Bendeki noksanı bulmuştum. Aylardır sadece bir bankta oturup gelen geçen insanların tavırlarından, yüz hatlarından, giyimlerinden neler düşündüklerini, nasıl bir hayat yaşadıklarını düşünür, bu konuda çok isabetli tahminler yaptığımdan emin olarak, bunun kendim adına pek müthiş bir özellik olduğu kanısına varırdım. Bu erken kanıyla, hayatım boyunca peydahlanan bir çok paranoyayı, insanların duyulan cümlelerinden öte anlatmaya çalıştığı şeyleri, hal ve hareketlerinden anlamamış, bilakis üzerlerini örtmeye çalışmıştım. Bakışmanın ötesinde her derin bakan gözün dibinde kendimi ayaklarıma taş bağlanmış şekilde bulmuştum. Herhangi bir manadan çok uzak, daha yeni yeni hayal etmeye başlamış ve hiç kırıklık yaşamamış masum bir çocuk gibi, kafamda kurduklarımı insanların aslında bana anlatmak istediği şeylermiş gibi düşünmüştüm.
Öyle olmuştu, o gün de. “Daha kaç farklı açıdan anlatabilirim o günü?” diye kendime sorarken bu noksanlığı anlamam gerekirdi. Oysa tek bir açı vardı, onun açısı vardı bir tek. O kadar netti ki, o kadar keskin, kararsızlıktan uzak. Oysa ben anlayamamıştım yine. Oysa o, bir manayla yürümüştü kalabalığın aktığı yolu. Kitapçının önünde beni görür görmez takındığı halin açık seçik bir manası vardı, yüzüne kondurduğu gülümsemenin… Daha o gülümsemenin zorla suratına yerleştirdiği samimiyetsiz bir hal olup olmadığını bile kavrayamıyordum.
Ve işte yan yana yürüyorduk. Kafamın içiden hızlı trenler gibi geçen cümleleri bir türlü yakalayıp, ağzımdan önüne altın bir tepside sunamıyordum. Nasıl bir halde gözüktüğümü kestiremiyordum lakin heyecanlı, ne yaptığını bilmez bir halde adımlarına ayak uydurmaya çalıştığımın farkına varmıştı sanırım. Oysa ben hiçbir şeyin farkına varamıyordum. O ruhlarımızın karşılaşması belki gerçekleşmişti ama ben o ruhu daha sonra geri alamadım ve bir ulak diye, belkide bir insanın sahip olabileceği en değerli şeyi, en değerli varlığımı onun için emniyetsizçe bırakıvermiştim o gün. Oysa yürüyordu sadace, herzaman ki gibi ayakkabılarıyla aşındırıyordu kaldırımları. Göz göze gelmeye çalışıyordum sık sık, anlamını bile bilmediğim, nereye varacağını hiç kestiremediğim saçma cümleler kuruyor, cevap verirken bana bakmasını bekliyordum. Ne zaman gözlerine baksam, ne hal içinde buraya geldiğini görmeye çalışıyor ama muvaffak olamıyordum. Korkuyordum sanırım, korkumun haklı sebebi olan o cümleyi kurduktan sonra, aslında tamamen bu halini, düşüncelerini bir yıl kadar ona hiçbir şey söylemeyerek, zaten işin imkansızlığından dem vurup hayallere dalarak kendime idrak ettirmiştim. O cümleye daha sonra geleceğim.
Nereye gittiğimizi bilmiyor gibiydik, oysa mekan seçimini bana bırakmıştı. Bense kendimi rahat hissedebildğim Ankara’da tek yer olan Sakarya’da buluşalım demiştim. Yine haftanın çoğu akşamını geçirdiğim ve odamla aynı rahatlıkta oturabildiğim, tüm dünyadan ve tüm insanlardan izole olabildiğim Always’e götürmüştüm onu. Tipik salaş bir rock bardı. Tahta masalar, tahta tabureler, az sayıda müşterileri ki hepsi üniversite öğrencisi. Cam kenarı masalardan birine oturmuştuk. İçkilerimizi söylemiş, tüm hevesimle beklediğim o anı yaşamaya başlamıştık bile. Yalnızdık bir masada, konuşacaktık ve biz olmaktan başka bir çaremizin olmadığını olan ispat edecektim, gösterecektim, inandıracaktım. O soracaktı yine,”yani ama nasıl, bir fotoğraftan sadece?” Lakayt bir şekilde gülümseyip, ellerini avcumun içerisine alacak, şaşkın bakışlarını gördükten sonra “Raif’de bir tabloda görmemiş miydi kürk mantolo madonnası’nı” diyecektim. Orda açılacaktı kapağı tüm barajların, o da kendini koyverecekti artık. Anlatacaktı içini tıkayan, bana ulaşmasına engel olan ne varsa. Neden güveninin kırıldığını anlatacaktı, tek tek toparlayacaktık her şeyi, tüm yolları beraber temizleyecektik. Ama sadece gözlerine bakabiliyordum, ellerim bu dünyada hiçbir yere aidiyetlik hissedemiyor gibiydi, nereye koyacağımı şaşırıyor, bu şaşkınlığımı belli etmemek için de daha saçma cümleler kurmaya başlıyordum. Sigara yakıyordu karşımda, ağzının kenarıyla dumanı üfleyişini, dumanaın havada nasıl dağılışını an be an izliyor, bu kedinin iple oynar gibi ettiğim oyun karşısında gülümsemesini seyre dalıyordum. Arkadaşlarından bahsediyordu, pür dikkat dinliyordum. Saçlarının tel tel olmasını, yüzünün nasıl bu kadar dinginlik verebildiğini, gözlerinin derinliğini şaşkınlıklar içerisinde izliyor, kıpırdayan dudaklarını okumaya çalışıyordum, duyduğum sesinden öte. Çünkü onun sesi öyle lüzumsuz şeyler anlatamazdı, anlayamayacağım bir kıvamda müthiş bir besteyle giriyordu kulaklarıma. Oysa ben konuşamıyordum, birkaç eski anı, belli belirsiz onsuz geçen günlerimden bahsediyor, yine saçma bir soruyla derhal onu dinlemeye koyuluyordum.
Konu sonunda, merakle beklediğim ona yazdığım öyküler ve şiirlere gelmişti. Acaba ne sıklıkla hangilerini okumuş ve neler hissetmişti, çok merak ediyordum. “Aslında” dedi ve bu aslındayla sarsılır gibi olsamda merakı mı bozmadan dinleye devam etmiştim “ben atamazdım sana o mesajı, yazamazdım o cümleyi. Oda arkadaşım son yazını okumuş, gözleri biraz sulu halde yanıma geldi artık, ben de dayanamadım.” İşte o cümle buydu. Tüm noksanlığımın farkına varmam gereken cümle buydu, oysa ben sanırım yine korkumdan, çabucak o cümleyi unutmuş, üzerine düşünmeden diğerlerini beklemeye başlamıştım. “Biliyorsun Enis, imkansız demiştim, ama şiirlerin çok etkiledi beni sanırım. Derse gitmek için bile sabahları uyanmayan ben, acaba yeni bir şey yazmış mıdır diye erken uyanıp, bloglarına bakıyordum.” Ne de mutlu olmuştum o an, okumuştu hepsini. Bir şeyleri anlatmama gerek yoktu o zaman, çünkü o her şeyi okumuştu zaten. O cümlelerin ve kurduğum hayallerin gölgesinde gelmişti yanıma, tamamen bilincindeydi, ve o an o masada bulunuyorduysa hepsini açık seçik bir şekilde kabul etmişti. Oysa ben tereddütle titreyen dudaklarından çıkan bu cümlelerin barındırğı imaları, sıkılgan bir tavırla sağa sola kayan gözlerine bakarak anlayamamıştım. Onlar sadece dünyanın tam merkeziydi ve ben düşünmekten öte sadece izlemek istiyordum. Sadece şiirlerimden etkilenmişti, şiirsel olarak bir iddaam olmayan, sadece hissettiklerimi yansıtan birkaç cümle... Ona düzdüğüm methiyelerden etkilenmişti. Okumuştu tabii, kim okumaz ki. Uzağında senin hakkında yazan biri, kim olursa olsun hatta nefret etsen dahi okursun. Ben o gün bunu anlamaktan ziyade, onun beni anladığını düşünmüştüm.
Sıkılmıştı, “yemek yiyelim mi?” dedi. “Olur” demiştim, bu olurun ardından onunla yemeğe çıkıyor olduğum gerçeği, ve o anki yüz ifadem, duruşum, kılık kıyafetim büyük bir tezat içerisine düşüyordu. “Ama bu sefer ben seçeceğim mekanı” dedi “Varil’e gidelim.”
Yine yol boyunca gözlerine bakmaya çalışıyor, gözlerimi kaçırdığım vakitlerde insanlara ne kadar mutlu olduğumu gösterebilmek için, göğsümü kabartarak her birine kafamla selam verme iç güdümü zor zaptediyordum. Yanımdan geçen her çocuğun başını okşamak, her gencin omzuna dostça bir yumruk atmak, her yaşlıyada tüm derin hürmetlerimi sunmak istiyordum. İçinde bulunduğum hoşnutluğu anlatabilmemin tek yolunun bu olduğunu biliyordum,çnükü konuşamıyordum.
Gecenin geri kalanınına dair anlatacak pek bir şey bulamıyorum. Tamamiyle kontralden çıkmış, konuşmaktan öte, az biraz alkolün de verdiği etkiyle tamamen saçmalamaya şartlanmış hale gelmiş ve onu arkamda aslında çok buruk bir gece bırakarak otobüs durağından yolcu etmiştim. Otobüs artık hareket etmeye başlamışken, son bir kere yüzünü bana çevirip elini sallaması, hala yaşadığım şu andan daha canlı geliyor bana, ve tüm bir gecenin özetini geçiyordu o veda.
Eve gittikten sonra anlamaya başlıyordum, onun açıkça ve cesurca sergilediği düşüncelerini yine korkakça görmezlikten gelsem de aynı şeyi, kendimin saçmalıklarını birer birer açığa çıkarmakta pek bir bahis görmüyordum. Yaptığım onca şey, o kadar saçma geliyordu ki, artık gece güne devrilmeye başlarken, utançtan ufuk çizgisinden daha kızıl bir hal almıştım. Oysa ne kadar da çok çalışmıştım o gün için. Hiçbiri aklıma gelmemişti onunlayken. Yalnız evde utançtan ve pişmanlıktan delirmek üzereyken masanın kenarına iliştirdiğim bir kağıt buldum. Bu kağııtta prova ettiğim muhabbetler, ona direk, saçmalamadan ve emin bir şekilde söylemek için hazırladığım cümleleri yazılıydı;
“Bak biliyorsun, buraya geldin, o zaman seni istediğimi biliyorsun, sadece bu. Sana karanlık arzularımdan bahsetmek istiyorum hemen. Ölüm üzerine beslediğim o arzuyu sana anlatıp, seninle yaşamanın güzel olup olmadığı adına bir münakaşaya tutuşmak istiyorum. Sana asla hayır diyemeyeceğim için, gözlerinde sevgiyle savunduğun yaşamın, hayatın güzel olduğu kanısına çabucak varmak istiyorum. Angaryalarla uğraşmak da istemiyorum. Ben bilmiyorum ki, hiçbir tecrübem yok. Ney ne yapılır, ne zaman aranır, nasıl mesaj çekilir, hangi sıklıkla gidilip görülür. Ben sadece sen boş kaldıkça, ciddi engeller olmadıkça yanında durmak istiyorum. Çünkü artık sana olan aşkımı inandırmak için delirmek üzereyim, bu nasıl becerilir o konuda da fikrim yok. Ancak bolca yazdım, sen de okudun, sonra geldin. O zaman biliyorsun her şeyi, hadi bırakalım bu tanışma faslı yahut ilişkiye başlama angaryalarını. Ben hemen senin bir parçan olmak istiyorum, bu.”
O günden sonra adam akıllı görüşemedik, daha sonra hiç görüşmedik. Nedenleri üzerine duracak bilgiye ve yetiye sahip değilim. Hiçbir kırgınlık ve kızgınlık duymadan bu konular üzerinde de durmuyorum. Ben yazmaya devam ettim, şiirler yazdım, öyküler yazdım, yine hayaller kurdum. Çokça sarhoş tamamlıyordum artık geceleri. Beynimin uyuşması, aksine daha da kuvvetli düşünmemi sağlıyordu. Sorgulayabiliyordum sağlıklı bir şekilde. Hayatımın daha kötü bir yola girdiğini söyleyemem, hep o yoldaydım. Bir insanın dünyadaki yegane amacının kendisini tamamlayabilecek olanı bulmasıdır. O zaman tam olabilir ve tamamiyle ölüp yok olabilir. Aksi halde tamamlanmayan bir ruh daha da bölünerek, artık bir huzura kavuşma süreksizliğine girer ve tüm anlamlar cisimlerin ergimeye başladığı noktada kaybolur. Ben bulmuştum tamamlayıcımı. Ruhumun en karanlık noktalarını gösterip, aydınlanabileceğim üzerime doğacak bir güneşi bekler olmuştum bir bank üzerinde. Her şeyimi teslim edebilecek, bütün sırlarımı içerisine akıtabileceğim, içierisinde korkusuzca kaybolabileceğim, boğulup ölmekten haz duyabileceğim bir denizin dev dalgalarını bekler olmuştum. Oysa en iyi geçen günlerim, sadece yağmur altında, it gibi ıslanarak titremek oldu. Tüm günlerim her zaman içerisinde bulunduğum bu karanlıkta, daha da zifire ilerlemekle geçiyordu. Çaresizlikler, amaçsızlıklar, bir takım anksiyetelerlerle nefes alıp vermeye devam ediyordum ancak buna yaşamak denilemezdi. Bu işkencenin bitişine yaklaştığımı gün be gün hissedip, bir parça huzur kovalıyordum doğuştan kör bir ebe gibi. Yakaladığım an tüm ışıklar yanacak, uyanacak ve bu oyunun bitişini bir takım seramoniler arasında uzaktan izleyecektim.
Bendeki noksanlığı buldum dedim ya. Aslında sadece mimiklerden, imalı cümlelerden, kısık gözle bakışlardan öte, tüm gün olarak bir farkına varamamalık söz konusuydu. Ben sonraları her hareketinden, her cümlesinden bir ima çıkarsam da o akşam için, onun için başlı başına bir sıradanlıktı. Karnını doyurduğu, güzel bir akşam, yağmur altında gezindiği sıradan bir gün… Sadece farklı olarak bir yabancı vardı yanında. Hepsi buydu.