20 Nisan 2013 Cumartesi

Nurçın'ın Hikayesi 5


   Nurçın’la dördüncü buluşmamızdı, daha doğrusu o güne kadarki 32. rast gelişimizdi. Çok sıcak bir yaz günü, öyle ki sıcakla betonun o ahenkli alaşımlı müthiş dansı sanki  3 metre karelik bir adada esir kalmışım gibi etrafta su görüntüleri oluşturuyordu. Yeni yapılmış asfalt kıvamına gelmiş granit yüzey üzerinde onu görüyordum. Eli telefonda, güneş gözlükleri bizim kör olmamızı engellemek adına yüzüne konuşlandırılmış. Şehrin tüm ihtişamını bastırabilecek gözleri, sanırım şu güneş ve gözümü alan beton üzerindeki su silüetleri ile birleşse kalıcı hasara yol açabilirdi. Onu en son görüşümün üzerine 8 gün 6 saat geçmişti, ilk gördüğümün üzerine 1 yıl 32 gün 8 saat. Konuşmuştuk o gün, sondu, sesini son kez duyduğum gün. Bugüne kadar, en son konuşmamızın üzerine 1 yıl 330 gün 16 saat geçmiş. Onu en son gördüğüm tarihin üzerine 8 saat geçmiş. Onu ilk fotoğrafında görüp, “evlenmelisin benimle Nurçın” dediğim günün üzerinden tamı tamına 3 yıl 4 gün 1 saat geçmiş. Tüm bu yılları geriye saracak olursak, ta ki onunla ilk buluşmamızdan sonraki 32. buluşmaya yani, 4. görüşmemiz, reelde yaşanmış, bir mülakat. Bunun hiç gerçekleşmemiş 5. görüşmesine yelken açıyoruz, ve günü ilk gördüğüm günün üzerine 1 yıl 33 gün 12 saat geçmiş olarak tayin ediyorum.

   Nurçın’a gözüm değer değmez ölüyorum sanki ve onu sevmek gibi müthiş bir külfetin bedeli olarak cennetimi yanında alıyorum. Ne zaman görüş açımdan kaybolsa reenkarne sürecimi tamamlayıp daha berbat bir dünyaya savruluyorum. O bileklerini kavrayıp elleri birleştirilerek parmaklarının boyunun aynı olup olmadığı saatlerce incelenesi bir dilber. Abartı sanılanın aksine genel kanın üzerine çıkmak değildir. Gerçek; bir insan tüm içtenliği ve samimeyetiyle söyledikleridir, gerisi tamamen göreceli olup aşık adamın abartı yapamayacağı hususunda anlaşalım sayın okur. Çünkü öyle diyorsak öyledir, ve tüm hissettiklerimle Nurçın tam anlattığım gibi bir baş melek ve şu an ben sigaramı tüttürüp bunları yazarken, sen de bu sigara muhabbetinin üzerine bir sigara yakmaya hazırlanırken okur, bir yerlerde Nurçın bu doğaüstü güzelliğiyle endam ve ram ediyor.

   Nurçın’la buluşuyoruz. Elini uzatıyor tutuyorum, yanağımı uzatıyorum, ve yanağımdan öpüyor ben de 45 derecelik bir açıyla meçhule bir öpücük gönderiyorum aynı sahne tekrar tekrarlanıyor, bir cennet daha müherleniyor diğer yanağımda.Tekrar kampüs içerisinde yürüyoruz.

   “Gözlük kullanmaya başlamalısın Nurçın” diyorum.

   “Neden?” diye soruyor.

   “Her defasında dudaklarımı ıskalıyorsun.”

   “Bunu da mı yarım dakika önce aklında peydahlayıverdin.” Diyor, sesi daha sert ve hesap sorar gibi çıkıyor.

   “Hayır bir yerde okudum.” Diyerek savunmamı verdikten sonra bir ağacın gölgesine ilişiyoruz. Ve koleksiyonumun en nadide parçalarından biri olarak bu hayali de dürüp beynimde bir rafa yerleştiriyorum. Kafamın en derli toplu yeri hep Nurçınlı olanlar. Ondan biraz gerisi orta çağda kalmış iptidailiğinde, en iğrenç harplerin tozunda dumanında bir karanlık. Üzerini tamamen örtüyorum. “Aşık olmak yeniden doğmak gibidir, bambaşka bir hayata alışmaya, bambaşka bir dili sökmeye çalışır insan” sözü söylenmemişse ben söylemek istiyorum.

   Bu nadide hayalin tamamlanışı üzerine sigaramı yakmışken, Talip geliyor yanıma. Elindeki “Freud Düşüncesi ve Sınırları” adlı kitabı altına alarak çimlere çöküyor.

   “Götünü Freud’a dayayarak id’ini itin götüne soktun sanırım.”

   “Dakikalardır, mal gibi sırıtışını izliyorum, yine hayal kuruyordun değil mi?”

   “Evet, Bay Freud’un bir sözü var mıdır bu konu hakkında?”

   “Esasen Freud 1908 yılının başlarına kadar hayal ile hiç ilgilenmemişti, hatta hayal kurmanın insanın benliğine ihanet ettiğini ve ego duvarlarının içerisinde kısılıp kalmasına neden olduğunu savunurdu. Ona göre insan aslında hayal kurmakla acizliğini göstermezdi, hayal kurmak insanın bulunduğu durumdan daha iyi bir tablo resmetmesiyle alakalıydı ve Freud’a göre bu daha iyi tablo aslında  kişinin kendinin olması gerektiği yer olarak düşünmesine yol açıyor, bu da bulunduğu mevkiyi ve yanındaki insanları aşağılamasına neden oluyordu. Yalnız 1908 yılında hayal, hayal gücü ve fantezi edebiyat üzerine yazdığı bir makaleyle, rüyalardan da öte başka bulgularla ilgilenmeye başladı Freud. 1908’den önceki yıllarda, Freud’un rüyalardan ve geçmişten bulgularla ulaştığı çıkarımları hayaller baltalıyordu. Çünkü çoğu zaman bazı hayaller beynimizin bazı kıvrımlarından kaçarak anıların depolandığı bölgeye giriş yapıyor bu da aslında yaşamadığımız bazı bölümleri beynimizin “director’s cut” edasıyla yeni versiyonlarımızın oluşmasına neden oluyordu. Bunun da Freud’u saptırdığı olmuştur.”

   Konu zerre ilgimi çekmiyordu, yine de dinliyordum Talip’i. Bu hevesli konuşma tarzı en azından başka işlerle meşgul olmamı sağlıyor, Nurçın’dan, olamayışından, gelemeyişinden, sevemeyişinden uzaklaştırıyordu beni. Devam etmsini istiyordum, bu yüzden yerinde bir soru sormak için ağzımı açtım.

   “Peki Freud’a bu makaleyi yazdıran nedir?”

   “Alexander Hleb. Fred’un yakın arkadaşı, bir yazar. Polisiye yazmakta olan Hleb, fantezi eserler de vermek istiyordu. BU yüzden hayal gücünü geliştireceği düşüncesiyle, gördüğü her şeyi bir halüsinasyonmuş gibi algılıyor ve önüne çıkardığı onlarca görüntüden kendine yeni yeni hayatlar kurmaya başlıyordu. Birgün baltayla bahçesinde ağaç keserken, ayak baş parmaklarını uçurdu. Bunu gören Freud’un aklına hemen güvercinler gelmişti, Güvercinler ve Elektrik Telleri hakkındaki yazısıyla 1908 yılında hiç yayınlanmamış bir makalesinde hayvanların hayal kurup kurmaması üzerine müthiş fikirler ortaya sunmuş fakat bu makale hiç yayınlanmamış ve büyük bir kısmı harap olmuştur. Lakin tüm bunların üzerine 1908’de hayal üzerine bir makalesi yayınlanmıştır.”

   “Alexander Hleb? O bir ara Arsenal’da oynayan sarışın bir futbolcu değil miydi ya?”

   “Evet, Sokrates’de zaten sadece Brezilyalı bir futbolcunun adı.”

   Sesindeki alaycılık rahatsızlık vericiydi, durmadan lafı gediğine koyup, sırıtarak yüzüme bakıyordu Talip. Tüm ciddiliğimi yıkıp gitmek istiyor gibiydi.

   “Anlamıyorsun Talip, bana ne id’imden, Sokrates’den. Ben Nurçın’ı hayatımın neresine koyacağımı şaşırdım bırak hayali.”

   “Bence Sen komple Nurçın’a heç ettin o hayatı ve şu an kendini koyacak bir yer bulamıyorsun.”

   “Tamam Talip yeter, böyle laf çakıp duracaksan siktir git.”

   “Bu sinirinin altında Freud’a göre…”

   “Taliiip.”

   “Şaka lan, tamam şu an benim bu saçmalıklarımı neden pür dikkat dinlediğini çok iyi biliyorum, sadece biraz şu dağınıklığından uzaklaşmak istiyorsun, işte toplum bunun için var olmalı. Mesela kayan gözlerini şu an bu toplum safsatasıyla tekrar kendime çekebildim.”

   “Şu kokuşmuş dangalakları neden katıyorsun araya.”

   “Çünkü biz de kokuşmuş birer dangalağız. İnsan kendine yetebilen bir varlıktır Özar. Alt benliğimizin tüm ihtiyaçlarını kendimiz yerine getirebiliriz. Diğer hayvanlar gibi büyük bir içgüdüyle dişi aramamıza bile gerek yoktur. Soyumuzu devam ettirme dürtümüz de tamamen birazdan anlatacağım kibir üzerine kuruludur. Tanrı tüm güzelliklerin ve güzel huyların birleşimi ve kaynağıdır, belki de zerrelerinde kalmış nadir kötülüklerden olan kibri de dışarı atabilmek için insanı yaratmıştır. Bu yüzden o yüce varlık olan melekleri de bizim huzurumuzda diz çökmeye iteklemiştir. Böylece kibrin çarkı dönmeye başlayacaktı. Bir insan düşüncesiyle bir üstünlük kuramayacağını anlamasa düşünmez, bu da onu insanlıktan çıkarır. Bu yüzden başka insanlara, topluma, statülere, mevkilere, sınavlara, okullara, eşlere, aşka, savaşlara ihtiyaç vardır. Eskiden insanların bu kadar rahatça iletişim kurup kendini belli etme ve yüceltme imkanları yokken savaşlar daha sık olurdu. Yani o savaşların aslında hiçbir zaman asıl nedeni petrol, para, toprak olmamıştır. Sadece galip gelebilmek için yapılmıştır. Öldürülen asker kadar, kendi mangasından ölen asker de komutana uğruna ölen birileri olduğu için bir ego patlaması yaşatır. Yıldırım Beyazid ve Timur’un psikolojik savaşları tamamen bundandır. Savaş meydanlarından çok yazdıkları mektuplarla birbirlerini yaralamışlardır. Kalem kılıçtan keskindir cümlesi Moğol atasözüdür, ve müthiş bir kibir yüklü cümleler yazabilen Timur’a ithaf edilmiştir.”

   “Burada ben…”

   “Sen kendini en aşağılık olarak gösterebilmek için bu topluma ihtiyaç duyuyorsun Özar. Seni şimdiye kadar hayatta tutmuş yegane düşünce bu, yoksa şimdiye çoktan siktir olup gitmiştin. Senin cümlelerin çok naif acizlikler taşıyor, ve tamamen kendine acındırma maksadı güdüyor. Sana acıyan insanlar olmasa sen de insanlıktan çıkardın. Bu yüzden hep yazmanı destekledim ve istedim. Zaten konuşmaya yanaşmayan toplum düşmanı bir insan olarak, hayatta kalmanı sağlayacak tek şey yazmaktı. Hayaller… Kur tabii, yazmanı kolaylaştırıyorsa kur. Ama bence bir faydası yok. Fantezi eserler vermiyorsun sen Özar, görmüyor musun. Yazıkların tamamen deli saçması, birer dram kurusu.”

   Afallamıştım. Beynimim içinde Nurçınlar koşuşup duruyordu, elimde olmayan hayatımın gidişatını hiç beğenmiyordum, ayak parmaklarım ayakkabımın içinden fırlayarak etrafa saçılıyordu. Bir güvercin çantama sıçmıştı. Kafamı kaldırdım, Nurçın geçiyordu, hakikaten geçiyordu. Merdivenleri çıkmış, sola doğru kıvrılan patikadan gözümden kaybolmaya çalışıyordu. Talip’i ve dediklerini çoktan unutmuş, bir sigara yakarak uzaklaşışını izlemeye koyuldum. İnsan her durumda insandı sayın okur ve sanırım ben de en çok, Nurçın’ı gördükçe insanlaşıyordum.

5 Nisan 2013 Cuma

Hayat Tek, Hayatlar Çok



       Şehrin sırtlanamayacak kadar yüklediği külfete, nabzımı alamayacak kadar aç kalmaya, ev özlemine katlanmaya çalışırken bir de ıssızlığa susamış bir şehre tüneyen ruhsuz insanlarla uğraşmak durumunda kalıyorum. Bu insanlar, sokakta kendi halinde yürüyen kediyi tekmelemesine, yolda yürürken delikanlılık şovu yapacağım derken yaşlı bir kadının ayakkabısına tükürdüğüne, fıldır fıldır dönen gözleriyle beş kuruş daha fazla kazanmak için el marifeti gösterene bizzat tanıklık ettiğim insanlar. Başkasını düşünmezler. Onlar için dünya bir maraton; hayat, herkesin (özellikle fakirlerin) birbiri üstüne basarak ilerlediği bir yarıştır. İnsan, kendi hayatının haznesine başkasına kattıklarıyla artı bir puan kazandıramaz.


       Yolda görüverdiği, hiç tanımadığı bir insana sıfat yakıştırma hevesi taşıyabilir hatta utanmadan, onun duyabileceği şekilde küfür edebilir, aşağılayabilir. Özellikle sıfatlar,  çok can acıtır. Onlar, aynaya baktığınızda görmezden geldiğiniz kötü özelliklerinizdir. Aynalardan saklabilseniz bile toplumun arasına karışmak gibi, toplumun görmezden gelmeyi yeğlediğiniz sıfatı alnınıza fiyat etiketi olarak yapıştırması kaçınılmazdır. Bu tür sıfatlar, fiyatınızı düşürür, (güya) "rakiplerinizin" değerini artırır. Aslında göremedikleri, dibe hep beraber batıyor olduğumuzdur.


       Peki neden?


       Kendilerini tutamaları gibi görünürde çocukça, aslında şeytanca bir sebep veya belli bir yaşa gelmelerine rağmen kendilerine "Nasıl olur da kendime layık iyi bir insan olabilirim? Kendime iyi diyebilmem için neleri aşmam ve nelere sabretmem gerekebilir? Ne yaparım da insanlık onuruna vefa gösterebilirim?" sorularını sormamaları olabilir. İnsan gözü maalesef içeriyi görmüyor.


       Herkes kendi hayatına sahiptir ve bir bedende en fazla bir kez yaşayabilir. Başkasının gözünden kendini görme imkanına sahip değildir. Ürettiği vıcık vıcık sıfatların, karşısındakine verdiği acıyı ancak kendisi, aynısıyla karşılaşırsa hissedebilme ve daha sonra sınırlı bir empati yapma becerine sahip olabilir. Empati, dünyadaki adalet terzisini "iyi"nin lehine bozabileceği çok ağır bir lütuf olduğu için, Allah'ın vergisi itibariyle sınırlı bir meziyetle donatılabilmiştir. Çok kolay unutulur, çıkara hizmet etmesi amacıyla kullanılır.


       Empatiden yoksun, diğerinin hayatını onun gözleriyle görmekten ve bazen görmeye çalışmaktan bile aciz olduğu için, sıfatladığı insanı, yatmadan önce "Ben acaba bunu hak etmek için ne yaptım?" sorusunu düşündürdüğünün farkında bile değildir. Normal bir insan bunu bir insana yaptıktan sonra eğer varsa "Neden yaptım? Keşke yapmasaydım." diye sorarak vicdanını dürter. Eğer yoksa, şefik yaratıcımız olan Allah, kendi parçası olan o ruha vicdan yerine neden ikinci barsak koymuştur?


        Ah ben seni bir... Ah ben seni biliyorum. Çok iyi hatırlıyorum. Din Kültürü hocana umutsuzca ve gönlünce istediğin cevaba kilitlenerek "Hocam ben iyi bir insanım aslında, cennete gider miyim?" diye soran da sendin. Ben söyleyeyim: Gidemezsin. Ama arzu edersen cehennemi ayağına bile getirirler, öyle rütbeli bir gözüaçık domuzsun. Çünkü bir tarafta etin toprağa karışırken öteki tarafta ödül peşine düşebiliyorsun. Çünkü, ödüllerin sonuç değil amaç olduğunu zannediyorsun. Ne kadar cahil ve yozsun.


       Ayrıca sen iyi bir insan da değilsin. Tek yapabileceğin, kendi yağında kavrulman ancak onu beceremiyorsun. Öğrendiklerini, düşündüklerini nefrete nasıl da dönüştürüyorsun. İnanmıyorsun, güvenmiyorsun. O güzel bembeyaz gülümsemenin ve sesini çatlatacak kadar şen kahkahalarının arkasına sığınıyor sinsiliğin. Hayat, somurtanlara hiç gülmemeli. Somurtanlar, çokça gülenlerin sonucu, peki ona ne demeli?

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets