30 Kasım 2012 Cuma

Söylemek İstediklerim Var

Atmalıyım içimdeki kini. Yoksa patlarım. Etraf karanlık kokar.
Merhabalar orospu çocukları. Merhabalar size.
Söylemek istediklerim var. Ama söylersem beni döversiniz möversiniz bir sürü iş. O yüzden yazıyorum. Bildiğim bi bu var çünkü.
Bu şehir bok kokuyor. Mecaz felan değil bildiğin akşamları bok kokuyor. Sen bir şehre altyapısının taşıyabileceğinden çok fazla adam alırsan hepsi de akşam eve gelince yediği sağlıksız 2 liralık dönerleri,donasları sıçarsa bok kokar tabi. Ha zaten mecazen bok kokuyordu şehir artık somut olarak bok kokuyor. Alkışlar eskişehire.
Facebook un Twitter ın her türlü gerzekliğin, interneti icad edenin ben amına koyayım. Televizyonu icad edenle aynı odada boğayım e mi?
Merhaba ortalama güzellikte kızlar. Sizin ben amlarınıza koyayım tamam mı?Güzel görünmek için sürdüğünüz sik kafalı ojeleri satan firmaların Ceolarının götleri kanasın inşallah basur olup sıçamasınlar e mi canım?
Merhabalar size kendini Mareşal sanan 56 yaşındaki teyze ve amcalar sizin o kokuşmuş beyninizi sikeyim. Yaşlıya saygı. Yaşlını da sikerim saygını da sikerim. Kafatasını siktiklerim ya. İnsan olun azcık. Zaten öleceksin. Otobüse o kör adamı itip daha erken binice yarrak dağıtıyolarmış çünkü. 56 yılda öğrenemişsen ahlakı senin ben o zaman cibiliyetine sokayım. Afferim.
Bu şehri kim doldurdu bu kadar? Ne var bu şehirde lan? Am dağıtıyorlar da biz yarrak şemsiyesiyle geziyoruz çünkü demi? He mi? Bok var eskişehirde. Gerçekten bok var ama şaka yok.
2 tane arkadaşını yanına alınca götü sulanan gevşek apaçiler, düşük belli sik kafaları, orospu sarısı saçlı esmer götü kalkık yavşak kızlar. İnşallah yanarak boğulursunuz. Amin
Entellektüeller, hippiler, orospular ve pezevenkleri, iş adamları, güvenlik görevlileri, paragöz esnaflar, homoseksüeller, homoseksüellerden nefret edenler, 10 -18 yaş arası şımarık erkek çocukları, şımarık kız çocukları, ergenler, holiganlar, abiler, ablalar, şakirtler,köpekler, tavşanlar ve ahtapotlar, komunistler, sağcılar, solcular, ikisinden de olamamış liboşlar, ülkücüler, facebookta sikko bir söz yazıp beğeni bekleyenler, facebookta yaşayanlar, gittiği her yeri millete duyuranlar,fotograf çekmekten hayatı kaçıranlar, facebook u gerçek hayata tercih eden ezikler, facebookta kendini Titan sanan asosyal sikikler, yeşil oje sürenler, empati yoksunları, alınganlar, trip atan kızlar, trip yiyen erkekler, trip yemeyen maço erkekler, giysiye parfüme tonlarca para verip 1 ay aç gezen gerzekler, dış görünüş delileri, blog yazarları,amatör müzisyenler, barlarda canlı müzik yapanlar, medeniyet seviciler...
Hepinizin ben amına koyayım. Orospu çocukları. Tamam mı? afferim.

Dünyada en sevdiklerim evsizler ve deliler. Dünyada insan kalmış bir tek onlar var. Hepsini gözlerinden öperim

16 Kasım 2012 Cuma

Türkiyede Cinsellik : Çarpık Cinselleşme



Türkiyede cinsellik hakkında yorum yapabilmek için öncelikle halkın içinden insanlarla röportaj yapmak gerektiğini düşünüp ayçayı aradım. sağolsun kabul etti. kendisini seçme sebebim ortalama bir güzellikte olması ve türk kızlarını temsil etmesi. 1.63 boyunda, esmer, siyah saçlı normal bir kız ayça.

Ayçayla röportaj yapacağımız bara geliyoruz. Kendi evinde görüşmek istemedi. Evime çağırdım onu da istemedi. Topluma açık bi yerde röportaj yapmak istediğini söyledi. Neyi ima ediyor anlamadım doğrusu.

Hoşgeldin ayça nasılsın?
üff snne be slk
(gülüşmeler)
İyiyim mert sen nasılsın?
Ben de iyiyim teşekkür ederim. Ayçalar genelde sarışın olur aslında ama...
(gülüyor) Ben senin bildiğin ayçalara benzemem
(gülüşmeler)
Anlat nedir seni diğer sarışın ayçalardan farklı kılan?
Bir kere sevişmesini bilirim (gülüyor)
(Bu işin ucu bir yere gidiyor ama bakalım)
Görmeden inanmam
Gösteririm(gülüyor)
İyi sana gidelim o zaman
Sapık mısın sen be? iki yüz verdik götün kalktı. Hepiniz böylesiniz işte. Aklınız fikriniz 15 cmden büyük olmayan organınızda
Ama sen... şimdi... öyle diyince...
Tamam sus kalkıyorum ben
(hesabı kitledi)

Ayçayla röportajımız pek iyi gitmedi. Neyse önce erkekle röportaj yapayım kıza bakarız.

Süleyman 1.74 boyunda esmer, kirli sakallı, saçları jöleli ve üste doğru taranmış bir türk erkeği. 10 tane türk erkeğini yanına getirin hangisi olduğunu seçemezsiniz o derece normal. Onunla onun evinde buluşuyoruz.

Merhaba süleyman nasılsın?
İyiyim abi sen nasılsın?
İyi ya koşuşturuyoruz
Kola koyayım mı?
Kaç günlük?
Yeni abi 2 günlük daha
Koyma boşver. başlayalım artık. Anlat bakalım ne sorunların var cinsellikle ilgili?
Sorma abi. Porno kalmadı artık güzel ya. Hep aynı ya. Forumlara konulu yazıyorum çıkmıyor, aynı adamlar aynı kadınlar, aynı sahne. Anlatayım istersen önce saks..

Anlatma hayvan, bu mu lan cinsellik? Türk kızlarından ne çekiyorsun?
Nasıl ne çekiyorsun? Neye çekiyorsun mu demek istiyon? Valla abi ne görürsem işte bacak, göğ..
Kardeşim yok mu kız arkadaşın? Hoşlandığın biri veya? 
(cevap veremedi)
Neyse sen kola koy. Bi sigara yakıyom içiliyo demi burda.
İçiliyo abi rahat ol sen.

Süleymanla da röportajımız umudğum gibi gitmedi. Yılmayacağım ama. Hasretle röportaj ayarladım. Hasret 1.80 boyunda, sarışın, mavi gözlü, güzel bir kız.

Hoşgeldin hasret nasılsın?
İyiyim mert sen nasılsın?
Ben de iyiyim
(kız acayip güzel)
Ne güzel
....
(çok güzel yeminle)
ee sormayacak mısın bişey?
...
(of eğildi az önce kendimi tutamayacağımdan korkuyorum)
Mert?
Çof çisal
Ne?
Buşka suman düvüm ödlüvüm

Neden böyle oluyor diye düşünürken karşıma Ayşe çıktı. Ayşe 1.70 boyunda esmer, ela gözlü, ela gözlü güzelce bir kız.

Merhaba ayşe nasılsn?
İyiyim sen nasılsın?
Ben de iyiym. Evet; bir kız olarak ne düşünüyorsun türkiyede cinsellik hakkında?
Türk erkeği dünyada en çok cinsel boşluk içine düşen erkek. Türkiye doğu ile batı arasında bir köprü diyorlar ya, aslında türkiye doğu ile batı arasına sıkışmış, her geçen gün ezilmekte olan bir ülke. Gelişmemiş ülkelerde erkekler daha 20 yaşlarına gelmeden evlendiriliyorlar. Cinsel açlıkları zirveye ulaşmadan evlenmiş oluyorlar. Gelişmiş ülkelerde ise cinsellik ve seks bir tabu değil rahatlar. O yüzden erkekler yine cinsel açlık çekmiyorlar. Türkiyede ise durum çok farklı. Erkekler özellikle internet aracılığı ile cinselliği öğreniyorlar. Ve istek duyuyorlar. Kızların geneli ise " sekse tabu olarak bakmak " ile " bakireliğinden utanmak " arasında bir çizgide sallanıyorlar. Onların bu kararsızlıkları erkekleri değiştiriyor. Kızların kendi kendilerine bu çizgiyi aşıp hazır olunca cinsel ilişkiye girmesini beklemek yerine onları zorluyorlar. Eve film izlemeye çağırıp soymaya çalışmalar, elini sırtına atıp aşağıya inmeler, zorla öpmeye çalışmalar felan... Reizllik anlayacağın. Seks övünülecek bir kavram haline geldi. Seks yapmış olmaya milli olmak denilecek kadar benimsemişiz düşünsene. Erkeklerin bu zorlamaları ve seks için neredeyse ölecek olmaları kızların karakterini de değiştiriyor. Daha karakteri oturmamış kızlar öncelerde görmediği ilgiyi seks gibi bir olguyla kat kat elde edebileceğini görünce bunu kullanmak istiyor. Bunu kullanarak erkeklere hükmetmeye çalışıyor. Böylece bir döngüye giriliyor. Durumu kısaca özetlersek bu.

Çok güzel açıkladın aynen ben de öyle düşünüyorum. Peki senin başına gelen olaylar var mı? Anlatabilir misin?

Var tabi ya olmaz mı? Mesela toplu taşıma araçlarına binmekten nefret ediyorum artık. Kalabalığı fırsat bilen bazı erkekler ufacık bir temas için ne hallere düşüyorlar görmelisin. Öyle rahatsız oluyorum ki anlatamam. Düşünsene köşeye sıkışmış durumda aranda en fazla 10 cm olan bir adamla yarım saat gitmeyi ya da sürekli arkanda dönen bir hareketliliği. Rahatsız olduğumu belli eden hareketler yapsam da, sinirli bakışlar atsam da fayda etmiyor bazen. Bu da beni bir ikileme sürüklüyor. Ya bağırıp rezil edeceğim ki o zaman adım şirrete çıkacak ya da katlanacağım ki o zaman da " istiyor belli " olacak.

Bağır ya akıllanır bi daha yapmaz.

Artık öyle yapacağım yani yeter.

Peki hiç çıkma teklif eden felan olmuyor mu?

Olmaz mı ya. Facebooktan mesaj atıyorlar bazen. Çok güzelsin benimle çıkar mısın diyor. Neyin kafasını yaşıyor anlamıyorum. Bir de reddettikten sonra çirkefleşme var türk erkeğinde. Başta iltifatlar eden o romantik adam gidiyor, yerine " zaten dalga geçiyordum önce bi tipine bak " diyen bir adam geliyor. Bu gerçekten sosyolojik olarak incelenmeli. Böyle mi kurtarıyor onurunu anlamıyorum gerçekten ya. profilimi ve mesajlarımı kapatmadan önce günde 3 arkadaşlık isteği 2 mesaj geliyordu ortalama ya inanabiliyor musun? Zor yani türkiyede kadın olmak.

Peki çok teşekkür ediyorum Ayşe. 
Ben teşekkür ediyorum böyle bi konu hakkında yazı yazdığın için inşallah bi çözüm bulunabilir.

Sonunda güzel bir röportaj yaptım. Diğer röportajım Melihle. Melih 1.82 boyunda, esmer, uzun saçlı, ela gözlü bir adam.


Merhaba Melih nasılsın?
İyiyim sen nasılsın?
Zaman kaybetmeden sorayım. Nedir abi bu kızlardan çektiğimiz?
(gülüşmeler)
Şimdi Mert, Türkiyede artık karşı cinsle olan doğal münasebet hali alkışla karşılanacak bir başarıya dönüştü. Sevgilisi olmak, hergün başka bir kadınla olmak toplumda kabul görebilmenin anahtarı haline geldi. kabul göremeyenler ise çareyi her gördüğü kıza asılmakta, hayatını kızların çevresine kurmakta buldu. Bu yanlış çok yanlış. Karakter gelişmesi diye bir şey yok. E bu adam her gördüğü kıza asılıyor. Bunun gibi binlerce adamın her gördüğü kıza asıldığını düşün. Kızlar haliyle egomanyak oluyor. Kendilerini olduklarından daha yüce görüyorlar. Erkekleri kendisinden daha aşağıda görüyorlar. Şahit olmuşsundur. Sevgilisiyle kavga eden kız diğer kız arkadaşından yardım istediğinde bırak burnu sürtülsün der kız haksız olsa bile. Yani bu aslında nasıl bir bokun içinde olduğumuzu gösteriyor. Burnu sürtülsün. Biraz burnu sürtülsün ki akıllansın, sözünden çıkmasın.

Aynısını sen yapsan 2 ay trip yersin

Aynen aga. Bir de şöyle birşey var. Erkekler için bahsettik bu sevgili bulma, seks yapma olayından ama kızlar için durum daha vahim. Erkekler sevgilisi olmayan veya hala bakir olan arkadaşlarına şakayla karışık " elizabeth " esprileri yaparlar. Ama kızlarda gerçekten bir dışlama söz konusu. Sevgilisi olmayan kız bazı ortamlara çağırılmaz. Bazı muhabbetlere dahil edilmez. Gerçekten bak. Arkasından konuşulur, dedikodular uydurulur. E bu kız ne yapacak? Az önce bahsettiğim herkese yazan adamı belli bir mesafede tutarak kenarda bekletecek. Bi süre bekleyecek daha iyisi çıkmazsa onunla olacak. Çıkarsa veya bu bekleyen beklemek istemezse ne olacak? O zaman kız adamı oyalanmış olacak ama oğlan saf durumuna düşecek. Ve bu adam bir daha kadınlara güvenmeyecek. Bir kızla flört ederken, beni oyalalıyor olabilir diyerek o da başka bir kızı bekletecek.
Türkiyedeki cinsel çarpıklığın nedeni aslında bu. Güvensizlik.
Hal böyle olunca da tabi ilişkiler kısa süreli ve bu kısa sürede istedğini almaya dayalı olacak. Erkek her fırsatta kıza seksi ima ederken kız da her fırsatta erkeği kendine bağlamaya çalışacak.
Bu yanlış. Çok yanlış.

Çok mükemmel röportajdı teşekkür ediyorum Melih.

Ben teşekkür ederim.

Gerçekten başta çile çektim ama gerçekten değdi. Ben bu Ayşe'ye yazılırım yalnız hacım. Ya da Ayçadan özür dileyeyim en iyisi. O da fena değildi gider yani.

Yabancı

   Bendeki noksanı bulmuştum. Aylardır sadece bir bankta oturup gelen geçen insanların tavırlarından, yüz hatlarından, giyimlerinden neler düşündüklerini, nasıl bir hayat yaşadıklarını düşünür, bu konuda çok isabetli tahminler yaptığımdan emin olarak, bunun kendim adına pek müthiş bir özellik olduğu kanısına varırdım. Bu erken kanıyla, hayatım boyunca peydahlanan bir çok paranoyayı, insanların duyulan cümlelerinden öte anlatmaya çalıştığı şeyleri, hal ve hareketlerinden anlamamış, bilakis üzerlerini örtmeye çalışmıştım. Bakışmanın ötesinde her derin bakan gözün dibinde kendimi ayaklarıma taş bağlanmış şekilde bulmuştum. Herhangi bir manadan çok uzak, daha yeni yeni hayal etmeye başlamış ve hiç kırıklık yaşamamış masum bir çocuk gibi, kafamda kurduklarımı insanların aslında bana anlatmak istediği şeylermiş gibi düşünmüştüm.
   Öyle olmuştu, o gün de. “Daha kaç farklı açıdan anlatabilirim o günü?” diye kendime sorarken bu noksanlığı anlamam gerekirdi. Oysa tek bir açı vardı, onun açısı vardı bir tek. O kadar netti ki, o kadar keskin,  kararsızlıktan uzak. Oysa ben anlayamamıştım yine. Oysa o, bir manayla yürümüştü kalabalığın aktığı yolu. Kitapçının önünde beni görür görmez takındığı halin açık seçik bir manası vardı, yüzüne kondurduğu gülümsemenin… Daha o gülümsemenin zorla suratına yerleştirdiği samimiyetsiz bir hal olup olmadığını bile kavrayamıyordum.
   Ve işte yan yana yürüyorduk. Kafamın içiden hızlı trenler gibi geçen cümleleri bir türlü yakalayıp, ağzımdan önüne altın bir tepside sunamıyordum. Nasıl bir halde gözüktüğümü kestiremiyordum lakin heyecanlı, ne yaptığını bilmez bir halde adımlarına ayak uydurmaya çalıştığımın farkına varmıştı sanırım. Oysa ben hiçbir şeyin farkına varamıyordum. O ruhlarımızın karşılaşması belki gerçekleşmişti ama ben o ruhu daha sonra geri alamadım ve bir ulak diye, belkide bir insanın sahip olabileceği en değerli şeyi, en değerli varlığımı onun için emniyetsizçe bırakıvermiştim o gün. Oysa yürüyordu sadace, herzaman ki gibi ayakkabılarıyla aşındırıyordu kaldırımları. Göz göze gelmeye çalışıyordum sık sık, anlamını bile bilmediğim, nereye varacağını hiç kestiremediğim saçma cümleler kuruyor, cevap verirken bana bakmasını bekliyordum. Ne zaman gözlerine baksam, ne hal içinde buraya geldiğini görmeye çalışıyor ama muvaffak olamıyordum. Korkuyordum sanırım, korkumun haklı sebebi olan o cümleyi kurduktan sonra, aslında tamamen bu halini, düşüncelerini bir yıl kadar ona hiçbir şey söylemeyerek, zaten işin imkansızlığından dem vurup hayallere dalarak kendime idrak ettirmiştim. O cümleye daha sonra geleceğim.
   
   Nereye gittiğimizi bilmiyor gibiydik, oysa mekan seçimini bana bırakmıştı. Bense kendimi rahat hissedebildğim Ankara’da tek yer olan Sakarya’da buluşalım demiştim. Yine haftanın çoğu akşamını geçirdiğim ve odamla aynı rahatlıkta oturabildiğim, tüm dünyadan ve tüm insanlardan izole olabildiğim Always’e götürmüştüm onu. Tipik salaş bir rock bardı. Tahta masalar, tahta tabureler, az sayıda müşterileri ki hepsi üniversite öğrencisi. Cam kenarı masalardan birine oturmuştuk. İçkilerimizi söylemiş, tüm hevesimle beklediğim o anı yaşamaya başlamıştık bile.  Yalnızdık bir masada, konuşacaktık ve biz olmaktan başka bir çaremizin olmadığını olan ispat edecektim, gösterecektim, inandıracaktım. O soracaktı yine,”yani ama nasıl, bir fotoğraftan sadece?” Lakayt bir şekilde gülümseyip, ellerini avcumun içerisine alacak, şaşkın bakışlarını gördükten sonra “Raif’de bir tabloda görmemiş miydi kürk mantolo madonnası’nı” diyecektim. Orda açılacaktı kapağı tüm barajların, o da kendini koyverecekti artık. Anlatacaktı içini tıkayan, bana ulaşmasına engel olan ne varsa. Neden güveninin kırıldığını anlatacaktı, tek tek toparlayacaktık her şeyi, tüm yolları beraber temizleyecektik. Ama sadece gözlerine bakabiliyordum, ellerim bu dünyada hiçbir yere aidiyetlik hissedemiyor gibiydi, nereye koyacağımı şaşırıyor, bu şaşkınlığımı belli etmemek için de daha saçma cümleler kurmaya başlıyordum. Sigara yakıyordu karşımda, ağzının kenarıyla dumanı üfleyişini, dumanaın havada nasıl dağılışını an be an izliyor, bu kedinin iple oynar gibi ettiğim oyun karşısında gülümsemesini seyre dalıyordum. Arkadaşlarından bahsediyordu, pür dikkat dinliyordum. Saçlarının tel tel olmasını, yüzünün nasıl bu kadar dinginlik verebildiğini, gözlerinin derinliğini şaşkınlıklar içerisinde izliyor, kıpırdayan dudaklarını okumaya çalışıyordum, duyduğum sesinden öte. Çünkü onun sesi öyle lüzumsuz şeyler anlatamazdı, anlayamayacağım bir kıvamda müthiş bir besteyle giriyordu kulaklarıma. Oysa ben konuşamıyordum, birkaç eski anı, belli belirsiz onsuz geçen günlerimden bahsediyor, yine saçma bir soruyla derhal onu dinlemeye koyuluyordum.
   
   Konu sonunda, merakle beklediğim ona yazdığım öyküler ve şiirlere gelmişti. Acaba ne sıklıkla hangilerini okumuş ve neler hissetmişti, çok merak ediyordum. “Aslında” dedi ve bu aslındayla sarsılır gibi olsamda merakı mı bozmadan dinleye devam etmiştim “ben atamazdım sana o mesajı, yazamazdım o cümleyi. Oda arkadaşım son yazını okumuş, gözleri biraz sulu halde yanıma geldi artık, ben de dayanamadım.” İşte o cümle buydu. Tüm noksanlığımın farkına varmam gereken cümle buydu, oysa ben sanırım yine korkumdan, çabucak o cümleyi unutmuş, üzerine düşünmeden diğerlerini beklemeye başlamıştım. “Biliyorsun Enis, imkansız demiştim, ama şiirlerin çok etkiledi beni sanırım. Derse gitmek için bile sabahları uyanmayan ben, acaba yeni bir şey yazmış mıdır diye erken uyanıp, bloglarına bakıyordum.” Ne de mutlu olmuştum o an, okumuştu hepsini. Bir şeyleri anlatmama gerek yoktu o zaman, çünkü o her şeyi okumuştu zaten. O cümlelerin ve kurduğum hayallerin gölgesinde gelmişti yanıma, tamamen bilincindeydi, ve o an o masada bulunuyorduysa hepsini açık seçik bir şekilde kabul etmişti. Oysa ben tereddütle titreyen dudaklarından çıkan bu cümlelerin barındırğı imaları, sıkılgan bir tavırla sağa sola kayan gözlerine bakarak anlayamamıştım. Onlar sadece dünyanın tam merkeziydi ve ben düşünmekten öte sadece izlemek istiyordum. Sadece şiirlerimden etkilenmişti, şiirsel olarak bir iddaam olmayan, sadece hissettiklerimi yansıtan birkaç cümle... Ona düzdüğüm methiyelerden etkilenmişti. Okumuştu tabii, kim okumaz ki. Uzağında senin hakkında yazan biri, kim olursa olsun hatta nefret etsen dahi okursun. Ben o gün bunu anlamaktan ziyade, onun beni anladığını düşünmüştüm.
   
   Sıkılmıştı, “yemek yiyelim mi?” dedi. “Olur” demiştim, bu olurun ardından onunla yemeğe çıkıyor olduğum gerçeği, ve o anki yüz ifadem, duruşum, kılık kıyafetim büyük bir tezat içerisine düşüyordu. “Ama bu sefer ben seçeceğim mekanı” dedi “Varil’e gidelim.”
   
   Yine yol boyunca gözlerine bakmaya çalışıyor, gözlerimi kaçırdığım vakitlerde insanlara ne kadar mutlu olduğumu gösterebilmek için, göğsümü kabartarak her birine kafamla selam verme iç güdümü zor zaptediyordum. Yanımdan geçen her çocuğun başını okşamak, her gencin omzuna dostça bir yumruk atmak, her yaşlıyada tüm derin hürmetlerimi sunmak istiyordum. İçinde bulunduğum hoşnutluğu anlatabilmemin tek yolunun bu olduğunu biliyordum,çnükü konuşamıyordum.
   
   Gecenin geri kalanınına dair anlatacak pek bir şey bulamıyorum. Tamamiyle kontralden çıkmış, konuşmaktan öte, az biraz alkolün de verdiği etkiyle tamamen saçmalamaya şartlanmış hale gelmiş ve onu arkamda aslında çok buruk bir gece bırakarak otobüs durağından yolcu etmiştim. Otobüs artık hareket etmeye başlamışken, son bir kere yüzünü bana çevirip elini sallaması, hala yaşadığım şu andan daha canlı geliyor bana, ve tüm bir gecenin özetini geçiyordu o veda.
   
   Eve  gittikten sonra anlamaya başlıyordum, onun açıkça ve cesurca sergilediği düşüncelerini yine korkakça görmezlikten gelsem de aynı şeyi, kendimin saçmalıklarını birer birer açığa çıkarmakta pek bir bahis görmüyordum. Yaptığım onca şey, o kadar saçma geliyordu ki, artık gece güne devrilmeye başlarken, utançtan ufuk çizgisinden daha kızıl bir hal almıştım. Oysa ne kadar da çok çalışmıştım o gün için. Hiçbiri aklıma gelmemişti onunlayken. Yalnız evde utançtan ve pişmanlıktan delirmek üzereyken masanın kenarına iliştirdiğim bir kağıt buldum. Bu kağııtta prova ettiğim muhabbetler, ona direk, saçmalamadan ve emin bir şekilde söylemek için hazırladığım cümleleri yazılıydı;
“Bak biliyorsun, buraya geldin, o zaman seni istediğimi biliyorsun, sadece bu. Sana karanlık arzularımdan bahsetmek istiyorum hemen. Ölüm üzerine beslediğim o arzuyu sana anlatıp, seninle yaşamanın güzel olup olmadığı adına bir münakaşaya tutuşmak istiyorum. Sana asla hayır diyemeyeceğim için, gözlerinde sevgiyle savunduğun yaşamın, hayatın güzel olduğu kanısına çabucak varmak istiyorum. Angaryalarla uğraşmak da istemiyorum. Ben bilmiyorum ki, hiçbir tecrübem yok. Ney ne yapılır, ne zaman aranır, nasıl mesaj çekilir, hangi sıklıkla gidilip görülür. Ben sadece sen boş kaldıkça, ciddi engeller olmadıkça yanında durmak istiyorum. Çünkü artık sana olan aşkımı inandırmak için delirmek üzereyim, bu nasıl becerilir o konuda da fikrim yok. Ancak bolca yazdım, sen de okudun, sonra geldin. O zaman biliyorsun her şeyi, hadi bırakalım bu tanışma faslı yahut ilişkiye başlama angaryalarını. Ben hemen senin bir parçan olmak istiyorum, bu.”
   
   O günden sonra adam akıllı görüşemedik, daha sonra hiç görüşmedik. Nedenleri üzerine duracak bilgiye ve yetiye sahip değilim. Hiçbir kırgınlık ve kızgınlık duymadan bu konular üzerinde de durmuyorum. Ben yazmaya devam ettim, şiirler yazdım, öyküler yazdım, yine hayaller kurdum. Çokça sarhoş tamamlıyordum artık geceleri. Beynimin uyuşması, aksine daha da kuvvetli düşünmemi sağlıyordu. Sorgulayabiliyordum sağlıklı bir şekilde. Hayatımın daha kötü bir yola girdiğini söyleyemem, hep o yoldaydım. Bir insanın dünyadaki yegane amacının kendisini tamamlayabilecek olanı bulmasıdır. O zaman tam olabilir ve tamamiyle ölüp yok olabilir. Aksi halde tamamlanmayan bir ruh daha da bölünerek, artık bir huzura kavuşma süreksizliğine girer ve tüm anlamlar cisimlerin ergimeye başladığı noktada kaybolur. Ben bulmuştum tamamlayıcımı. Ruhumun en karanlık noktalarını gösterip, aydınlanabileceğim üzerime doğacak bir güneşi bekler olmuştum bir bank üzerinde.  Her şeyimi teslim edebilecek, bütün sırlarımı içerisine akıtabileceğim, içierisinde korkusuzca kaybolabileceğim, boğulup ölmekten haz duyabileceğim bir denizin dev dalgalarını bekler olmuştum. Oysa en iyi geçen günlerim, sadece yağmur altında, it gibi ıslanarak titremek oldu. Tüm günlerim her zaman içerisinde bulunduğum bu karanlıkta, daha da zifire ilerlemekle geçiyordu. Çaresizlikler, amaçsızlıklar, bir takım anksiyetelerlerle nefes alıp vermeye devam ediyordum ancak buna yaşamak denilemezdi. Bu işkencenin bitişine yaklaştığımı gün be gün hissedip, bir parça huzur kovalıyordum doğuştan kör bir ebe gibi. Yakaladığım an tüm ışıklar yanacak, uyanacak ve bu oyunun bitişini bir takım seramoniler arasında uzaktan izleyecektim.
   
   Bendeki noksanlığı buldum dedim ya. Aslında sadece mimiklerden, imalı cümlelerden, kısık gözle bakışlardan öte, tüm gün olarak bir farkına varamamalık söz konusuydu. Ben sonraları her hareketinden, her cümlesinden bir ima çıkarsam da o akşam için, onun için başlı başına bir sıradanlıktı. Karnını doyurduğu, güzel bir akşam, yağmur altında gezindiği sıradan bir gün… Sadece farklı olarak bir yabancı vardı yanında. Hepsi buydu.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Tekrar Tekrar Islak Yollar

      

       Yol, söylenişi bile kulağa hoş gelmezken nasıl olacak da insanın gönlünü eğleyecek?

       Gerçek anlamıyla zaten aciz olan ömrümü yiyen, doymak bilmeyen bir obur. Kelimeyi cümle içinde kullanmak gayet kolay ama zamanla adını bile duymaktan tiksinir oldum. Duyar duymaz içimi bulandırmakla beraber kendimi yitik ve kaybolmuş hissetmeme neden oluyor. Adı çabucak söyleniveriyor ama ensemdeki nefesi bir türlü tükenmek bilmiyor.

       Bitmiyor bir türlü lanet olasıca. İnsan, seyirden yorulacağını aklının ucundan bile geçirmiyor önce. Ancak o kesikli beyaz çizgileri gördüğümde anlıyorum yolun yolluğunu. Her biri önümden kayıp gidiyor. Öylece vuruyor kafama gerçeği kesikli çizgilerin akışı yüzük parmağının kemiğiyle: Evimden ayrılıyorum. Sürekli uzaklaşıyorum. Her geçen dakika, her an... İnsan nasıl kendi isteğiyle dayanır bu işkenceye? Etrafıma bakıyorum, henüz hiç kimse çığlık atıp devam edemeyeceğini, evine dönmek istediğini söylemiyor. Edinilmiş alışkanlıklara hızla uyum sağlıyorum, teslim oluyorum, kayboluyorum ve kayıp gidiyorum.


       Bir insan, bir nesneye, bir şehre bu kadar anlam yüklememelidir, biliyorum. Gücüm ve gönlüm yetmediği için artık itiraz da etmiyorum gitmeye, ayrılmaya. Ama aklım burada, ayrıldığım yerde kalıyor. Zaten yarım olan aklımı o gürültülü bir bulut gibi sağanak şeklinde dışarıya insan yağdıran, bordo boyalı, biçimsiz otogarda bırakıp kalan yola aklım olmadan devam ediyorum. Eksilen aklımdan geriye şüphelerim, kuruntularım kalıyor:


         "Acaba ne yapıyorlar şimdiden? Bensiz de mutlular mı? Peki ya sevdiğim ama görmek için bir damla ter dökmememe rağmen hala içimde kanlı canlı bir yerde sakladığım kız? Sevdiğim şehrin kızı?"


       Onu anmak bana iyi gelmiyor. Yalnızlığıma dönüyorum. O kadar yolu sevimsiz otobüs koltuklarında gitmekten daha zoruma giden bir şey varsa bunca eziyeti yalnız başıma kendim çekmek zorunda kalmam. Her seferinde tek kişilik hayatımın oturtulduğu koltuğun yanına benim gibi bir başkasınınki oturtuluyor. Arkamdaki çiftin gülüşmelerini duyunca kafamı öne eğiyorum. (Nadiren yaptığın utanç ritüellerinden biri, yalnız olduğunu fark edince boynunu eğmek.)


       Kıskançlık veya eziklik hissetmiyorum. Duyduğum hisler daha çok utanç ve eksiklik. 


       Üstüme tükürülmüş bu lanet, sürekli tekrarlardan ibaret.

Sürekli dönen tekerin yumuşak devirleri...
Tekrar tekrar ıslak yollar...
Kokusunu alamadığım ve dokunuşunu kafamda hissedemediğim için eksikliğini hissettiğim, yolu ıslatan yağmurun ince damlaları... 
Hayatın doğal senkronunu tutturamayınca eğdiğim başımı teselli etme çabalarım...
Kafamdaki düşünceler titrek ve cılız seslerle beynimi oymaya devam ediyor.

       Bu kadar yolu yalnız gitmekten öylesine yoruldum ki...

       Yalnız gitmekten ölesiye yoruldum.


Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets