30 Aralık 2013 Pazartesi

Dijital Tanrı ve Mesih

 
    Neresi olduğunu bilmediğim bir yerdeyim. Koşuyorum. Nereden, nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Tek bildiğim koşuyor olduğum. Soluklanmak için duruyorum. Çevreme bakıyorum, herhangi bir canlıdan eser yok. Binalar yıllardır terk edilmiş gibi. Şehrin tam ortasında kocaman, göklere uzanan bir bina var ve tek terk edilmemiş bina bu gibi. Binaya doğru yürüyorum. Kapısına geldiğimde dokunmatik bir ekran karşıma çıkıyor ve beni taramaya başlıyor.     Tarama bittikten sonra "giriş reddedildi" yazısı çıkıyor. Kırılabilecek bir kapı ya da benzeri bir şey yok. Sağ alt tarafta eski moda bir kapı açılıyor. Kapıdan içeri girip önüme çıkan merdivenlerden yukarı çıkıyorum. Yorulana kadar çıkıyorum.Karşıma tekrar dokunmatik ekran çıkıyor. "İzinsiz giriş" yazısı çıkıyor ve alarm çalmaya başlıyor. Tam o anda birisi geliyor ve dokunmatik ekranı devre dışı bırakıp alarmı kapatıyor. " Hoşgeldin, biz de seni bekliyorduk " diyor. Beni takip et manasında el işareti yapıp yürümeye başlıyor. Adamı takip ediyorum, bir odaya giriyoruz.Monitörlerde binlerce, uyuyan insan görünüyor.Adam;
     
"Aklındaki tüm soruları cevaplayacağım, merak etme " diyor ve anlatmaya başlıyor.

    "Dünya, gördüğün üzere yaşamının sonuna geldi. Nüfus 3200 yılında 250 milyara ulaştı ve Dünyadaki tüm kaynaklar tükenme seviyesine geldi. Savaşlar çıkardık, etkili olmadı. Kimyasal silahlar denedik, işe yaramadı.Bilinçli olarak nükleer santral patlattık, nükleer bombalar attık nüfus yine de istediğimiz seviyeye inmedi. Dünya tükenmeye devam etti.

     Bu tüketimi durdurmak için tüm dünya liderleri bir karar aldık. Yeni geliştirdiğimiz teknoloji ile insanları uyutacak ve zihinlerinin canlı kalmasını sağlamak için hayat boyu sürecek, kendi yarattığımız ve kontrol edebildiğimiz rüyalar görmelerini sağlayacaktık. Uyuyan insan minimum ihtiyaçla yaşayacak ve Dünya'nın kendi kendini yenilemesini umacaktık.

    İnsanlar, şehir içme suyu şebekesine katılan uyku ilacıyla uyutulup  merkezlere getirildi. Merkezlerde bilim adamları onları bu makinelere bağlayıp yarattığımız rüya evreninde yaşamalarını sağladı. Rüyalarda rüyayı gören dışında her şeyi kontrol edebiliyoruz.
Bak mesela; bu, rüyasında Afrika'da bir çocuk. Sefillik çekiyor ve muhtemelen yakında ölecek"

"Rüyada ölen insana ne oluyor?" diye soruyorum hızlıca. Anlattıklarını aklım almıyor gerçekten. Bunun bir rüya olduğuna inanmaya başlıyorum

" Rüyada ölürse başka bir rüyaya sokuyoruz "

" Neden rüyada sefillik çekiyor? Bu bir rüyaysa neden uçan insanlar veya ütopik bir dünya yaratmadınız? 

" Eğer, gerçeklerden çok uzak bir rüyada uzun süre kalırsan rüya olduğunun farkına varırsın ve bu, bizim istemediğimiz bir şey. Bu yüzden gerçek dünyaya benzer bir dünya yaratmaya çalıştık."

" Anlıyorum " diye cevap veriyorum. Bir kelimesini bile anlamıyorum.

" Bak bu da Tanrı Afrika'daki çocuklara neden yardım etmiyor " diye soran 16 yaşında bir genç " diyor ve gülüyor. " Edeyim mi? " diye devam ediyor gülerek.

" Tanrı olduğunu mu sanıyorsun? " 

" Hayır, onlar tanrı olduğumu sanıyorlar. Bana dua ediyorlar. Bazılarının bana olan inancını tazelemek için dualarının gerçekleşmesini sağlıyorum "

" Peki onların beler yapacağını kontrol edebiliyor musun Tanrı ?! " diye alaycı bir şekilde soruyorum.

" Dediğim gibi, sadece değişkenleri kontrol edebiliyorum. Onların ne yapacağı sadece onların elinde. Ben onlara milyarlarca kombinasyondan oluşturduğumuz yolları sunuyorum, hangi yolu seçeceklerine onlar karar veriyorlar.  Kader diyorlar buna da.

" Hiçbir şey anlamıyorum, bilmek de istemiyorum. Bilmek istediğim tek şey neden burda olduğum. "

" Bizden nesiller önceki bilim adamları zaman makinesini icat ettiler. Biz de onu senin zamanının geçmişine gönderip geçmişten geleceğe yolculuk edecek ilk insanı beklemeye başladık. Sen de o makineden geçip buraya gönderilen seçilmiş kişisin. Ama görünen o ki hafızanı kaybetmişsin yolculuk sırasında. "

" İyi de neden? "

" Geleceği görüp geçmiştekilere mesaj vermen için. Dünyayı daha dikkatli kullanıp bu geleceği önlemek için. Bir çeşit Mesih gibi. Ben Tanrıyım, sen de de benin Mesihimsin. "

" Bu geleceği yok ettiğimde zaman makinası da icad olmuş olmayacak "

" Öyle bir paradoks var evet. Ama olan olmuştur, geri alınamaz.Zaman makinesinin icad olmamasının yarattığı hiçlik, herhangi bir değişkene etki edemez. Anlayacağın şekilde söylersem, gelecekte olmayacak olan, geçmişte olmuş olan şeye etki edemez.

" Bana inanmazlar insanlar. Hem artık Din diye bir şey kalmadı. Nasıl ikna edeceğim, bana deli diyecekler. "

" Seni bugünün teknolojisiyle donatacağız. Şu an zamana bile etki  edebilen buluşlar var ve bunlarla onları etkileyeceksin. Bir nevi Mucize. "

   Hiçbir şey anlamıyorum, düşünemiyorum. Kendimi tanrının kollarına bırakıyorum.

" Şimdi seni bu makineye bağlayıp 2013 yılı geçmişine göndereceğiz. "


Gerçekten 2013 yılındayım. Demek ki söyledikleri doğruydu. Ben artık Mesihim.

                                          ...........

" Son zamanlarda bu tip kaçaklar artmaya başladı. Güvenlik önlemlerimizi arttırmamız lazım. Kendi ayaklarıyla bize gelmiş olmasa büyük sorun olacaktı."

" Yıllardır rüyada olmak beynini pelteye çevirmiş, düşünemiyordu bile. Baksana geçmişe gittiğini sanıyordu. "

" Yazık, gerçekten inandı Mesih olduğuna "


21 Kasım 2013 Perşembe

Sınavlar, Puanlar ve Orospu Çocukları


Aşağıdakilerden hangisi bir hiçlik belirtir?(0 puan)
a) Ben b) Hiçbiri c) Hepsi d) Pırasa

Hocam soruda hata var. Pırasa havuçlu mu onu belirtmemişsiniz.

Ne yazıyosa o.

İnsan neyden yaratılmıştır?(666 puan)

İnsan kusmuktan yaratılmıştır. Tanrı başına bela olan şeytanı yemiş, sonra dayanamayıp kusmuştur. Can bulan kusmuğa da insan demiş, cenneti kokutmasın diye dünyaya atmıştır. Bu yüzdendir ki insan içinde şeytanı ve tanrıyı hisseden başarısız bir karışımdan ibarettir. Bu yüzdendir ki insanlar, aklı başında insanların midesini bulandırır.

" Hocam finale 1 vermişsiniz. Nolur geçirin hocam bu son dersin, okulu bitirecem " 

" Okulu bitirecem diye kendini bitirdin be evladım. O 1 sana kendinden kalan "

" Kendimi kendime bölsem 1 etmez, bu mukavemet bizi kandırıyor hocam "

" Hoca camide "

" Nabayım? Nafile namazı mı kılayım? "

∞ işareti ne anlama gelmektedir?(8 puan)

Cehennem 6 katlı, cennet ise 7. Sonsuzluksa devrilmiş 8 ile ifade ediliyor. Çok ilginç biri bunu araştırsın lütfen. 

Sonsuzluğun 0 olması lazım değil mi? Sonsuzluk dediğin hiçlikten başka bir şey değil çünkü. Ya da sonsuz o kadar çok hiçlik ki 0^0 ile ifade edilebilmiştir. Bu da zamanla ∞ a dönüşmüştür.

İnsan, beyninin % kaçını kullanır?(10 puan)

%100ünü kullanır. Ama nedense %1 ini kullananları alkışlayacak hale geldik.
İnsan beyni sınırsız ve insan beyninin %100 ünü kullanabilecek kapasiteye sahip muhteşem bir canlı ise %1ini kullanmayı tercih etmesi onun aptal olduğunu kanıtlamaz mı hocam?( 50 yetiyo bu arada. Paradoksumun hatrına bi babalık yapın nolur ) 

Eğer %1ini kullanabilen bir canlı olsaydı karşıdan karşıya geçerken karşıdan gelen araç ile arasındaki mesafeyi(X) ölçtükten sonra aracın hızına(V) bölüp, karşıya geçeceği mesafeyi ölçüp kendi hızına böldükten sonra çıkan sonuçları(t) karşılaştırıp karşıya geçip geçemeyeceğine karar vermesi imkansız olurdu. Öyleyse insan beyninin kullanımı kişiden kişiye değişiyor denilip şöyle formulize edilebilir.

Br : Beynin kullanılan yüzdesi 
x : kafaya sürülen jölenin hacmi
y : kafanın hacmi
a : aşık olunan kişi sayısı
b : aşkına karşılık veren kişi sayısı
n : okunulan kitap sayısı
z : hiç bir şey anlatmayan, popüler olduğu için okunan kitap sayısı
d : çitlenen çekirdek sayısı
t  : dış görünüşe harcanan vakit
T : düşünmeye harcanan vakit

Br/100 = (y/x).(a/b).(n/z).(d^1/3).(T/t)

Obezitenin sebepleri ve obez insanlar için ne yapmalı?(O puan)(Hesap makinasıyla çözüm kabul edilmez)

Yemek yedikleri için. Ağız burun girilmeli.(Hastalıktan dolayı olanlar hariç)
Kendine acımayana ben de acımam. Kendimle barışığım ben diyerek yardımcı olmaya çalışanları terslesin, diyet yapanlara bok atsın, Kepçeyle nutella yiyip  spor yapmaya üşensin. Esra erol izleyip bi tencere dolmayı cebe atsın sonra da desin ki ben şişmanım ayakta duramıyorum ben diğerlerinden öncelikliyim. Bırak bu ayakları şişman, git evde nutella ye sen.

Son olarak söylemek istedikleriniz yazın.(söz 3-5 puan vericem)

Uçurtma olsam, ipimi tutmasınlar ama ağaca bağlasınlar. O ağaç beni hiç bırakmaz. Ben de içim rahat halde göklerde süzüleyim. Kuşlara " Merhaba, naber kuş? " diyeyim. İnsanların suratlarından akan kirden ve kürden uzakta güneşe bakarak öleyim.

İplerimi lütfen sıkı bi yere bağlayın. Yoksa güneşte yanıyorum. Green lantern miyim lan ben? İnsanım insan. Çamurum ben. Kuruyup yeryüzüne düşüyorum. Üstüme basıyosunuz sonra. 

Suya atın beni. Ağlayamam o zaman.

Yakın beni, n'olur. Hiç değilse bir kez olsun içimle dışım bir olur.
( Ölüm yetiyo hocam ;) )

17 Kasım 2013 Pazar

Güzel ve Çirkin

Çok eski zamanlarda krallığın birinde çok güzel bir prenses yaşarmış. Kral evlilik çağına gelen prensesi evlendirmek istemiş. Krallığın başına bela olan devi öldüren cesur şövalyeye kızını vereceğini duyurmuş. Bunu duyan nice şövalye prensesle evlenmek için devin karşısına çıkmış. Ama 5 metre boyundaki bu dev hepsini yemiş. 

Çok uzak diyarlardan bir prens devi öldürmeye karar vermiş. Mertliği dillere destan bu prens, diğer şövalyelerin yaptığı gibi karşısına mertçe çıkmamış. Dev uyurken gizlice mağarasına girip devin boynuna indirmiş kılıcı. Acı içinde uyanan dev ayağa kalkamadan bir daha indirmiş kılıcını prens. Sonra bir daha, bir daha bir daha. Sonunda başını koparıp krala götürmüş.

Devi öldüren bu yiğit delikanlıya kızını vermiş kral. 40 gün 40 gece düğün yapmışlar ve prenses ile prens sarayda yaşamaya başlamış. Prens prensese delicesine aşık olmuş. Ama prenses prensi sevmiyormuş. Sevdiği başka birisi varmış. Krallığın köylerinden birinde yaşayan bir oduncuya aşıkmış.

Prens prensesin onu sevmediğini, başkasını sevdiğini, gece o uyurken çıkıp gizli gizli ona gittiğini biliyormuş ama prensesi o kadar seviyormuş ki bilmiyormuş gibi davranıyormuş. Prensesin onun yanında olması ona yetiyormuş. 

Bir gün prens bu adamı çok merak etmiş. Prenses bu kadar sevdiğine göre dünyanın en yakışıklı adamı olmalı herhalde demiş. Prenses bir gece gizlice çıakrken onu takip etmiş. Adamla prenses tartışıyor gibiymiş. Adam sinirlenerek bir şeyler söylemiş, prenses ayağına kapanmış ama adam kapısını kapatıp prensesi dışarıda bırakmış. Prens hemen saraya geri dönüp yatağa girmiş. Prenses yatağa girdiğinde prense sarılmış.

Prens ne kadar mutlu olsa da prensesi üzen adamın canını almayı kafasına koymuş. Kimse prensesimi üzemez demiş. Adamı öldürünce prenses üzülecek olsa da bu yaptığı cezasız kalamaz diye düşünmüş.

Ertesi gün ilk iş adamın evine gitmiş. Adam dışarıda oturuyormuş. Yanına gitmiş adamın yüzüne bakmış. Adam o kadar çirkinmiş ki midesi bulanmış. 

" Seni nasıl sevebildi ki " demiş. " Sen de kimsin be adam " diyecek olmuş adam ama prensi görünce diz çökmüş. " Seni nasıl sevebildi neyini sevdi be adam hiç de güzel değilsin ki demiş " diye tekrar sormuş prens. " Ne söylediğiniz hakkında bi fikrim yok prensim " demiş adam. " Prens adama kızarak " Ne yaptığınızı biliyorum ama ses etmiyorum sadece söyle senin neyini sevdi bu kadar ve ona dün gece ne dedin de üzdün prensesimi " demiş prens. Adam anlatmaya başlamış

" Prensim, prenses bana aşık, sizden önce de sizle evlendikten sonra da kapıma gelip bana aşık olduğunu birlikte olmamız gerektiğini söyler. Ben de ona onu sevmediğimi gidip prensiyle mutlu olmasını söylerim. Dün gece de yine aynı şeyi söyledim. Artık peşimi bırakmasını, onu sevmediğimi, asla sevmeyeceğimi kıyamet kopsa bile birlikte olamayacağımızı anlattım. Beni neden sevdi bilmiyorum " 

Öylesine güzel bir prensesi kim sevmez ki adam delirmiş olmalı diye düşünmüş prens ve sormuş " Sen nasıl sevmezsin ki onu? onu sevmeyecek insan delirmiş olmalı " 

" Prensim özür dileyerek söylemeliyim ki prensesimiz çok da güzel değil. Hatta çirkin bile diyenler var etrafta " demiş adam.

Duyduklarına inanamıyormuş prens. Prensesine nasıl böyle hakaret edebilirdi bu adam. Ölmeyi hakediyordu.

Adamı ayağa kaldırmış ve kalbine kılıcını saplamış. Biraz can çekiştikten sonra ölen adamın göğsünde kılıcı döndürerek kalbini açığa çıkarmış. Damarlarını kesmiş ve kalbini söküp almış.

Saraya gelip prensese vermiş kalbi. " Al artık onun kalbi senin oldu " demiş.

Prenses bayılmış. Ayılınca kalbi tekrar görmüş ve ağlamaya başlamış. " O adam seni hiç sevmemiş, hatta sana çirkin bile dedi " demiş prens. Prenses göz yaşları içinde " biliyorum " demiş. " çirkinim ben " "siz dünyanın en güzel kızısınız prensesim böyle şeyler söylemeyin " " hayır çirkinim o yüzden sevmedi beni. Kendine layık görmedi beni. o dünyanın en yakışıklı adamı, bense dünyanın en çirkin kızıyım " demiş. 

Kafası karışmış prensin. Şaşkınlıktan saçmalamaya başlamıştı herhalde diye düşünmüş.

" Nasıl olur prensesim o, o kadar çirkin ki kurbağalar bile kendine eş olarak almaz "

" Sen kendine aynada hiç bakmadın herhalde prensim, her ne kadar beni çok seviyor olsan da o çirkin dediğin adamdan daha çirkinsin "

Kafayı yemek üzereymiş prens. Saraydan koşarak çıkmış. Yolda gördüğü ilk adama sormuş " Doğruyu söyle yoksa kelleni uçururum anladın mı? Mutlak doğruyu. Kızmayacağım öğrenmem gerek. Ben çirkin miyim? "

Adam önce korksa da prensin gözleri yaşlı halinden cesaret alıp " Evet prensim size çirkin diyenler var " demiş " Peki prenses güzel mi? " " Sizin kadar güzel prensim " diyebilmiş adam.

Prens adamın kellesini oracıkta uçurmuş.

Gölün kenarına gelmiş, Sudaki yansımasına bakmış. Kendini bırakmış göle. yavaşça dibe çökmüş ve artık çirkin değilmiş, ölüymüş.

Fosforlu Saat

Kapranlık bir odada yorganın altına sığınmış vaziyette karanlığı daha da karartmaya çalışırken bir ışık gözüme çarptı. saatim parlıyordu. ilk defa fosforlu akrep ve yelkovanla karşılaşıyordum. demek ki benim odam bu kadar karanlık değilmiş diye düşünmedim. Sadece mutlu oldum. Yorganın altında sırıtarak saate bakıyordum. Saniyeleri göremesem de yelkovanın minik hareketleri gözüme çarpıyordu. Tam olarak 2 dakika geçti ve ben hala mutlu ve huzurluydum. Mutluluğumun bu kadar küçük bir şeye bağlı olmasına üzülmedim çünkü hala hiçbir şey düşünmüyordum sadece saatime bakıp mutlu bir şekilde zamanın akmasını izliyordum. Çok uzun zamandır ilk defa zaman bensiz akıyordu. Çok uzun zamandır ilk defa zamanın akmasını dışardan izliyordum. Zaman benim yanımdan geçip gidiyor, beni farketmiyordu bile. Zamansızlığın tam ortasındaydım.

Tam olarak 5 dakika geçti.

Mutluluğa katlanamayan kıskanç beynim bana haftaya yapmak istediğim şeyleri hatırlattı. Sonunda beni mutlu edecek şeylerin hayalini kurdurdu. Hayal kurmaya başladığım an zaman beni farketti ve üzerime çullandı. Mutluluğum yerde kanlar içinde yatarken zamanın kollarımdan tutuşunu ve sürükleyişini hissettim. Güzel hayallerdi halbuki neden mutsuz oldum diye düşünmeye başladığım an geçmiş çıkageldi. Çünkü düşünmenin cezası geçmişti. Geçmişte yaptığım tüm hatalar birer birer üstüme geliyor beni çekiştiriyordu. 

Geçmiş ile gelecek arasına sıkıştığım halde şimdide değildim. Nerdeydim?

Mutsuzlukta.

" Amına koyum hayat gibi amına koyum ya " diyerek uyumaya çalıştım. Zihnimde her zaman olduğu gibi yine binlerce kılıçla gövdemin delindiği, içinden karanlığın aktığı imgesi canlandı, yerini kendimi tutup göğüs kafesimden ikiye ayırdığım imgesi aldı.

" Geçmiş geçmişte kalmıştır, gelecekse henüz gelmemiştir " kim demişse tam bir gerizekalıymış. Geçmiş asla geçmez, gelecek ise hiç bir zaman gelmeyecek olandır. Geçmişe geçmiş diyenle geleceğe gelecek diyen aynı ironi manyağı insandı sanırım.

Fosforlu saatimin bana gösterdiği; anın içinde olduğun an yaşadığın idi. Çünkü mutluluk asla hareket etmeyen, evrenin en sabit şeyi ve zihin ise hareketin kendisi. Eğer 1 saniye için de olsa zihnini durdurabilirsen mutluluğu yakalayabilirsin.

Ertesi gece evime geçip yatağıma yattım, yorganı üzerime çektim sırf saatimin fosforunu göreyim diye bir çocuk gibi küçücük şeye hayatımı sığdırmıştım. Ama saatin fosforu yanmıyordu. Yansa bile ilk anki heyacanı olmayacaktı. Tekrar küfrettim ve uyumaya çalıştım.

O sırada hayatın amacını da buldum. Hayatın amacı yaşamaktı. Yaşamak, sonsuza dek yaşamak. Yaşamak için yaratıldığımıza göre amacımızın da yaşamak olması zihinleri zorlayacak bir şey değildi elbette. Elma soysun diye ürettiğin robot elma soyunca neden elma soyuyorsun dersen alacağın cevap bellidir.

Sonsuza kadar nasıl yaşayacağız diye düşünürken annem öksürdü içerden. Annem, anne, evlat. Annem beni yaşatmıştı. Yaşamının bir kısmını bana aktarmıştı. Ölecek olan bir çiçeğin tohumunu alıp ekmek gibiydi. Çiçek ölümsüz olacaktı böylece. 

Sonsuza dek yaşamak için acı içinde kıvranan bir yaşam yaratmak bana canice geldi. Ben sonsuza dek yaşamak istiyorum diye daha yaşamak isteyip istemediğini bile soramadığım bir canlıyı yaratmak bencillikti. Ama ruhumu bu bedende tuttuğum sürece bedenim ölecek ve ruhumu da beraberinde götürecekti. Ne yapmalıydım? Ruhumu nasıl saklamalıydım? Şu hayatta yapabildiğim tek şey olan yazıya sığındım. Bedenim ölse bile ruhumun bir parçası, düşüncelerim kalacaktı. Yazmaya karar verdim. Ölene kadar yazmaya. Ruhumu tüketene kadar yazmaya. Ta ki ruhum bitip bedenim bomboş kalana dek.

Sonra uyudum, okula gittim. Ruhunun farkında bile olmayan insanları gördüm. Belki de tanrı onlara ruhunu vermemişti. Heba eder diye düşünmüştü herhalde. 

Eve geldim yazayım dedim, yazamadım. Yaşama derdine düşüp ruhumun aktığını farkedememiştim. Yolda sızdırmıştım ruhumu. Neyse siktiret dedim. Çay koydum, o ses türkiye izleyip " ebru gündeşi seçecek " dedim. 

16 Kasım 2013 Cumartesi

Yaşamamak

Senin gibi adamlara yer yok bu dünyada anlamıyo musun? Kimse seninle şehir dışına gelmek istemeyecek, kimse senin yanında kendini güvende hissedemeyecek, nereye gidersen git suratlarındaki memnuniyetsizliği göreceksin. Onlarla alakası yok tamamen seninle alakalı. Çünkü kimse arabasına bindiği adamın ordan mı girecektik ya diye telaşlanan bir ödlek olmasını istemez. Kimse trafikte gerildiği için boş yollara sapıp yolu uzatan ve kaybeden birine güvenmez.
Anla artık bunu. Seninle kimse sinemaya gelmek istemeyecek çünkü kimse yerine oturmuş adamla arasında gerilim olmasın diye yandaki boş koltuğa oturan birini istemez yanında. 

Seninle kimse yolda yanyana bile yürümek istemeyecek. Çünkü sen yoldaki serseriler laf atacak diye yanlarından korkarak geçerken yanındaki suratını asacak. Çünkü sana, " şu adam bana bakıp duruyo yaa " dediğinde " bakmıyordur boşver " diyen birini yanında istemeyecek.

Tramvaya bile binecek olsan bu kalabalıkmış, öbürüne binelim dersen suratlar gülmez, gittiğin barda seni kaldırıp başka yere oturtmak istediklerinde boyun eğdiğin an istersen dünyanın en komik şeyini anlar yine gülmeyecekler.

Ne sanıyorsun? Sırf diğer insanlara göre onların ilgilerini çekmeyecek şeyleri bildiğin için senin yanında eğleneceklerini mi? Dans etmek istemeyip, hayatın sırrını anlatmaya çalıştığında memnuniyetle seni dinleyeceklerini mi?

Sen hayatı ne sanıyorsun? Neden mutsuz olduğunu düşünüyorsun? Sen gelmiş geçmiş en korkak insan olduğun için mutsuzsun. Bu kadar korkak olmana rağmen sırf başklarının sikinde bile olmayacak şeyleri bildiğin için kendini üstün görmense senin yanında olmak istemeyenlere bir sebep daha veriyor.

Sen kimsin ki normal bir hayat, normal bir şekilde mutluluk istiyorsun? 

Sen farklı ve özel değilsin, asla olmadın. Sadece korkaksın.

Diğer insanlar aptal değiller, sadece cesurlar. Aptal olmaktan korkmayacak cesur hem de. 

O aptal dediğin insanlar yatağa yattıklarında hayata küfretmiyorlar, yastığa başını koyup kendini boğmaya çalışmıyorlar. Hayallerinde ölümcül bir hastalığa yakalanıp hastanede yaşamak yok. Zamanı durdurabilmek gibi gerzekçe hayalleri yok onların. Sırf sen onları kıskanıyorsun diye aptal dediğinin sen de farkındasın ve sen onların umurunda bile değilsin. Dünyanın bir yerinde, korkağın biri onlara aptal diyor diye hayatlarına küfretmiyorlar. Sen onları kıskanırken onlar her gün eğleniyor, mutlu oluyorlar.

Yazdığını söylüyorsun. Hani bakayım ne yazdın? 18 yaşında bir ergenin günlüğünden farklı olmayan şeyler yazmışsın ve yine herkesi aptal yerine koyduğun için düşündüğün, buldum sandığın şeyler saçmalıktan başka bir şey değil. 

Müzik yapıyorum dedin. Bu mu sence müzik? Kaç yıldır gitar çalıyorsun hiç düşündün mü neden hala tek başına çalıyorsun? Neden girdiğin gruplar seni atıyorlar? Aptallar değil mi? Kesin öyledir. Joe satriani de öyle diyordu zaten. Jeff beck de zaten evinde oturup çaldığı dandik şarkılara süper oldu diye övünüyordu. 

Bu söylediklerimi de yaz. En azından bir kere olsun dürüst bir yazı yazmış olursun. Kendini kandırmadan, kendini tanrı gibi görmeden. 

Sen, hastalıklı, asosyal, korkak bir veletten başka bir şey değilsin. Ne onlar aptal, ne sen zekisin. Ve hayat, hayattan korkanların ensesine yapışmış mutsuzluktan başka bir şey değildir.

Hiç düşündün mü neden onlar gibi 5 yıllık sevgililerin yok? Sıkıldın değil mi? Kesin öyledir. Yoksa seni aldattılar da kimseye söyleyemiyor musun? Şu hayatta seni sen sevmeden seven bir tek insan oldu mu? 

Neyin var senin bu dünyada? Ne kazanabildin 23 yıllık hayatında? 

Niye yaşıyorsun sen? Bu çaba niye yaşayıp ne yapacaksın anlamıyorum ki. 

Gözlerim var. Yağmuru seyrebildiğim. Kalbim var birine aşık olduğunda 5 yaşında bir çocuk gibi yerinde duramayan. Ayaklarım var. Rüzgarın sesini duyabilecek kadar hızlı koşabildiğim. Kulaklarım var müzik dinleyebildiğim. Beynim var. Hayal kurabildiğim.

Bi siktirip git. Niye yaşıyorsun onu ben söyleyeyim bari. Annen var. Ölürsen üzülecek bir annen. Korkun var. O silahın tetiğine asla basamamanı sağlayacak korkun. 

Şimdi git ve bu acıyı bitir.

Mutlu musun şimdi?

Üşüyorum.

Biliyorum.

Çok üşüyorum.

Keşke kafana doğrultsaydın silahı. Kalbi tutturamamışsın ciğerlerini delmiş ama bekle biraz. Geçecek.

Ölmek çok kötüymüş. Keşke ölmemek için yaşasaydım. Cevabı ölürken bulmam güzel olmadı değil mi? Yalnız ölüyorum. Niye öldü diye sorarlarsa yalnızlıktan öldü dersin.

Kimsenin niye öldüğünü umursayacağını sanmıyorum mert. Gözlerini kapayabilirsin. Göreceklerinin çok da önemi yok artık.

Hayatım gözlerimin önünde geçiyor onu seyrediyorum şu an.

Artık yalnız değilsin en azından. Artık değilsin. Değilsin. Değil. Değ...

13 Kasım 2013 Çarşamba

Sınav

   Aylardan Kasım, geçen iki yılın Kasımına göre biraz farklı ama. Artık derslere giriyorum, fazla abartmamak kaydıyla. Haftada iki üç gün, üç dört derste boy gösterdiğim oluyor, herkes şaşkın. “Başımıza taş yağacak” diyerek yanına buyur ediyorlar beni. Aslına bakarsan özlemişim masaları, sıraları, ders ortamının muhabbetini. Sonra ilk sınav. İki yılın ardından gireceğim ilk sınav. Sondaj Tekniği, isme bak be, hevesleniyorum. Dersine hiç girmedim ama devamsızlığı takmayan bir hocanın dersi olduğu için gönül rahatlığıyla elime alıp 80 küsur sayfalık notları gece gündüz çalışıyorum. Sınav günü, hiç adetim değildir, erken kalkıp düşüyorum okul yoluna. Otobüste çalışıyorum, kampüse çıkan serviste çalışıyorum. Sınıfa giriyorum “oha kesin kıyamet kopacak” diyorlar, “tamam lan tamam uzatmayın artık da şu neydi mına koyim ya?” diyerek bilgi alış verişlerinde bulunuyorum. Önüme kağıt geliyor, öss zamanında bu kadar heyecan yapmamıştım. Açıyorum kağıdı, zevkle dolduruyorum her tarafını. En az 80’lik bir kağıdı asistanın ellerine gururla teslim edip dışarı atıyorum kendimi. Sigaramı yakıp eserek yürüyorum kampüste, bir sade kahve almak hakkım artık, önümüzdeki sınavlara bakacağız hem, evet.

   Aradan üç dört gün geçiyor, bölüme giriyorum ve duvarlar beni ismimle karşılıyor. Her yere asılmış kağıtlarda “20824944 numaralı öğrenci Enishan Özcan’ın acil olarak bölüm başkanının odasına gitmesi rica olunur” yazıyor. Geriliyorum, bölüm başkanı? N’apacak acaba? “Lan it, iki yıldır derslere geldiğin yok, dersleri alıp alıp f2 ile bırakmışsın. Şimdi okuyacağın mı tuttu. Siktir git, siliyorum kaydını.” Diyebilir mi? Diyebilir elbet, hakkı var. Şaşkın bir şekilde dersi siktir edip, odasına yöneliyorum bizim bölüm başkanının. Kapıya bir bakıyorum, Sondaj Tekniği notları asılı, odaya girmeden notuma bakmak var aklımda ama listede ismim yok, ve aşağıda kalemle ismim yazılı yine, ders sorumlusu bölüm başkanını görmem önemle rica ediliyor. Orda çakazlıyorum olayı biraz, kapıyı vurup, içeri girmeye çalışıyorum ki kapı kilitli. Bir hışım dalıyorum bilgisayar odasına. Transkripti açıyorum ve… Evet. Ben Sondaj Teniği dersini almamışım ki. Öyle bir dersle uzaktan yakından alakam yok.


   Güldüm o an. Ben buydum işte, hep böyle olmamış mıydı? Niye şaşırsaydım artık. “Almadığın bir dersin sınavına gece gündüz çalışıp girmek gibiydi seni sevmek” diye, not düşüyorum hemen defterimi çıkarıp. Karşılıksız sevmenin jargonuna yeni bir cümle de benden. O durumda yaptığım tek şey buydu. Nasılsa hayatım hep böyleydi, o kadardım. Uğraşacak bir şey yoktu, düzeltebileceğim bir şey yoktu, benden bir bok olmayacaktı. O zaman bari yazsaydım. Gündelik saçmalıklarımı sana ilişkilendirseydim ya, belki tüm bunlar birleşirdi karşımda ve hayatım daha çok umursadığım bir şeye dönüşürdü. Bu yüzden yazmalıydım sadece, bu kadar.  

31 Ekim 2013 Perşembe

Nasreddin Hoca, Hamam Böceği ve Fil

    Günlerden bir gün Nasreddin Hoca gölün kenarında oturmuş yoğurt yiyormuş. Hamam böceği hocanın yanına gelmiş, "Nasreddin Hoca Nasreddin Hoca napıyon?" demiş.
   Hoca elindeki yoğurt kasesiyle böceği ezecekken fil bağırmış "Nasreddin Hoca napıyon ne biçim hocasın sen Allah'ın yarattığı mahlukatı ezmeye nasıl cüret edersin!"
   Nasreddin  Hoca "Haklısın fil." demiş. Hamam böceği file teşekkür etmek için yanına gitmiş, fil böceği görmemiş ve ezmiş.

     "Böcek nereye gitti?" diye sormuş Nasreddin Hoca'ya. Hoca da bilmem göle maya çalıyodum ben fil demiş. Fil de "Hoca hoca göl hiç maya tutar mı ne adamsın ya." deyip hocaya gülmüş. Sonra gidip arkadaşlarına anlatmış yarıla yarıla gülmüş filler. Filler arasında alay konusu olduğunu düşünen Nasreddin Hoca fillerin yanına gidip "Oğlum yanlış anladınız ben yoğurt yiyordum size şaka yaptım." demiş. Filler "Bırak hoca kıvırma, gölün kenarında niye yoğurt yer bir insan manyak mısın sen basbaya maya çalmaya uğraşıyordun." deyip dalga geçmişler. Bunun üzerine hoca görürsünüz siz diyip bir alicengiz oyunu düşünmüş.

"Fil kardeşler hayatınızı heba etmeyin, orda burda ağaç yiyorsunuz böyle hayat olmaz, huzur kamuda, Timur'un ordusuna katılın istediğiniz kadar yiyin, için." demiş. "Adam doğru söylüyo beyler." diyen filler de takılmışlar hocanın peşine. Hoca Timurun karşısına arkasında fillerle gitmiş, "Timurlenk naber kenk?" demiş. Espriye çok sinirlenen Timur, hocanın kellesini vurdurmuş. Filleri de zorla ordusuna katmış.

22 Eylül 2013 Pazar

Ölümle Ölümden Sonraki Hayat Arasında Kısım 1 : Araf

Öldüm. Kesin öldüm şu an bence. Çok kere rüyamda ölmüştüm ama bu sefer gerçek eminim. Kapkaranlık burası. Tabutun içinde miyim yoksa ondan mı böyle? Yok ya ruhumun hemen çıkması lazım tabut sonraki iş. 

E ölünce zaman ve mekan kavramı olmayacağına göre tabutumu felan göremem sanırım. Görmeyim zaten ya annemi ağlarken görürsem naparım? Ya babam? Güçlü durmaya çalışır ama içine ağladığını farkedersem çatlarım ruhumu yırtasım gelir nasıl olacaksa?

Hep savunmuşumdur " beyaz renktir, siyah değildir " diye. Renklerin atası olan şey nasıl renk olmuyor da renksizlik ışıksızlık anlamına gelen siyah renk oluyor? Ulan Beyaz ışık kırılıp renkleri oluşturmuyor mu? Biri de çıkıp demiyor ki aga bu nedir? Keşke arkadaşlarım görse de şurayı bozsam onları. Onlar da üzülmüş müdür acaba? Üzüldüler bence ama çok sürmez ölene kadar üzülecek halleri yok ya. Ben üzüldüm ama burda nerde bulacağım bir daha onları.

Bu ne lan yeter içim kıyıldı. Nerden öğreniyoruz nereye gideceğimizi yol gösterici felan yok mu buralarda sonsuz kadar gezinip düşünecek miyim böyle? Öyleyse kötü valla.

Tanrı varsa ve dinler doğruyu söylüyorsa ben sıçtım. Cehenneme giderim direkt. Yoksa da böyle mal mal dolanacak mıyım burda? Ama Tanrı olmasaydı ruhum olmazdı sanırım o zaman var ama nerde?

Dur bakam uçayım biraz. Anlamıyorum ki uçuyor muyum yer yok gök yok bi bok yok gökyüzü olmadan uçtuğumun ne zevki kaldı ya?

Aha ışık. Kesin Tanrı o. Tanrı değilse de melek felandır yoksa normal insana vermezler öyle nuru. 

Oh be geldim sonunda ışığa bu sefer de her yer beyaz oldu gene bişey yok. Ya arkadaşım bişey olsun bu ne böyle? Nerde diğer insanlar? Dayım nerde? Dedem nerde? Herkes 20li yaşlarında olacaksa dayımı tanırım da dedemi nası tanıyacam? 

Üşüyorum, deli gibi. Çatlayacam üşümekten. İnsanın ruhu nasıl üşür ki? Hiç ısınmamışsa demek ki. Ankara soğuğundan beter bu soğuk valla. Kesti her yanımı. 

Ölmedim demi? Rüyadayım şu an ve saat 6 felan sabah soğuğunu yiyorum. Atlet de giymedim. Bir an gerçekten öldüm sanmıştım.

Ee hani uyanmadım kaç saat oldu?

Tanrım lütfen çok üşüdüm cehennem sıcaktır şimdi oraya gideyim bari. Tövbe tövbe ya. Yapılacak iş mi bu Mert? 

Ben sana iyi bir kul olmadım tanrım biliyorum. Ama iyi bir insan oldum. Koskoca Tanrısın senin ne kadar büyük olduğunu biliyorum bir de sana söyleme ihtiyacı hissetmedim. Var olduğundan da şüphe ettim doğrusu hala da ediyorum. Hayır nasıl emin olmamı bekliyorsun onu da anlamadım ki. Aklı verip sınırlayan sensin, mantığı koyan da sensin. Hiç görmediğim, varlığına dair tek bir kanıta rastlamadığım, kısacası var olduğunu bizim bu sınırlı aklımıza ve mantığımıza kabul ettiremediğim bir varlığın olduğuna nasıl yürekten inanmamı beklersin? İman önemli evet. Ama ne kadar iman edersem edeyim somut bir kanıt göstermezsen ben senin varlığına nasıl %100 inanayım? Aklım almıyor  gerçekten. Dua ettim o kadar. Eğer birini bile kabul etseydin sana inanırdım ve bir daha sorgulamazdım. Ama bir tanesi bile kabul olmadı. Halbuki piyangoyu kazanmak felan da istememiştim.

Ama sonuçta senin yarattığın kullarız. İstersen hayat verdiğin gibi hayatımı da alabilirsin ama acı çektirmek niye? Onu anlamıyorum. Madem kötü bir adam olacağım büyüyünce hiç yaratmasaydın. E yarattın kötü adam oldum niye beni cezalandırıyorsun tanrım?
Neyse hikmetinden sual olunmaz tabi.

Ve Tanrının sesini duydum. Ses demek doğru olmaz. Sanki tüm benliğim haykırıyormuş gibi hissetim. " Sen benim bir parçamsın, ne seni ne de başka bir kulumu  cezalandıracağım merak etme. Dünyadaki kötülüklerin de sebebi ben değilim. Ben kullarıma seçim hakkı ve akıl verdim ve en önemlisi güç ve cesaret verdim. Kötülükleri durdurabilirdiniz ama korktunuz. Korkalığınızın sorumlusu ben değilim. Bu dünya bir sınav ve kısacık ömrü var ölünce hiç bir şey kalmayacağına göre yapılan kötülükler de bir kabustan ibaret. Gördüğün kabus için uyandıktan sonra kendine kızıyor musun ya da kabustakileri cezalandırıyor musun? Onlar hiç yaşanmadı ve geçip gitti. Çekilen acılar gerçekten var olmadı bir hayaldi hepsi merak etme. 

Dualarını kabul ettim ama sen fark etmedin. Varlığıma kanıtlamaz. Kanıtlamaz bir varlığı kanıtlamaya çalışmak aptallık ve ben seni aptal ol diye yaratmadım Mert. Dünya üzerinde %100 inanabileceğin bir şey var mı da bana inanmak için %100 iman istiyorsun? Varlığını kanıtlayamadığın şey yoktur diye düşünmeyi sana yakıştıramadım. Varlığını kanıtlayamadığın şey ya yoktur, ya da sadece varlığını kanıtlayamamışsındır. Gördüğün üzere yokluğuma da %100 inanamazsın. O zaman neden benden kanıt istiyorsun ki? Bana inanmamayı seçebilirsin ki bu daha zor bir yoldur. Ama inanmamanı matematiksel verilerle doğru göstermeye çalışman ikiyüzlülük olur ve bilirsin ben ikiyüzlüleri sevmem. İnansaydın her şey daha kolay olacaktı ama sen mantığının ve diğer insanların seni aldatmasına göz yumdun, kendini gerçek sandığın şeylerle kandırdın. Sen benim olmadığıma inanmıyor değilsin sadece dularını kabul etmediğimi düşündüğün için kızgınsın. Ve hissettiğin gibi varım. 

Ben kullarım beni hissettikleri kadar varım " dedi. 

Bişey diyemedim, ne diyebilirdim ki? 

Ve tekrar aynı his; " Cevabını istediğin soruların bunlar olduğunu sanmıyorum. Samimi ol ve cevabını gerçekten bilmek istediğin soruyu sor "dedi

12 Eylül 2013 Perşembe

Paramparça Güzellemeler

madde 1.
   Umulanla bulunanın adaletsizliği içimde bir isyan patlatıyor, bu da blues ezgileri eşliğinde ayaklarıma yansıyordu. Kahveyi dökmeden kendimi kafamın içindeki ritme kaptırarak bankıma varabilmiştim. Kahvemden bir yudum aldım ve dünya bir kaosa sürüklendi. Kulaklarım infilak etmiş bir binanın duvarına yapıştırılmış gibi sessizlik ve uzaktan gelen uğultulara boğuldu. Bir şeyler şişiyor sonra patlıyor gibiydi. Kafamı çevirdim, gözlerim kapanmakla kapanmamak arasındaki o ince çizgide kısılmıştı, ve kalbim biraz önce kafamda çalan bluesa aksak ritimler tutmaya başlamıştı. Göğsümde gerçekleşen reaksiyonlar , bir cennet esintisinin katalizör etkisiyle hızlıca tepkişiyor ve gazlar ağzımdan sigara dumanı şeklinde çıkıyordu. Adımlarının sesleri, konuşması, yarım metre önümdeki cismi ve mıhlandığım bu bank... O, cennetin dünyaya vuran gölgesi gibi ve şu içinde yaşadığımız cehennemden kurtulup biraz soluklanabilmek için kaçabileceğimiz tek yer yamacı. Tanrının aynaya baktığında silüetinin yansıdığı bir portal gözleri. Ve bu kadar dingin okyanuslarda sörf yapamazsınız. Bu kadar açık gökyüzünde ve rüzgarsız saçlarında uçurtma da uçmaz. Kanatlarınız yoksa onun aşkıyla raks edemezsiniz. Yapabileceğim tek şeyi icra edip bankta otururken, onun hemen yarım metre önümden geçiyor oluşu, miyadı dolan ve büyük ikramiye vurmuş bir piyango biletiyle eşti sanki. Asansörde çıkacağım katın düğmesine basıp asansörün içine binmemek gibiydi. Kuşlar dikkat kesilmiş, bu karamizah soslu skeci izliyordu, bir uçak kuzey doğuya doğru hafif bir manevrayla yol kat etmekteydi. Güneş kendi sisteminde podyumda yürüyen bir manken edasıyla tüm hünerlerini sergiliyordu, onun da güneş gözlükleri vardı. Gözlerim mangala ters yatırılmış mantar gibi su koyvermeye başlamış ve bunun hangi güneşten kaynaklı olduğunu saptayamıyordum. Sanırım şu an nasa büyük şaşkınlıklar içerisinde dünyanın yaklaşmakta olduğu sonun burada, Beytepe’de gezinmekte olduğunu saptamaya uğraşıyordu. Bir yerlerde insanlar ölüyor, aç kalıyor, namaz kılıyor, yemek yiyor, kavga ediyor, sevişiyor, televizyon izliyor yahut kitap okuyordu. Ve ben sanki iki dünya arasında kalmamışcasına, sanki saçlarının kırıklarına kendi hayatımı iliştirmemişcesine onun geçişini -dışardan bakıldığında görülebilcek üzere- büyük bir huşu içerisinde karşılıyordum. Oysa içimde üçüncü dünya harbinden sonra enkaz üzerlerinde medeniyetini yitirmiş ve çeteleşmiş insanların birbirlerini dişleyerek öldürmeye çalıştıkları bir kavga büyüyordu.



madde 2. 
   Telefonu kapatıp, son sürat yanına geliyorum hemen. Konuşmana fırsat vermeden ilk iş sana sarılmak oluyor. Her şey öylesine olması gerektiği gibi ki ,bir tek sen kesişim kümesindesin hayal dünyasıyla gerçeğin, tamamiyle olduğun gibi aktarılmışsın, inanılması güç bir “işte o hayallerdeki, masalalardaki, romanlardaki kız” kimliğin var. Kafanı çevirişindeki asillik bir anime karakterinden fırlamış gibi. Sana dokunuyor olmak bugüne kadar yaptığım tüm kötülükleri, günahları aklıyor, yüce mahkeme gibi bir kalbin var, şartlı tahli ediyorsun beni, tek şartın hep yanında olmam. Bütün pisliklerim teninin kokusundaki baharın yağmurlarıyla bilrlikte akıp gidiyor paçalarımdan. Gözümün içine yerleştirdiğin bir gülücük var, ben o zaman görmeye başlıyorum dünyayı, “aa bunca zamandır neden görememişim bu yaşama sevincini” diyorum, seni bunca yıldır neden bulamamışım, bulduktan sonra neden bu kadar bekledim diyorum. Elllerinde ilahi bir şey var senin hem. Sana bakmaktan ağrıyan boynuma süzülüyor o sol elin ve geziniyor parmakların saçlarımın arasında, sonra birden gevşiyorum, öyle bir rahatlamak ki ayakta uyuyorum ve rüyam yine sen oluyorsun. Sana uyuyup sana uyanıyorum sanki. Kirpiklerinde yürüyüp, bungee jumping yapıyorum gözlerine doğru, saçların selamlıyor yukarı doğru sekerken, ellerim bile perdeleyemiyor kamaşan gözlerimi hem. Boğuluyorum bu betonların, bu şehrin, bu ne idiğü belirsiz insanların içinde, kafamı gömüyorum sonra sana sarılırken boynuna doğru. Bir nefes alıyorum, şehir yıkılıyor, göçebe hayata geri dönüyor toplumlar, bir yerden bir yere sarmaşıklara tutunup gidiyor insanlar. Nasa kendini fesih ediyor, daha bu dünyada seni tanımlayamamışken, uzayda ne işlernini olduğunu düşünerek, sen ayrı bir gezegensin, saçlarınla gözlerinle, gülüşünle, sesinle... Sonra bir tokat vuruyorsun ya hani “dünya da zaten uzayda” diyerek, o kadar da lafı gediğine koyarsın çünkü. Çünkü seni seviyorum da dersin, o laf öyle bir gediğe oturur ki, her şey dengeye gelir, tüm yoksunluklar, boşluklar dolar. Tamamlayıcı bir yanın varsa, o da senin kelimelerindedir. Söyleyip kaale alınmayacak tek bir bağlacın bile yoktur senin. Güç, kudret nefesindedir, hastalanınca, bir okuyup üflesen bana nasıl da ayaklanırım.  Saçlarının sarılığında öyle bir bereket vardır ki insan ölemez, günler uzar da uzar, hayat yanında sonsuzlaşır, zaman önünde önünü ilikleyip saygı duruşuna geçer. İşte ben de dururum yanında, hep dururum. Ne olursa hani. Yıkılmam sen varken, izin vermezsin, ben de izin vermem sana bir şeyin dokunmasına. İnsan kalkanın olurum, sıkmadan kıskanırım seni hem.  Bütün şarkılar, kitaplar sana yazıldı diye sanatçı avına çıkmam yani. Bütün ressamlar seni resmediyor diye evrendeki tüm fırçaları kırıp, boyaları çöpe dökmem. Rönesans  İtalya’sına gidip, Neron’a gıpta edercesine ateşe vermem koca İtalya’yı, Floransa’yı. Çünkü oralara gideriz, sen seversin gezmeyi, ben de seninle gezmeyi severim. Bir italya akşamüstünde üşürsün mesela, ceketimi çıkarır omuzlarına asarım, ben it gibi titrerim belki o ara ama gizlemeye de çalışırım. Leş gibi de sigara kokmaz o ceket, bırakrıım sigarayı hem, ne gerek var dumanla bir şeyleri içimden koparıp savurmaya çalışmanın. Sen varsın ya, en güzel, en iyi, en dinleyici terapistim. Sana konuşurum, seni dinlerim. Sen varsın ya. Her şey olması gerektiği gibi.



madde 3.
   Sabah 9 da kampüsteydim. Gerçekten in cin top oynuyordu, iyiymiş diyerek öylece oturmaya başladım. Derken öğlene doğru hareketlilik başladı, tanıdık yüzler, selamlar, muhabbetler beni germeye başladı, eski dünyama geri dönüyordum. Buralar, sen vardın ya, geçerdin bak tam şu karşıdan inerdin şöyle, adımların ne de büyülüydü senin. Ben buralarda oturarak sıçtım ağzıma, ama tek çekilebilr katlanılabilir saniyeleri hayatımın seni bu bankta otururken gördüğüm anlardı. Sonra bir şey olur gibi oldu, aniden kafamı kaldırdım. Ve bam! Hiç beklemediğim bir anda, yine yaşlı hastaların ilgi çekmeyen hikayerini dinleyip günümü hastane bahçesinde öldürmek varken oysa burada seni görüyordum. Bu neydi, nasıl bir duygu bu. Sol kolum uyuşuyordu, kalp krizi? Nefesim de kesilir gibi oldu, içime kaynar sular dökülüyordu sanki, bir an bütün dermanım kesilmiş vücudum titremye başlamıştı. Yüzümde farkında olmadan taktığım boktan bir sırıtışla seni izliyordum işte tüm bunlar vücudumda gerçekleşirken.




madde 4.
   Ona gözüm değer değmez ölüyorum sanki ve onu sevmek gibi müthiş bir külfetin bedeli olarak cennetimi yanında alıyorum. Ne zaman görüş açımdan kaybolsa reenkarne sürecimi tamamlayıp daha berbat bir dünyaya savruluyorum. O bileklerini kavrayıp elleri birleştirilerek parmaklarının boyunun aynı olup olmadığı saatlerce incelenesi bir dilber. Abartı sanılanın aksine genel kanın üzerine çıkmak değildir. Gerçek; bir insan tüm içtenliği ve samimeyetiyle söyledikleridir, gerisi tamamen göreceli olup aşık adamın abartı yapamayacağı hususunda anlaşalım sayın okur. Çünkü öyle diyorsak öyledir, ve tüm hissettiklerimle o tam anlattığım gibi bir baş melek ve şu an ben sigaramı tüttürüp bunları yazarken, sen de bu sigara muhabbetinin üzerine bir sigara yakmaya hazırlanırken okur, bir yerlerde o bu doğaüstü güzelliğiyle endam ve ram ediyor.




madde 5.
    Evet, o yürürken yine bir selvi gibi adımları yere düşerken mağrur, ama bir çınar gibi heybetli, öyle asillik dökülürken paçalarından,”abi Real Madrid maçı ne olur” dedi arkadaş, “ah be güzellik, oturma takımı bozulmasın diye atamadığım o kırık tekli koltuksun “1’den 2 abi o maç ben bascam akşam.” Dedim.  “Emin misin abi?” dedi. Lan amına koduğum bir sus, hülyalara dalamıyorum bak senin yüzünden sikecem maçını “emimin eminim en azından dene lan 3-5 at.” Dedim. “Tamam bakalım deneyelim de, galatasaray sence bereberlik de olsa oynayamaz mı iyi top?” Hay amına koyayım, siktin attın şu saattir bekliyorum soğukta al çayını da siktir git “hay amına koyayım, siktin attın şu… Abi pardon dalmışım.” Dedim, sonunda sesli düşünmeye de başlamıştım. Çayı içtim, kalkıp olduğum yerde volta atmaya başladım.



madde 6.
   Onunla konuşmalıydım ama nasıl? Onu ilk gördüğüm an düştüğüm hendekten kafamı kaldırdığımda gördüğüm tek şey, başıma vuran sapsarı bir güneşle açık, masmavi bir gökyüzü. Ellerim çamur içerisinde. Aklım ayık değil, yalpalayan düşünceler peydahlanıyor ağzımda. Parça parça dökülüyorum, ruhumun enkazında hayatını kaybetmiş hayallerimin cesetlerini bile toplamış değilim. O keskin çürümüşlük kokusundan kendime bile zor katlanıyorum. Kabul pek bir şey görmedim bu hayatta ama yuvarlanıyorum bir uçurumdan aşağıya ve bir gayret elimi savuruyorum. Elimden tutsa ya! Ne istiyorum lan ben? En uçuk ve yüksek hayali bar açmak olan, sittin sene evlenmeyecek, boş beleş takılacak, yata yata ölümü bekleyecek bir insan olarak şu an tek arzum sıcak bir yuva, evime ekmek götürebilecek bir iş, elini avucumun içerisine alarak her şeyi, tüm yorgunlukları unutabileceğim o… Hayat o kadar çirkin ki, evreni dengeleyen yegane şey o. Güzelleştirmek için bir de yavrumuz oluyor peh, benden nasıl da bir baba olurdu ama!


   Güzellik? O saçmalıklarında ötesinde, evrenin yaratılışı, tanrının sorgulanışının da ötesinde, büyük bir muamma olarak mevzilendirmişti beni kendisine. Ve sanırım, yavaş yavaş bırakmaya başladığım bu yaşam denen sirkte, tekrar görev almaya başlayacaktım. Bu yüzden gidip konuşmalıydım. İptidai aklımın beni elvermesi işten bile değildi. Çocuktum ve sanki bir çocuk kilit sistemi ihtiva ediyordu gözleri. Konuşmayı yeni sökmüş, bir şeyden haberi olmayan, öğrenme arzusuyla gözlerinin içine saf saf bakan bir çocuktum.




madde 7.

   “Peygamberinim, rab ol, en sevdiğin kulun olayım güzellik. Başka gayem olamaz bu hayatta, önüme bir seni koymuşlar, seni aşarsam arkası hiçlik. Gel sen de kucakla beni. Sabah içtiğin ilk çayı ben doldurayım bardağına, hemde demleme, senden dakikalarca önce kalkar demlerim, sonsuza kadar da demlerin, ben hep severim seni. İlk içeceğin sigarayı sarar hazır ederim masaya, yok sigarayı bıraktım başlamam dersen bırakırım yemin olsun ben de. Vakit geçmiyor diye içiyorum ya zaten, sen varken zaman bükülüyor. Okuyacak kitap bulamazsan hemencecik yazarım bir tane senin için, sıkılırsın belki çünkü senden başka bir şey anlatamam, senden başka bir şey öğrenemedim şu hayatta. Hergün şiirler yazar şiirler okurum hem, gülümsersin bilirim, öyle yediririm ki narin ruhunu cümlelere ve öyle sıcak gülümsersin ki, susarız ve susmak sıkmaz, bilakis kana kana doyarız birbirimize. Ne masallar var bende, uykunun seni tutamadığı gecelerde ben tutarım ellerinden ve seni anlatan masallar okurum. Seni anlatan şiirler şarkılar mırıldanırım kulağına usulca, sesim kötüdür güzellik ama fısıldarsam pek de fark edilmez. Hem senin için ses tellerimi aldırırım istersen, konuşmama hiç luzüm kalmaz. Sana baktıkça kuduran cümleler sesimin kaldıramayacağı bir duygu yüküyle vuruyor ağzıma bazen. Dilim damağım kuruyor beynim uyuşuyor, ne vakit uzaktasın gözleririm kararır gibi oluyor. Gel aydınlat beni güzellik, ben hep seni severim, seni üzen ne varsa söyle  yerle bir edeyim, senin için de hep tek parça kalayım, anla artık güzellik, sen yoksan çaya attığım tek şekeri karıştırmanın bile anlamı yok. Seni seviyorum.” Bu cümleler birbiri ardına hızlı trenler gibi ring ediyordu aklımı, hemen söylemeliydim, yoksa kalp krizinden ölecektim. Nihayet ellini masanın üzerine koydu, telefonuyla uğraşırken, ellerini kavrayamasam da konuşmaya başladım nihayet; “Hergün şiirler yazdım, daha nasıl anlatılabilir bir aşk bilmiyorum.”




madde 8.
    Hadi gel kaderlerimizi tokuşturalım, ben o sigarayı yakıyorum da. Bu da bir şiirdi aslında, ama sanırım! sarhoşum biraz. Bu da bana her şeyi düşünebilme ve yapabilme haddini veriyor. Sen varsın karşımda, vallahi bak, yemin edebilirm inandığın ne varsa üstüne, karşımda gibisin ki öyle. Göz bebeklerin diyorum bak, her şeyin başlangıcı onlar. Tanrı, evrim, tanrı parçacığı hikaye, göz bebeklerin diyorum yahu! Şarap diyorum güzellik, bitti. Sigarayı da içtim. Sen nerdesin ve ne düşünürsün ki? Uyu güzellik, göz kapakların kapattığında göz bebeklerini, belki hayat da biter. Kıyamet sen uykuya daldığında kopar belki hem. Ben öyle müjdeliyorum kendimi. Başka senaryolar çok ağır, taşıyamıyorum.




madde 9.
   Sonra onu gördüm, çok uzun süre geçmişti lan üzerinden. Çok uzaklardan parıldıyordu bildiğin. Beheyt, ben böyle gün-doğumu, gün-batımı görmemiştim ömrüm boyunca. O manzaranın karşısına ne büyükler devirilir, ne şiirler, ne romanlar yazar insan olan. O deniz gözlerine dökülmüş, sapsarı güneş gibi kaküllerini görünce dilim tutuldu desem, ne kadar gereksiz atraksiyonlara girdiğimi anlatabilirim sanırım. Velhasıl geçti gitti. O an anladım, işte hayatımdaki görebileceğim tek gerçek oydu, tek gerçeklik. Uzun zaman olmuştu, evet, ben yine başlamıştım ya kurgulamaya, varsa tanrı biliyor, iyi oldu bu gerçek, sikindirik sahte düşüncelerime, güzel bir ders dahaydı benim için. Günlerdir içimi  yiyen, “neden be, neden, niye?” sorularının cevabını gördüm bugün. İşte bu yüzden bak geçiyor cevap, bak bir ona, nedeni, niyesi mi var, bak bir ona işte, nice ressamın masterpiece’ini tuvale bakmadan çizdirebilecek bir tanrıça misali geçiyor işte. Bak gülümsüyor, çukurlaşıyor yanakları, adımları hala aynı, bak kendine; oturuyorsun, ellerin titriyor hala, sigaranı zor tutuyorsun, otur, sadece otur artık. Akşama kadar oturdum öyle, ders mers hak getire, kalktım gittim sonra.

13 Ağustos 2013 Salı

Taş, Toprak ve Tahtanın Yükü


Allah'ım bu pus, bu bungunluk

Yağmurlu bir pazar havası kadar bulanık
Kire batmış bir kerhanenin kırmızı loş ışıkları
Nasıl kanıma karışıp içime işlediler
Çenemin küfeleri fare tartıyor, suratım asık.

Nasıl olur da bir ses bir ip sarkıtır çukurumun dibine

Hangi söz söylenmeli de yenmeli sessizliğimi
Hangi dost çıkar karşıma yalnızlığıma tercih edeceğim
Etimi al da ama ruhumu bana bırak artık

Ayak bastığımda kararan toprak

Gözümü değdirsem kuruyacak yaprak
Ölüm acısına yatar gibi kalbi atarak
Yüzü düşen laleler, göçe meyleden kuşlar
Günahlarım hep vicdan azabıyla mı ödenecek?

Yakışmıyorum, layık olamadım sana bir türlü

Aklanmam hayli zor, hamuruma toz kaçtı bir kere
Beneklerle dolu ruhum istemesem de
Bir fırtına sal ki kökümden savrulayım

Ak sakala ermeden toprak alsın beni

Mezar taşlarına vuran dualar ansın
Külüm dökülüyor daha ne kadar kavrulayım
Huzuruna al beni, huzursuzluğumdan ayrılayım.

20 Nisan 2013 Cumartesi

Nurçın'ın Hikayesi 5


   Nurçın’la dördüncü buluşmamızdı, daha doğrusu o güne kadarki 32. rast gelişimizdi. Çok sıcak bir yaz günü, öyle ki sıcakla betonun o ahenkli alaşımlı müthiş dansı sanki  3 metre karelik bir adada esir kalmışım gibi etrafta su görüntüleri oluşturuyordu. Yeni yapılmış asfalt kıvamına gelmiş granit yüzey üzerinde onu görüyordum. Eli telefonda, güneş gözlükleri bizim kör olmamızı engellemek adına yüzüne konuşlandırılmış. Şehrin tüm ihtişamını bastırabilecek gözleri, sanırım şu güneş ve gözümü alan beton üzerindeki su silüetleri ile birleşse kalıcı hasara yol açabilirdi. Onu en son görüşümün üzerine 8 gün 6 saat geçmişti, ilk gördüğümün üzerine 1 yıl 32 gün 8 saat. Konuşmuştuk o gün, sondu, sesini son kez duyduğum gün. Bugüne kadar, en son konuşmamızın üzerine 1 yıl 330 gün 16 saat geçmiş. Onu en son gördüğüm tarihin üzerine 8 saat geçmiş. Onu ilk fotoğrafında görüp, “evlenmelisin benimle Nurçın” dediğim günün üzerinden tamı tamına 3 yıl 4 gün 1 saat geçmiş. Tüm bu yılları geriye saracak olursak, ta ki onunla ilk buluşmamızdan sonraki 32. buluşmaya yani, 4. görüşmemiz, reelde yaşanmış, bir mülakat. Bunun hiç gerçekleşmemiş 5. görüşmesine yelken açıyoruz, ve günü ilk gördüğüm günün üzerine 1 yıl 33 gün 12 saat geçmiş olarak tayin ediyorum.

   Nurçın’a gözüm değer değmez ölüyorum sanki ve onu sevmek gibi müthiş bir külfetin bedeli olarak cennetimi yanında alıyorum. Ne zaman görüş açımdan kaybolsa reenkarne sürecimi tamamlayıp daha berbat bir dünyaya savruluyorum. O bileklerini kavrayıp elleri birleştirilerek parmaklarının boyunun aynı olup olmadığı saatlerce incelenesi bir dilber. Abartı sanılanın aksine genel kanın üzerine çıkmak değildir. Gerçek; bir insan tüm içtenliği ve samimeyetiyle söyledikleridir, gerisi tamamen göreceli olup aşık adamın abartı yapamayacağı hususunda anlaşalım sayın okur. Çünkü öyle diyorsak öyledir, ve tüm hissettiklerimle Nurçın tam anlattığım gibi bir baş melek ve şu an ben sigaramı tüttürüp bunları yazarken, sen de bu sigara muhabbetinin üzerine bir sigara yakmaya hazırlanırken okur, bir yerlerde Nurçın bu doğaüstü güzelliğiyle endam ve ram ediyor.

   Nurçın’la buluşuyoruz. Elini uzatıyor tutuyorum, yanağımı uzatıyorum, ve yanağımdan öpüyor ben de 45 derecelik bir açıyla meçhule bir öpücük gönderiyorum aynı sahne tekrar tekrarlanıyor, bir cennet daha müherleniyor diğer yanağımda.Tekrar kampüs içerisinde yürüyoruz.

   “Gözlük kullanmaya başlamalısın Nurçın” diyorum.

   “Neden?” diye soruyor.

   “Her defasında dudaklarımı ıskalıyorsun.”

   “Bunu da mı yarım dakika önce aklında peydahlayıverdin.” Diyor, sesi daha sert ve hesap sorar gibi çıkıyor.

   “Hayır bir yerde okudum.” Diyerek savunmamı verdikten sonra bir ağacın gölgesine ilişiyoruz. Ve koleksiyonumun en nadide parçalarından biri olarak bu hayali de dürüp beynimde bir rafa yerleştiriyorum. Kafamın en derli toplu yeri hep Nurçınlı olanlar. Ondan biraz gerisi orta çağda kalmış iptidailiğinde, en iğrenç harplerin tozunda dumanında bir karanlık. Üzerini tamamen örtüyorum. “Aşık olmak yeniden doğmak gibidir, bambaşka bir hayata alışmaya, bambaşka bir dili sökmeye çalışır insan” sözü söylenmemişse ben söylemek istiyorum.

   Bu nadide hayalin tamamlanışı üzerine sigaramı yakmışken, Talip geliyor yanıma. Elindeki “Freud Düşüncesi ve Sınırları” adlı kitabı altına alarak çimlere çöküyor.

   “Götünü Freud’a dayayarak id’ini itin götüne soktun sanırım.”

   “Dakikalardır, mal gibi sırıtışını izliyorum, yine hayal kuruyordun değil mi?”

   “Evet, Bay Freud’un bir sözü var mıdır bu konu hakkında?”

   “Esasen Freud 1908 yılının başlarına kadar hayal ile hiç ilgilenmemişti, hatta hayal kurmanın insanın benliğine ihanet ettiğini ve ego duvarlarının içerisinde kısılıp kalmasına neden olduğunu savunurdu. Ona göre insan aslında hayal kurmakla acizliğini göstermezdi, hayal kurmak insanın bulunduğu durumdan daha iyi bir tablo resmetmesiyle alakalıydı ve Freud’a göre bu daha iyi tablo aslında  kişinin kendinin olması gerektiği yer olarak düşünmesine yol açıyor, bu da bulunduğu mevkiyi ve yanındaki insanları aşağılamasına neden oluyordu. Yalnız 1908 yılında hayal, hayal gücü ve fantezi edebiyat üzerine yazdığı bir makaleyle, rüyalardan da öte başka bulgularla ilgilenmeye başladı Freud. 1908’den önceki yıllarda, Freud’un rüyalardan ve geçmişten bulgularla ulaştığı çıkarımları hayaller baltalıyordu. Çünkü çoğu zaman bazı hayaller beynimizin bazı kıvrımlarından kaçarak anıların depolandığı bölgeye giriş yapıyor bu da aslında yaşamadığımız bazı bölümleri beynimizin “director’s cut” edasıyla yeni versiyonlarımızın oluşmasına neden oluyordu. Bunun da Freud’u saptırdığı olmuştur.”

   Konu zerre ilgimi çekmiyordu, yine de dinliyordum Talip’i. Bu hevesli konuşma tarzı en azından başka işlerle meşgul olmamı sağlıyor, Nurçın’dan, olamayışından, gelemeyişinden, sevemeyişinden uzaklaştırıyordu beni. Devam etmsini istiyordum, bu yüzden yerinde bir soru sormak için ağzımı açtım.

   “Peki Freud’a bu makaleyi yazdıran nedir?”

   “Alexander Hleb. Fred’un yakın arkadaşı, bir yazar. Polisiye yazmakta olan Hleb, fantezi eserler de vermek istiyordu. BU yüzden hayal gücünü geliştireceği düşüncesiyle, gördüğü her şeyi bir halüsinasyonmuş gibi algılıyor ve önüne çıkardığı onlarca görüntüden kendine yeni yeni hayatlar kurmaya başlıyordu. Birgün baltayla bahçesinde ağaç keserken, ayak baş parmaklarını uçurdu. Bunu gören Freud’un aklına hemen güvercinler gelmişti, Güvercinler ve Elektrik Telleri hakkındaki yazısıyla 1908 yılında hiç yayınlanmamış bir makalesinde hayvanların hayal kurup kurmaması üzerine müthiş fikirler ortaya sunmuş fakat bu makale hiç yayınlanmamış ve büyük bir kısmı harap olmuştur. Lakin tüm bunların üzerine 1908’de hayal üzerine bir makalesi yayınlanmıştır.”

   “Alexander Hleb? O bir ara Arsenal’da oynayan sarışın bir futbolcu değil miydi ya?”

   “Evet, Sokrates’de zaten sadece Brezilyalı bir futbolcunun adı.”

   Sesindeki alaycılık rahatsızlık vericiydi, durmadan lafı gediğine koyup, sırıtarak yüzüme bakıyordu Talip. Tüm ciddiliğimi yıkıp gitmek istiyor gibiydi.

   “Anlamıyorsun Talip, bana ne id’imden, Sokrates’den. Ben Nurçın’ı hayatımın neresine koyacağımı şaşırdım bırak hayali.”

   “Bence Sen komple Nurçın’a heç ettin o hayatı ve şu an kendini koyacak bir yer bulamıyorsun.”

   “Tamam Talip yeter, böyle laf çakıp duracaksan siktir git.”

   “Bu sinirinin altında Freud’a göre…”

   “Taliiip.”

   “Şaka lan, tamam şu an benim bu saçmalıklarımı neden pür dikkat dinlediğini çok iyi biliyorum, sadece biraz şu dağınıklığından uzaklaşmak istiyorsun, işte toplum bunun için var olmalı. Mesela kayan gözlerini şu an bu toplum safsatasıyla tekrar kendime çekebildim.”

   “Şu kokuşmuş dangalakları neden katıyorsun araya.”

   “Çünkü biz de kokuşmuş birer dangalağız. İnsan kendine yetebilen bir varlıktır Özar. Alt benliğimizin tüm ihtiyaçlarını kendimiz yerine getirebiliriz. Diğer hayvanlar gibi büyük bir içgüdüyle dişi aramamıza bile gerek yoktur. Soyumuzu devam ettirme dürtümüz de tamamen birazdan anlatacağım kibir üzerine kuruludur. Tanrı tüm güzelliklerin ve güzel huyların birleşimi ve kaynağıdır, belki de zerrelerinde kalmış nadir kötülüklerden olan kibri de dışarı atabilmek için insanı yaratmıştır. Bu yüzden o yüce varlık olan melekleri de bizim huzurumuzda diz çökmeye iteklemiştir. Böylece kibrin çarkı dönmeye başlayacaktı. Bir insan düşüncesiyle bir üstünlük kuramayacağını anlamasa düşünmez, bu da onu insanlıktan çıkarır. Bu yüzden başka insanlara, topluma, statülere, mevkilere, sınavlara, okullara, eşlere, aşka, savaşlara ihtiyaç vardır. Eskiden insanların bu kadar rahatça iletişim kurup kendini belli etme ve yüceltme imkanları yokken savaşlar daha sık olurdu. Yani o savaşların aslında hiçbir zaman asıl nedeni petrol, para, toprak olmamıştır. Sadece galip gelebilmek için yapılmıştır. Öldürülen asker kadar, kendi mangasından ölen asker de komutana uğruna ölen birileri olduğu için bir ego patlaması yaşatır. Yıldırım Beyazid ve Timur’un psikolojik savaşları tamamen bundandır. Savaş meydanlarından çok yazdıkları mektuplarla birbirlerini yaralamışlardır. Kalem kılıçtan keskindir cümlesi Moğol atasözüdür, ve müthiş bir kibir yüklü cümleler yazabilen Timur’a ithaf edilmiştir.”

   “Burada ben…”

   “Sen kendini en aşağılık olarak gösterebilmek için bu topluma ihtiyaç duyuyorsun Özar. Seni şimdiye kadar hayatta tutmuş yegane düşünce bu, yoksa şimdiye çoktan siktir olup gitmiştin. Senin cümlelerin çok naif acizlikler taşıyor, ve tamamen kendine acındırma maksadı güdüyor. Sana acıyan insanlar olmasa sen de insanlıktan çıkardın. Bu yüzden hep yazmanı destekledim ve istedim. Zaten konuşmaya yanaşmayan toplum düşmanı bir insan olarak, hayatta kalmanı sağlayacak tek şey yazmaktı. Hayaller… Kur tabii, yazmanı kolaylaştırıyorsa kur. Ama bence bir faydası yok. Fantezi eserler vermiyorsun sen Özar, görmüyor musun. Yazıkların tamamen deli saçması, birer dram kurusu.”

   Afallamıştım. Beynimim içinde Nurçınlar koşuşup duruyordu, elimde olmayan hayatımın gidişatını hiç beğenmiyordum, ayak parmaklarım ayakkabımın içinden fırlayarak etrafa saçılıyordu. Bir güvercin çantama sıçmıştı. Kafamı kaldırdım, Nurçın geçiyordu, hakikaten geçiyordu. Merdivenleri çıkmış, sola doğru kıvrılan patikadan gözümden kaybolmaya çalışıyordu. Talip’i ve dediklerini çoktan unutmuş, bir sigara yakarak uzaklaşışını izlemeye koyuldum. İnsan her durumda insandı sayın okur ve sanırım ben de en çok, Nurçın’ı gördükçe insanlaşıyordum.

5 Nisan 2013 Cuma

Hayat Tek, Hayatlar Çok



       Şehrin sırtlanamayacak kadar yüklediği külfete, nabzımı alamayacak kadar aç kalmaya, ev özlemine katlanmaya çalışırken bir de ıssızlığa susamış bir şehre tüneyen ruhsuz insanlarla uğraşmak durumunda kalıyorum. Bu insanlar, sokakta kendi halinde yürüyen kediyi tekmelemesine, yolda yürürken delikanlılık şovu yapacağım derken yaşlı bir kadının ayakkabısına tükürdüğüne, fıldır fıldır dönen gözleriyle beş kuruş daha fazla kazanmak için el marifeti gösterene bizzat tanıklık ettiğim insanlar. Başkasını düşünmezler. Onlar için dünya bir maraton; hayat, herkesin (özellikle fakirlerin) birbiri üstüne basarak ilerlediği bir yarıştır. İnsan, kendi hayatının haznesine başkasına kattıklarıyla artı bir puan kazandıramaz.


       Yolda görüverdiği, hiç tanımadığı bir insana sıfat yakıştırma hevesi taşıyabilir hatta utanmadan, onun duyabileceği şekilde küfür edebilir, aşağılayabilir. Özellikle sıfatlar,  çok can acıtır. Onlar, aynaya baktığınızda görmezden geldiğiniz kötü özelliklerinizdir. Aynalardan saklabilseniz bile toplumun arasına karışmak gibi, toplumun görmezden gelmeyi yeğlediğiniz sıfatı alnınıza fiyat etiketi olarak yapıştırması kaçınılmazdır. Bu tür sıfatlar, fiyatınızı düşürür, (güya) "rakiplerinizin" değerini artırır. Aslında göremedikleri, dibe hep beraber batıyor olduğumuzdur.


       Peki neden?


       Kendilerini tutamaları gibi görünürde çocukça, aslında şeytanca bir sebep veya belli bir yaşa gelmelerine rağmen kendilerine "Nasıl olur da kendime layık iyi bir insan olabilirim? Kendime iyi diyebilmem için neleri aşmam ve nelere sabretmem gerekebilir? Ne yaparım da insanlık onuruna vefa gösterebilirim?" sorularını sormamaları olabilir. İnsan gözü maalesef içeriyi görmüyor.


       Herkes kendi hayatına sahiptir ve bir bedende en fazla bir kez yaşayabilir. Başkasının gözünden kendini görme imkanına sahip değildir. Ürettiği vıcık vıcık sıfatların, karşısındakine verdiği acıyı ancak kendisi, aynısıyla karşılaşırsa hissedebilme ve daha sonra sınırlı bir empati yapma becerine sahip olabilir. Empati, dünyadaki adalet terzisini "iyi"nin lehine bozabileceği çok ağır bir lütuf olduğu için, Allah'ın vergisi itibariyle sınırlı bir meziyetle donatılabilmiştir. Çok kolay unutulur, çıkara hizmet etmesi amacıyla kullanılır.


       Empatiden yoksun, diğerinin hayatını onun gözleriyle görmekten ve bazen görmeye çalışmaktan bile aciz olduğu için, sıfatladığı insanı, yatmadan önce "Ben acaba bunu hak etmek için ne yaptım?" sorusunu düşündürdüğünün farkında bile değildir. Normal bir insan bunu bir insana yaptıktan sonra eğer varsa "Neden yaptım? Keşke yapmasaydım." diye sorarak vicdanını dürter. Eğer yoksa, şefik yaratıcımız olan Allah, kendi parçası olan o ruha vicdan yerine neden ikinci barsak koymuştur?


        Ah ben seni bir... Ah ben seni biliyorum. Çok iyi hatırlıyorum. Din Kültürü hocana umutsuzca ve gönlünce istediğin cevaba kilitlenerek "Hocam ben iyi bir insanım aslında, cennete gider miyim?" diye soran da sendin. Ben söyleyeyim: Gidemezsin. Ama arzu edersen cehennemi ayağına bile getirirler, öyle rütbeli bir gözüaçık domuzsun. Çünkü bir tarafta etin toprağa karışırken öteki tarafta ödül peşine düşebiliyorsun. Çünkü, ödüllerin sonuç değil amaç olduğunu zannediyorsun. Ne kadar cahil ve yozsun.


       Ayrıca sen iyi bir insan da değilsin. Tek yapabileceğin, kendi yağında kavrulman ancak onu beceremiyorsun. Öğrendiklerini, düşündüklerini nefrete nasıl da dönüştürüyorsun. İnanmıyorsun, güvenmiyorsun. O güzel bembeyaz gülümsemenin ve sesini çatlatacak kadar şen kahkahalarının arkasına sığınıyor sinsiliğin. Hayat, somurtanlara hiç gülmemeli. Somurtanlar, çokça gülenlerin sonucu, peki ona ne demeli?

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets