlü, beyaz tenli, nispeten yakışıklı sayılabilecek biriydi. Kışın her gün giydiği, çok sevdiği açık mavi renkli kaz tüyü montunu bugün de giymişti. "Buraya oturalım mı?" sorusuna cevap verme gereği duymadım çünkü bu soruya daha önce olumsuz cevap verildiğini henüz işitmedim. Beni izlemedikleri konusunda rahatladığım gözlerden birkaçı yaban olduğumu sezmiş gibi bana yönelmeye başladı. Acaba beni yiyecekler mi? Sanırım bunun için enerjilerini bile harcamazlardı. Çünkü bu kadar kolay bir hedefi kovalamaktan hiçbir avcı heyecan duymaz.

           Cevabımı duymadan önce kendi belirlediği masaya oturmasıyla sorusuna cevap vermememe bozulmadığını anladım. Masaya oturdum, ahşap olması sebebiyle sevdim. Kafamı kaldırıp arkadaşımın gözlerine baktım. Az önce olan bir şeyden memnun olmadığını belli eden bir mimik yaptı; ağız çizgisinin bir tarafı düzken diğeri aşağı doğru kavis yapmış vaziyetteydi. (Acaba bir şey mi yaptım?) Bu fotoğrafik, durağan bakış, garsonun gelmesiyle ona çevrildi. Ağız çizgileri tekrar düzelmişti. Garsonu baştan aşağı bir süzdüm. Sarışın, buğday tenli bir çocuktu. Göz rengini seçemedim. Çocukluğumu geçirdiğim köyde sıklıkla rastlayabileceğim tanıdık bir yüz karakterine sahipti. Bu genç gibiler, esmer kişilerin çoğunlukta olduğu, sarışınların el üstünde tutulduğu ülkemde  bir sebepten o kadar da özel sayılmıyorlardı. Papyon takmıştı. Acaba papyona alışması ne kadar sürmüştü? Bu samimiyetsizliğe alışık mıydı yoksa düşeli çok da olmamış mıydı? Arkadaşım "Ben bir menü alabilir miyim?" dedi. Garson ağzını bile açmadı. Cümlenin tekil şahısla kurulduğunu ya algılamadan ya da beni önemsemeden ayrıldı sonra iki menüyle geri döndü. Sanki çaydan başka bir şey içiyormuşum gibi menüyü açtım. Hepsi birbirine benzeyen pastaları, garip garip isimleri olan kahveleri ve daha başka birçok zamazingoyu atladıktan sonra menüde çayı buldum. Sanki çayın ne olduğunu bilmiyormuşum da ilk defa menüde karşılaştığım egzotik bir tatmış gibi kararımı çayda kıldım. Kararımı verdiğimi belli etmek için menüyü kapattım. Garson tekrar geldiğinde nezaketen arkadaşımın önce konuşmasını bekledim. Fonetiğinden İtalyanca olduğunu anladığım bir pasta ismi ve zaptirizippop bir kahve söyledi. Bunları zar zor telaffuz etmeye çalışırken bir yandan da parmağıyla menüdeki fotoğraflarını gösteriyordu. Arkadaşım bir anda annesine sürahiyi işaret edip su içmek istediğini belirten 2 yaşındaki bir çocuğa dönüşmüştü. Anne rolü üstlenen garson da "Çu değil annecim su, su." repliğini bir başka formda hayata döndürüp arkadaşımın her telaffuz hatasını düzeltiyordu. Kibar bir insan bunu günlük hayatta bile yapmaz, yapacaksa da en azından hatalı telaffuz edilen kelimeyi bir başka cümlede doğru telaffuzuyla kullanırdı. Bu işletmenin ahşap garson seçimini beğenmedim. Bana döndü, cevap bekler gibiydi. "Çay" dedim. Sadece üç harften oluşan bir siparişte telaffuz hatası bulmanın imkansız olduğunu anlayınca hevesi kursağında kaldı. Seri bir şekilde döndü ve uzaklaştı.

           O memnuniyetsiz bakışı bir daha görmemek için arkadaşımı es geçerek kafamı sağa çevirdim. Pencereden sokağı izleme seansım bana neden evden ayrılıp tekrar kapalı bir alana kısıldığımı düşünmemle başlayacaktı ki arkadaşım "Ee naber abi?" dedi. Bu soruyu bugün ondan üçüncü duyuşumdu. Başındaki "ee" kısmı da zaten sorunun o gün içinde çokça tekrar edilmesinden dolayı kendince duyduğu bir sıkılganlığı belirtiyordu. "İyiyim." dedim. Hiçbir zaman verecek daha iyi bir cevabım olmadı. Ne "Standart be abi." diyecek kadar özenti ne "Aynı işte ya." diyecek kadar rahat ne de uzun ve karışık bir cümleyle karşımdakini etkileyebilecek kadar zekiydim. Zaten bu kadar gündelik bir soruya uzun ve karışık bir cevap vermeye çalışmak, beni zeki bir insandan çok yapmacık, gösteriş için can atıp ıkınan bir gerizekalı olduğumu gösterirdi. O gün 5 saatimi geçirdiğim kişiye "Sen nasılsın?" demek tamamen samimiyetsiz bir soruydu. O yüzden ona nasıl olduğunu sormadım. Umarım bu bir düşüncesizlik değildir. İyi olduğumu söyledikten sonra bir süre karşılık verip vermeyeceğini bekledikten sonra tekrar kafamı çevirip pencereden dışarı bakmaya başladım. Sokaktaki insan manzarasının cazibesi yoktu; iki elinde market torbasıyla dolaşan asık suratlı, yaşlı bir kadın, elleri cebinde, kocaman montunun bile kamufle edemediği dev bir göbeğe sahip olan, saçları hala ağarmamış, kel ve bıyıklı, orta yaşlı bir adam, hazır giyim sektörü sağolsun betimlemeye gerek bile bırakmayan basmakalıp genç bir çift... Ve tabi ki el eleler. Pekala basmakalıplardı, ben yine de gencecik yüzlerine baktım. Popüler kültürün belki bulaşamayacağı bir nevi kurtarılmış bölge sayılabilecek bir yerdi yüzleri. Belki bir güzellik bulabilirim diye baktığım yüzlerde de edinilmiş, emanet alınmış, denenip onaylanmış mimiklere rastlayınca keyfim kaçtı. İnsan manzarasının sığlığından sıkılıp başka canlı türlerine yöneldim. Şansıma beyaz bir kedi duvara sürtünerek yavaşça kaldırımda ilerliyordu. Bir tarafını her zaman emniyete alması bana kendimi hatırlattığı için gülümsedim. Onu izlemeye koyulmuşken arkasından gelen iki kız gördüm. Birinin en dikkat çekici özelliği kafasına aşırı bol gelen kırmızı beresiydi, diğerinin o kadar dikkat çekici bir özelliği yoktu. Kırmızı bereli kız, sepetinden (kocaman çantasından) telefonunu çıkardı. Kedi bu iki yabancıdan sevgi veya yiyecek bekler gibi merakla onlara döndü. Kedilerin istekleri genelde bu ikisiyle sınırlıdır. Kız, kedinin fotoğrafını çekerken "Ayy çok tatlı ya, gözlere bak. Yerim ben seni." diyerek modelini motive ediyordu. Fotoğrafını çektikten sonra iki kız kol kola girip devam ettiler. Kedi, kızların arkasından bir iki saniye baktıktan sonra devam etti. En basit iki ihtiyacı da karşılanmamıştı. Kedi sevmenin yeni şekli bu muydu acaba?

           Bir konu açmak için arkadaşıma döndüğümde telefonuyla meşgul olduğunu gördüm. Ben de kendiminkine baktım. Ne yapacağımı bilemediğim için saate bakıp kapattım. Sanırım, sanal alemde de canlılar aleminde olduğu kadar yalnızdım. (Acaba yıldızlar aleminde durumum nasıl olurdu?) O sırada garson bir bardak çay ve iki yabancı madde getirdi. "Afiyet olsun." dedi. İçinden gelerek söylemediğini, sadece ezberlenmiş bir dilek olduğunu bildiğim için bir cevap vermedim. Umarım böyle yaparak bu çalışana karşı bir haksızlık etmemişimdir. Arkadaşım "Sağolasın birader." dedi. Sanırım bu teşekkürü benim yerime de edilmiş saymam yanlış olmaz.

           Arkadaşım bana dönüp "Abi pastadan al istersen." dedi. İçimden tadına bakmak geldi. Nazik olabilmek için sunulan bir ikramı önceden koşullanmış şekilde reddetmem gerektiğini biliyordum. Ancak bu alışkanlığımı son yıllarda kırabilmiştim ve açıkçası bu “her ikrama atlama” eyleminin beni insanlarla olan ilişkilerimde yeni bir samimiyet boyutuna taşıyacağına dair aptalca bir fikir edinmiştim. Bununla beraber, merak etmeyi ve her şeyi öğrenme hırsını slogan edinmekle ve ona bir amaç olarak sarılmakla durağan hayatımı renklendirmişim gibi hissediyordum. Sonuçta sosyal hayat insanı yaşanmışlıklarla besleyen bir okuldu ve burada başarı bir kişinin ne kadar çok öğrendiği ve ne kadar çok deneyimlediğiyle sabitti. Kendi yarattığım zincirleri kırarak arkadaşımın ikram ettiği pastadan bir dilim almak için sağ elimi uzatmamla tabakta sadece bir çatal olduğunu fark edip elimi geri çekmem bir oldu. Garson ilkin beni önemsemediğini 1 yerine 2 menü daha sonra 2 yerine 1 çatal getirerek belli ediyordu. Küçük oyunlarına bazen beni fikrimi sormadan dahil ediyor, bazen aynı şekilde safdışı bırakabiliyordu. Bu garson rakamlarla dans eden, müşterilerin algılarıyla oynayarak gününü gün eden çok değişik bir adam olmalıydı. "Yok ya almayayım." dedim. "Eyvallah." dedi. Arkadaşım bu itici sihirli kelimeyi teşekkür etmek, ağırına giden bir lafı sineye çektiğini belli etmek veya herhangi bir sözcük bulamadığında "iyi madem" anlamında kullanmak gibi birbirinden çok farklı karşılıklarda sıkça kullanıyordu. Bir sigara yakıp pencereden dışarı üfledim. Çayımı içmeye başladım. Hiç konuşmadık. Ben pencereden dışarı bakarken o pastadan aldığı her çataldan sonra masanın üstüne koyduğu telefonuyla oynarak oyalandı.

           Çayımdan son yudumu aldıktan sonra bardağı tabağa oturttum, kaşığı bardağın içine attım. Metalin cama vurduğu noktada çıkardığı çınlama benim için bir durgunluğun başlangıcıydı. Tiz sesler ve beyaz bana nedense hep yokoluşu anımsatır. Hem bütün dertlerimden azat olmuş gibi hem de dünyanın bütün dertlerini yüklenmiş gibiydim. Bu karşıtlığın içine çektiği derinlik her an biraz daha sessizliğe ve fikirsizliğe sürüklüyordu beni. Beyaz ve siyah karışsaydı gri olurdu, gürültü ve sessizlik biraraya geldiğinde gürültü sessizliğe üstün gelirdi. Evrendeki bütün karşıtlıklar ya uyum içinde başka bir varoluş meydana getiriyorlar ya da bu savaşta biri diğerine üstünlük sağlıyordu. Peki ya varlık ve yokluk çakışırsa ortaya ne çıkardı? Bu iki karşıtlığın çakıştığı her durum bir sonsuzluk noktasıdır. Çekim gücüyle insanın aklını ve hislerini emen bir karadelik. Sürüklenmekten kendimi alıkoyabilir miydim? Ellerimi kavuşturdum. Korkusuzca arkadaşımın gözlerine baktım. Nereye baktığımı kontrol etmek için bir iki kaçamak bakış attıktan sonra bir şey diyeceğimi zannedip o da bana bakmaya başladı. İnsanların beni tanımlamak için kullanmakta yetindiği tek tanım olan sessizliğimi bozmayacağımı anlayınca lafa girdi:

- Abi valla hiç konuşmuyorsun. Anlat. Nasıl gidiyor, ne yapıyorsun?
- Hiçbir şey yaptığım yok. Öylesine yaşayıp gidiyoruz işte.
- Yahu sorun da o değil mi? Öylesine yaşayıp gidiyorsun. Okuldan kimseye ne bir selam ne bir sabah. Ben anlamadım valla sen ne değişik bir adamsın. Sürekli içine atıyorsun. Yen artık şu çekincelerini, kır zincirlerini ya, biraz ortama karış.

           Sol gözüm yanmaya ve seğirmeye başlamıştı. Masaya doğru eğilip konuşmaya başladım:

- Bana o zincirleri bağlayan sizsiniz. İçimde hastalıklı olarak nitelediğiniz ne kadar alışkanlık varsa bana onu yükleyen sizlersiniz. Yeni biriyle tanışmaktan kaçmayı, birini sevmek yerine ona uzaktan bakmayı, gözle görünmemeyi, nereye girersem gireyim kamufle olmayı yaşarken öğrendim. Siz aynı şekilde davrandığınız için değil, bana bunu layık gördüğünüz, buna mecbur ettiğiniz için. Bana kendimle olmaktan başka çare bırakmadınız. Her geçen gün içim daha çok kararıyor. Evet içim resmen kararıyor. Bu deyim de kulaktandolma edebi cümlelerde çokça geçtiği için sana artık bir anlam bile bir ifade etmiyor olabilir. Yalnızlık bile artık anaakım edebiyatçıların, pop şarkıcılarının, sinemacıların ağzına lokma oldu. Ne kadar çok kullanılır oldu, bu kadar anlam yüklü bir duygu ne kadar basitleştirildi farkında değil misiniz? Suç sende de değil canım kardeşim. Bu her gördüğünü kapma alışkanlığı tüketti en anlamlı varlıklarımızı. Güzel bulduğumuz her şeyi biraz çiğnedikten sonra tükürdük. Sevmek bile nasıl bir mal haline getirildi farkında mısın? Allah... Evet Allah'ı da bulandırdınız kuytu, köhne, batıl yalanlarınızla. İçimdeki en değerli varlığı kirlettiniz. Bir kimse ölçebilir mi ebced hesabıyla Allah aşkını? Küçük bir çocukken en çaresiz anımda yanımda olduğunu hissettiğim babadan utanıyorum şimdi. Bana dayattığınız algının öne sürdüğü şekilde acaba kirlendiğim için mi terk etti beni diye düşünmekten alıkoyamıyorum. Aramıza girdiniz, sesini duyamıyorum. Kendiniz nasıl görüyorsanız benim de o şekilde görmemi istediniz. Allah'ı sizin sevdiğiniz gibi sevmemi, sevgiyi dizilerde gördüğüm şekilde yaşamamı istediniz, ne yapılıyorsa onu yapmamı beklediniz. Öğrettiniz, kendinizi öğrenmeye kapattınız, kötü öğrencileri arka sıralara attınız. Aranıza katılmaktan korkmakta hakkım yok mudur? Bu mu beni dediğin gibi "ne biçim adam" yapan? Her zaman tetikte olmam, her şeyden endişe duymam, kırılmaktan bu kadar korkmam? Şu yediğim tırnaklarıma bak, dudaklarımdaki yara kabuklarına... Kendimi yiyorum desem nükte zannedip güleceksiniz. Ne zaman bir insanın derdine içtenlikle kulak verdiniz? Dertler ortak olunca azalır, sevinç paylaşınca çoğalırdı hani. Kimse, başkasının derdinden bir kırıntı dahi istemiyor. Paylaşımın bile hep karlı tarafına bakıyorsunuz. Hayatın gülmekten ibaret olmayacağını ancak kendiniz üzülünce anlıyorsunuz, o dönemde bir dert ortağı arıyorsunuz, yanınızda olmayanlara sövüyorsunuz ancak sonra yine başkasından mutluluk koparmak peşine düşüyorsunuz.

           Ha bir de şu açgözlülük... Bir insanın sırlarını dökmesini aç gözlerle beklediniz. O kişinin sırlarını öğrendikten sonra hiçbir önemi kalmadı. Kendi arkadaşlarınızı dul bıraktınız. Belki de hiçbir sırrımı dökmememdir sizin içinizi kemiren, beni ise değerli kılan. Ağızdan çıkan sözcükleri delik deşik ettiğiniz kanlı bıçaklarınızı bakir kalanlar için bilediniz. Konuşmaya, içimdekileri anlatmaya çalıştım zaman zaman ama bitmek bilmez açlığınızı doyurmadığı sürece ne önemi vardı ki anlatılanların. Hani artık duymaktan sıkıldığım şu "Niye hiç konuşmuyorsun? Neden hep ayrı duruyorsun?" sorularının cevabını biliyor musun şimdi? Ha bu arada bu soruları sormanın tek sebebinin canının sessizlikten sıkılması olduğunu da söylemek zorundayım. Sen bir yandan önündeki pastayı bitirirken fonda bir insan sesi arıyorsun, bir eğlencelik, bir sesli roman arıyorsun, seni eğlendirecek herhangi bir şey. Çünkü eğer gerçekten nasıl olduğumu merak edecek kadar değer verseydin şu amına kodumun telefonunu bir kenara bırakırdın. Belli ki gerçekten değer verip merak ettiklerin o telefonla iletişime geçtiklerin. Yine de nedense sen onların yerine karşına beni aldın. Ama bildiğim en acı gerçek şu an karşında o iletişime geçtiğin kişilerden biri de olsaydı yine başkalarıyla iletişim kurmaya çalışacaktın. Evde kaldığında sokağı özleyecek sokağa çıktığında orada da durmayacaktın. Hep uzakta kalanı düşlemek, uzaktakinin yanına varınca başka bir uzaktakinin yanına varmaya can atmak nasıl bir doyumsuzluk hastalığıdır? Belki bu birilerinin veya bir şeylerin özlemini çekmekten öte senin etrafında şekillendirdiğin dünya dışında kalan, bir yandan mesajlaştığın bir yandan derdini dinler gibi yapacağın kişileri bir enstrüman olarak farz etmenden kaynaklanıyordur. Sıkıldım diyorum ya, senin gibi benmerkezci, samimiyetsiz, burnundan kıl aldırmayan insanlardan çok sıkıldım. Size uyup kendimi beğendirmeye çalışmaktan sıkıldım. Aynı şeyi sizin yapmanızdan da sıkıldım. Kendinize hediye paketi muamelesi yapmaktan vazgeçin artık. Yaptığım şeyin nasıl bir şey olduğunu düşüneceğim yerde sizin onun hakkında ne düşüneceğinizi düşünmekten. “Acaba bu nazikçe miydi?”, “Acaba alındı mı?”... Bu çaydan, bu sigaradan, ahşap masalardan,... Bu boktan dünyada ne kadar madde varsa sıkıldım. Maddeden kastettiğim şeye sadece cansız varlıklar girmiyor arkadaşım, umarım anlamışsındır.

           Sıkıldım artık. Bana sürekli gelen bir soruyu sorarak intikam fırsatı yakaladığıma seviniyorum: "Peki sen hiç sıkılmıyor musun?" Ben çok sıkıldım. İşin kötüsü yaşamaya çalışmayı sizin yolunuzdan yaptığım için onu da beceremiyorum. Maalesef var olmak için, kendinize göre şekillendirdiğiniz düzende çabalamaktan başka bir çarem yok. Bu dünyada aynı özden yaratıldığım, gördüğümde kucak kucak sarılacağım ne varsa bu düzende ona yer vermemişsiniz. Varolmayan bir kadını özlüyorum. Yeri geldiğinde susmak isterim saklamak için en güzel sözcükleri münasip zamana. İçimdeki karanlık, ancak o karanlıkta ortaya çıkan yıldızlarımı göstermek için. Uğruna öleceğim bir sevdadır, düşlediğim bir başka dünya görmek...

...diyemedim. Öne doğru eğilmişken pozisyonumu değiştirip oturduğum yeri düzeltiyormuş gibi arkaya yaslandım. Sol gözüm, beni ele vermemek için bir damla yaş akıttı ve gözümdeki yanma geçti. Gözümü hızla sildim. Görmedi. Gösterseydim bile görmeyecekti. "Ya yalnızlık kötü tabi. Ama alıştık işte. Yapım gereği herhalde. Ne bileyim." dedim. Dinlediğini zannetmiyorum. İç çekti. "Boşver abi ya. Sıkıntı valla. Hep sıkıntı bu işler." dedi. Tutmayacağımı bildiğim bir yemindi konuşmamak yine de ettim. Arkadaşım garsona seslendi, "Pardon acaba şunu şarza takabilir miyiz?". Garson bir telaffuz daha fazla düzeltebilecek olmanın yüzüne kattığı neşeyle adım adım masaya doğru yaklaşmaya başladı. Yine başlıyordu. Baştan başlıyordu. Neden her şey iyiye doğru değişmemekte bu kadar ısrarcı?

           
Bir çığlığı daha içeride tutmaktan dolayı içim sıkkındı. Sigaramı söndürüp bir sigara daha yaktım. Gözlerimi tekrar pencereye diktiğimde derin bir nefes verdim. Sanki ruhumdan bir parça daha eksilmiş gibiydi.

2 Aralık 2014 Salı

Loş Işık

   Boşlukta loş bir ışık altında süzülüyorum. Titrek bir mum alevi sebebiyle oluşan loş ışıktan farklı olarak gücü bitmemiş bir ampulün umursamazca " aydınlatmadığı " bir loş ışık.

" Biliyorum istersen aydınlatabilirsin, lütfen rica ediyorum biraz daha çabala. Ölmek üzereyim, tek istediğim en azından aydınlıkta ölebilmek " diye yalvarıyorum. Ancak ampul beni umursamamaya devam ediyor.

Canımı acıtan ise binlerce wattlık ampuller altında mutlu mesut dans eden insanların olduğunu bilmek. Yolları aydınlık onların. Nereye gideceklerini görebiliyolar. Ne yapmaları gerektiğinden eminler. Bense hiçliğin ortasında loş bir ışıkla lanetlenmiş bir adamdan başka bir şey değilim. Bir adım atsam karanlığa, önümü görmeden, elimdeki minicik ışığı arkamda bırakma korkusu duymadan kocaman bir adım atsam belki aydınlığa ulaşabilirim. Ama o kadar korkuyorum ki ışığımı kaybetmekten adım atamıyorum. Korkuyorum.

Zaman akıyor mu, yoksa durdu mu bilemiyorum. Ağlıyorum ancak gözyaşlarım düşecek bir yer bulamayıp son çare olarak kirpiklerime tutunup orda kalıyorlar. Ellemiyorum. Onların da gidecek bir yeri yok, tutunacakları son dala tutunmaya çalışıyorlar. Çünkü onlar da benim bir parçam.

Yorulup uzanıyorum boşluğa, gözlerimi kapatıyorum. Tek umudum loş ışığımın ampulü da zar zor duyulabilecek bir haykırışla patlıyor. Parçaları boşlukta sürükleniyor. Karanlıktayım. Düşmek istiyorum, düşemiyorum.

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets