6 Ekim 2011 Perşembe

düşüş

Yenildiğini kabul etmek en büyük erdemdir. düştüysen hızlı kalkman düşmüş olman gerçeğini değiştirmez. kabullenip, düşüşü olması gerektiği gibi yaşayacaksın. ben yenilmedim daha hala umut var demek sadece zarar verir sana, arada bırakır ve arada kalmak emin ol en kötüsüdür.

Biz düştük dost. kabul et artık.
Yenildik kabul et.
En iyisi bu, güven bana.
Bu güçsüzlük değil, aksine gücün ta kendisi.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Ben Üzülmem Zaten

" yapma " bu cümleyi son zamanlarda öyle çok duyar oldum ki. işin kötü tarafı tamam dedim her seferinde. yapacam - yapacağım değil yapacam. çok samimi gelmiyor dil bilgisi. içimden gelenlere ket vurup estetik yazılar yazmaktansa içimden geldiği gibi yazıp saygı duyulmamayı tercih ederim. ben bi yazar değilim bi şair de değilim sadece içinden yazmak gelen sıradan bir " blog yazarı"yım ki bu blogu okuyan kaç kişi olduğu da muamma - demek yerine hep tamam dedim haklısın dedim. haklılardı elbet kendilerince ama ben de haklıydım sanki. insanların bana karışması yönlendirmeye çalışması önemsendiğimi gösterir sanmıştım ama insanların kendilerini üstün tutma, başkasını yönlendirme güdüsünden başka bişey olmadığını da yeni anlıyorum. anlasam da bi boka yaramaz. güçsüzüm çünkü. ne zaman karışmaya çalışan birine bir cevap versem ve yüzünün düştüğünü görsem üzülüyorum. ben üzülmem zaten. kendim bile inanmışken başkalarının benim üzülmeyeceğime, kırılmayacağıma inanması çok normal. kırılmam derken bir taş gibiyim manasında değil. jöle gibiyim manasında geri düzelirim anlamında ya da öyle sanıyoruz. ben çok üzülürüm aslında. öyle görünmesem de öyle demesem de öyle davranmasam da çok üzülürüm. ama geçer dimi. geçer geçer. devam edin siz böyle o zaten takmaz kırılmaz üzülmez ki. siz de öyle insanlarsınız zaten. size günah yok.
nereye geldi konu. dedim ya ben bilmem edebiyatı falan. içindekileri kimsenin okumadığı bir bloga yazan bi adamım. öyleyim. umursama yani. bunu okumana da gerek yoktu aslında da yine de sağolasın.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

yine

arkada usul usul çalıyor gnossienne. kaçıncı çalışı kaçıncı klavyeye davranışım kaçıncı yazıp silişim bilmiyorum ama yazmak geliyor içimden.
yine yine yine. akıllanmıyorum. kafa basmıyor herhalde. umut etmek çabalamak uğraşmak yok dedikçe " yine " aynı boku yiyorum. kendimden nefret ediyorum artık. güçsüzlükten ya da iradesizlikten felan değil. bu kadar ucuz bir kalbim olduğundan. yara alıyor, kanıyor ama daha acıyı bile yaşayamamışken düzeliyor numarası yapıyor. ben de yiyorum enayi gibi. tekrar sırıtmaya başlıyorum. tekrar her şey eskisi gibi oluyor. ya da öyle sanıyorum. bu kaçıncı lan diye soruyorum " yine ". artık diye başladığım her cümle neyse boşver ile bitiyor. yaraları çabuk iyileştirmek güzel bir şey gibi duruyor ama iyileştirmede sorun var. kopmuş parmağa yara bandı yapıştırıp yok bir şey bak geçti demek gibi. ama bir gün küçük küçücük minnacık bir darbede kanamaya başlıyor parmak. üstüne bir kat daha bez sarıyorum. geçiyor gidiyor. geçti sanıyorum ya da." yine " yiyorum. akıllanmayacakmışım, aynı boku yiyecekmişim gibime geliyor " yine "

14 Temmuz 2011 Perşembe

Hikaye'm

Yazan adam. Ama hiç kendi hikayesi olmadı. Başlamamış hikayelerin mutsuz sonları vardı içerisinde.





Dizlerinden derman kesilene kadar yürüdü. Dermanı kesildi ve düştü. Kimse görmedi düştüğünü, hala yerde olduğunu da kimse görmüyor. Birileri! geçerken öylece bakıyor belki yardım eder diye ama kimse görmüyor düştüğünü. Tanrı cezası bir güç olsa gerek bu görünmezlik.





Yürümeye koyulduğunda, her adımının bir başlangıç olmasını istedi. Kendi hikayesi için yürüdü, sonunu önemsemeden. Hani pek hayra alamet de değildi sonu pek. İçerisinde hep mutsuz sonlar vardı. Ama yine de olmadı. Düştü sonunda, kaldı öylece öğlen güneişinin altında ters dönmüş kaplumbağa gibi.





Kendi hikayesini kendi yazdı sonra, bir sona bağlamaya çalıştı. Ama farketti ki yazdığı hikaye onun için hiç başlamamıştı. Tanrı olmadığıın kesinkes farkına vardı o an ve insan kendi kaderini kendi yazar rezilliğini tüm utancıyla yedirdi insanlığa. Elindeki senaryo hakkında hiç bir fikrim yok benim ama oyunculuğu berbat işte bunu söyleyebilirim.

12 Temmuz 2011 Salı

Çizgi

Nesih sudan çıkmış balık gibiydi. Gerçek anlamda da öyleydi, gölden kendini dışarı atabildiğinde. Ve o hali geçmedi hiç bir zaman. Ta ki nefes alıp verdiğinin bir mesajla farkına varana kadar. Bir geceyle yaşayabildiğinin farkına varana kadar. Bir gülümseme ile huzur denen şeyin farkına varana kadar. Bir temasla var olduğunun farkına varana kadar.





Burada başlıyordu sonraki sancılar zaten. Artık varlığının bilincindeydi. Oysa öncesinde sadece yokluk vardı. Dilara yoktu ve o da yoktu. İkisi çok iyi bir uyum içerisinde piç ediyordu hayatını. Şimdi o vardı, Dİlara ise günden güne kayboluyordu. Ve tüm bu uyumsuzluk içerisinde hayatının ayaklarının altından kaydığını hissetmek... Bunun tanımı kesinlikle piç oluş bir hayat değil. Bunun tanımı yok, tanımlanacak bir şey yok. Hiç olmamış bir hayat, hiç alınmamış bir nefes. Ama vermeye çalışıyordu şu an o nefesi Nesih. Son nefesi olmasını istiyordu, zira çok güçtü artık. Boş, anlamsız hayat zırvalıklarından öte bir yerdeydi, güçtü.





Gece dinginlik getirmiyordu. Kopamıyordu günün gerçekliğinden Nesih, artık bir tutkal gibi yapıştırmıştı onu anılar. “Birini her saniye düşünüyorum” diyen kişi yalan söylüyordur. Nesih o yalanı yaşıyordu. O yalanı yaşaması yalanı gerçek yapmaz. Gerçek olan bir şey hiç var olmamıştır zaten. Nesih'in de kafasında oluşan her gerçek, hayallerle yalan oluyordu. "Evet" diyordu "ben bunları yapamam, söyleyemem karşısına geçip. Ve şu an bu düşündüklerim ne kadar gerçek dahi olsa, yapmadıktan sonra yalandır. Onun gözlerinde yalandır. Onun gözlerinde yalansa benim için de yalandır. Çünkü onun gözlerine azad etmiştim ben her şeyimi. Hala oradalar."





Ağlamak utanılacak bir şeydir, gerzekcedir, acizcedir, ahmakcadır ve boşa geçen vakittir, aynı dua etmek gibi. Ama Nesih hiç bir şeydi. O yüzden dinlemeye korktuğu şarkıları bile loop'a alabiliyor ve dahi güne o şarkılarla başlayabiliyordu. "Ne önemi var ki zaten?" diye düşünüyordu belki de. Ne önemi var ki? Boşa geçen vaktin vadesi dolmuş bir hayatın bonusu olduğu düşünüldüğünde.





Sigara sararken, çarşafın yapışmasından yara olmuş dudaklarından dumandan başka bir şey çıkmıyordu pek. Ellerini kullanıyordu Nesih artık. Yazmak uyuşturuyordu onu ama uyuşukken bile olmuyordu. Olmuyordu Nesih, olamıyordu. Bir şeylerin üstünden gidemiyordu. Onu çağıran bir şey de yoktu artık. Belki de hiç olmamıştı. Belki de hiç bir şey olmamıştı. Algıda seçiciliğin ağzına sıçmıştı belki de. Belki de başlangıç dediği, çoktandır akıp giden bir sıradanlıktı Dilara'nın gözlerinde, dolayısıyla Nesih gözlerinde.





Herkes hayatının bir döneminde çevresindeki her şeyi, herkesi durdurup “ne oluyor, ne oldum ben?” diye düşünür. Nesih hayatının bir döneminde her şeyin herkesin aktığını hissedebiliyordu. Evet anılar bir tutkaldı ve çizginin tam üstünde yapışmıştı Nesih, her şey yine durmuştu. Alışılagelmişin dışında artık çizginin arkasını da görebiliyordu. Aydınlıktı, o vadedilen topraklar vardı, Dilara vardı.





Çizgi baş edemeyeceği bir incelikteydi. Düşemiyordu da, geçemiyordu da. Bir şey bekliyordu Nesih, bir güç, bir güçsüzlük, herhangi bir şey. Sadece sıradanlığı kırabilecek bir şey. O yüzden yeni güne, hep gecenin geleceği umuduyla uyanırdı. Biri getirecekse o da gecedir. Ve o karanlık pelerinin altında bir gün bir şey çıkar umuduyla, gece pelerinini çekerken gözüne bir şeyin parlaması umuduyla geceyi bekliyordu.





Bir çok karanlık gördü Nesih, hepsiyle de bir eyvallahı oldu. Ama hiç bir üzüntüsü onu dibe vurdurup çıkarmayı başaramadı. Hep sıradanlıkta, aynı içinde ki boşluk ve bokluk isteğiyle o geceyi bekledi. O gece hiç gelmedi.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Ve Şöyle Bir Sahne…


Yatağından, kıvırcık kızıl saçlarını kaşıyarak kalkan bir çocuk... Yaşı ufakça ama kendini neye dönüştürdüğünün farkında. İçinden “Tekrar!” diyor heyecansızca. Hayatını, karakterinin vazgeçilmez parçası olan rutinlerle devam ettirmekte kararlı ve devam ediyor yapmaya, ne yaptıysa dün de, dünün öncesinde de.

Yuvarlak çerçeveli gözlüklerini düzeltiyor. Kamburunu sırtına yük edip ayaklarının ucundaki halıyı incelemeye başlıyor. Birazcık öyle kaldıktan sonra ya rutinine dahil olmadığından  ya da halının pek de numarası olmamasından olacak değiştiriyor yeşil gözlerinin nazarını, ayağa kalkıyor aniden.


Her ne kadar güneşe, başkaları için doğduğu için kızsa da, aklına havanın nasıl olduğuna bakmak geliyor ve kendisine selam veren güneşe karşılık veriyor. Pencereden kafasını çıkarıp etrafı seyrederken elleri, kolları, kafaları kısacası birkaç uzvu birbirine kenetlenmiş şekilde yürüyenleri görüncü utanıp yere doğru bakıyor, yapmadığı bir kötülük vicdanını titretmiş gibi.

Kollarına bakıyor ve belki de yaşadığı o ana kadar kimseye sarılamadığını fark ediyor kollarının. Kendiyle dalga geçercesine gülüyor. “Eh be çocuk senin neyine?!”… Sarıyor kollarını kendi bedenine. (O katı yürekten beklenmeyecek hareketler bunlar). Kollarının, onları anlamsızlaştıran boş amaçları yerine getirmesi yerine, hayattan zaman çaldığı vakitler kendini avutması için yaratılmış olabileceğini anlıyor o zaman.
Zeminin kaybolduğunu ve bir uçurumun boşluğundan pürüzsüzce düştüğünü hayal ediyor yeşil gözlerini kapatarak. Kendini bu hayale hazırlamıştır kim bilir ne zamandan beri. Zorluyor kendisini kaptırabilmek için bu uçsuz, ışıksız hayale. Ve istediğini elde ediyor. Hayatında tatmadığı gerçekliği (?) tattığını hissediyor, zifirlenmiş zihninin uydurduğu bu hayal sırasında. Boşluğa savrulurken dalgalandığını hissettiği kıvırcık saçlarına şükrederek içine dolan huzurun keyfini çıkarıyor. Kendi çabasıyla arattığı bu yeni heyecandan dolayı gurur duyuyor kendisiyle. “Sonu var mıdır?” diye düşününce cevabı bulamıyor. Bu düşün gerçekliğine o kadar düşmüş olacak ki, telaşla bedenine sardığı kollarını çırpmaya başlıyor, kötülediği ve kötüleştirdiği gerçek hayatına. Ama düşüşü daha da hızlanıyor ve bu, korkunun, içini daha çok kaplamasına yol açıyor. Çırpındıkça daha çok soğuyan kollarına, zorlukla aralayabildiği gözleriyle yarım yamalak bakıyor. Bir an için, yaşamı boyunca benzerini görmediği bir korku yerleşiyor içine. Kalbinin de, giderek can veren kollarının soğukluğuna eriştiğini hissediyor. Ne buraya düşerken atladığı yeri ne de düşeceğini düşündüğü bu uçurumun sonunu görebiliyor. Çaresizce ve korku içinde etrafına bakıyor bir süre zor bela açtığı gözleriyle; anlam verilecek hiçbir şey göremiyor. “Siyah bir perdeden başka bir şey yok!”

Karanlığın sonlanması için dualar ediyor, kime yalvardığını bilmeden. Kendisinin içine sevgiyi koyan kişiyi düşünüp dua ediyor. Ama, onun düşüşüne faydası yok yakarmalarının.

Kurtulmak için, anlam veremediği bu durumun sebebini hatırlamaya çalışırken, birden tiz bir kadın çığlığıyla irkiliyor, sesi tanıyor. Sesin nereden geldiğini anlamak için zorlukla da olsa, heyecanla açıyor göz kapaklarını bir anda. İçindeki telaşın da etkisiyle derin ve anlık bir nefes çekiyor içine. Tam o anda, güneş ışıklarının terk ettiği odasına dönüyor, sesin sahibini görüyor ve tanıyor. Olan bitene anlam veremeden, içine çektiği nefesi hediye ediyor başucunda bekleyen kadına. Artık hissetmediği için şükrettiği korkuyu da koyuveriyor yanına. Duyduğu çığlıkların arasına adının da karışabildiğini duyuyor en son.

Bu, adıyla çağrılıp uyandırıldığı son gün…

29 Haziran 2011 Çarşamba

Günler...

Patlama noktaları oluyor. Ama genelde telefonum hep sağda solda gezindiğinden, abidik gübüdük yerlerden çıktığından ulaşamıyorum o an telefona. Diğer zamanlarda da elimde telefon kafamı sağa sola çarpasımı getirten ikilemde bekliyorum öyle. Sanırım delilik bu. Yani annem öyle diyor en azından. Odandan hiç çıkmıyorsun diye. Tüm gün öylece telefona bakmak... Evet sanırım öyle.





Hani bir yerde gelinen bu nokta bile bana ziyadesiyle inanılmaz geliyor zaten. Hani hala ilk günki gibi şarkılarla o yoğunluk pompalanıyor vücuduma, böyle tam kalbin üst taraflarında, vücudun ortasında sigara dumanı gibi bir şey kaynıyor ve dağılıyor her yere. İşte onu hala hissediyorum. Ve direk eski mesajları okuma eylemine geçiyorum. İşte gelinen nokta dediğim bu. Gülüyorum lan, sırıtıyorum, mutlu oluyorum okudukca bildiğin. Hatta kendi yazdıklarımı okuyorum sonra baştan aşağı, ve onları okumuş olduğunu bilmek beni apayrı kotartıyor o gece. O gece diye buruşturup bir kenara attığıma da bakmayın, her gece yani. Özet geçtim sanki bu son günleri.





Bir yanım kalmak istiyor öylece işte. "Lan sen bunları zar zor hayal edebilirdin baksana yaşadın, elinde anılar ve dahi yazılı bir şeyler var. Ölene dek de yeter böyle, her gecen böyle geçse olmaz mı?" "Olur" diyorum istemsizce böyle usul usul. Haykıramıyorum tabi. Çünkü diğer yanım da var. Oda paso veriyor bana ayarı. Yediğim hakaretin haddi hesabı yok. "Ulan sen ne kadan korkak, ne kadan mal, ne kadan ezik, ne kadan ergen triplerinde bir kazmasın" diyor bana. Ona da "haklısın" diyorum buruk buruk. "Ben daha fazlasını hakediyor muyum, tamam lan seviyorsun da, bu yeter mi? Bak bir hele kendine" diyorum ardına lakin. Sonra anlıyorum ki bu da diğer yanım. E şimdi ben ikisini toplayınca mı bir ediyorum yoksa onlar ayrı ayrı da bir ben var mıyım? Ayrı bir ben varmış gibi de hissediyorum, o "artık hamle sırası sende" yükünün altında ezilip "ne yapacağım ben lan, ne yapmalı?" diye kafayı yiyip günün sonunda bir halt edemeyen bir ben... Bu ayrı mı şimdi, hangi yanıma giriyor? Bilemedim ama günler feci feci giriyor bir tarafıma, Son konuşmanın üstüne 17 gün geçmiş, geçmeye devam etmekte. Ben hala ikilemlerde, mallıklarda dolaşıyorum.





"Gün içinde bir saniye dahi aklına düşüyor muyumdur ki?" diyor biri. Hangi yanım, yoksa o ben dediğim eleman mı bunu sıçıyor gün ortasında zihnime bilmiyorum. O an "acaba lan, lan acaba, lan ne bileyim, lan vay lan, adfsda" error veriyorum....





-mavi ekran-





Geçersiz bir işlem yürütüp kapatıyorum sonra tüm yanlarımı. O işlemde genelde içmek oluyor. Yani bir gece ansızın Adrina Lima gelse odama, "bacım üstünü giyin allasaen üşüteceksin" der, gider salona yatak açar oraya yatırır onu, sonra odamda izdivacıma çekilirim ben. Hani böyle her saniye de o varken, "gün içinde tek bir saniye onun aklına düşüyor muyudumdur ki?" sorusu doğal olaraktan yakıyor devreleri büsbütün.





Yani toplarsak bir şekilde gece oluyor, bitmeye yakın sabah ezanını ninni niyetine kullanarak uykuya dalıyorum. Sabah oluyor her türlü işte. Uyanıp daha yeni güne başlamadan "bugün de aynı amına koyayım" diyebiliyorsam ben, allah da benim ta belamı versin o zaman, ne diyeyim kendime şimdi. Atsam atılmam, satsam satılmam.





Yani bir şey yapmıyor da değilim bir yerde, bununla kendimi çok pis avutuyorum he. Direk züürt tesellesi. Bakınca şöyle bi'; yazı, şiir, kitap... Son olarak şarkı da yazdım, hatta söyledim, sesime sıçayım da söyledim işte napıım. Vakamijin gitarıyla takılırken ben de doğaçlama girdim bir şeyler birden, sıkıntıdan, bir patlak verdim vücudumdan, O da ağzım oldu. Genelde parmaklardan patlak verirdi bu acı denen meret. O yüzden Anlam bütünlüğüymüş, zartmış, zurtmuş kasmadım, hani gerek de yok. Bildiğin o an içim dışımda yahu, önemli olan da bu değil mi azizim? "Öyle" de bi, de bi "öyle" diye, heh öyle işte. Besteyi kaydettik de atmıycam ehehe, neyse bari sözlerini yazayım da tam olsun;





"I can find the sky in your eyes

I can find the space in you to fill my heart

I never walk on that way

All the roads take me away

I grow up like a tree under your blue eyes

It's enough your beauty

To be happy

In this ugly life

I never walk on that way

All the roads take me away."

21 Haziran 2011 Salı

en acısız yol : beklentisizlik

"yalnızlığı sevdiğimi söylememin bir sebebi var. yalnızken mutlu olduğumu düşündüğümden değil. eğer birisi tarafından sevilirsem ve sonra biterse toparlanamayacağımı düşündüğümden. yalnız olmak daha kolay. eğer sevgiye ihtiyacınız olduğunu fark ederseniz ve sonra sevecek kimseniz olmazsa? ya bu sevgiden ve ona dayanmaktan hoşlanırsanız? ya hayatınızı ona göre şekillendirir de sonra her şey altüst olursa? böyle bir acıyı atlatabilir misiniz?"

diyor meredith grey.

bunu sadece sevgi olarak görmeyip genele yansıtırsak da doğru olur bence. ne demek genel? hani bir şeyi istersin sonra olacak gibi olur, heveslenirsin ya sonra olmaz. işte bu acıdan bahsediyor aslında. o şeyi hiç istemeseydim bu acıya da katlanmak zorunda olmayacaktım diye düşünüyoruz. işte bu ikilemden asla sağ çıkamadım. her mağlubiyet sonrasında artık bir şey ummayacağım deyip bir süre sonra tekrar ummaya başladım. eğer hiçbir şey arzulamasam yaşamanın ne anlamı var dedim kendime.

hayatın amacı yok olmaktır diyor ajan smith.

işte bu cümle soruma yanıt veriyordu. yaşamanın bir anlamı olması gerekmiyordu aslında.yaşam sadece ölümü beklerken geçen süre. bu süreyi acısız şekilde atlatmak için gerekli olan şeyi isteksizlik. beklentisizlik.

bir yer düşün. sana belli bir süre beklemen söylenmiş o süre bitince yok olacaksın. önünde bir yol var. dikenlerle kaplı ama bazı yerlerinde tatlı meyveler var. beklediğin süreyi meyveler için dikenleri göze alıp yola girerek geçirir miydin?

bu anlayışı yerleştirmek uzun sürse de başaracağım bunu.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Bazen

Bazen eline bir gitar verseler en hüzünlü parçayı çalıp söyleyebileceğini hissedersin. Her şeyi bir anda anlatabileceğini, en karanlık notaları çıkarabileceğini… Ve bazen sesin bile çıkmaz, elini ble kıpırtadamazsın. Her şey gözlerinin önünde ve dahi çevrende olup bitiyordur. Tamamiyle seninle alakalı. Sen artık hiçbir şey yapmasan da geçmiş seni hep yollara sokar. Her yol kesilidir ya da her yol seni başka bir boka sevkeder. Ve hala hiçbir şey yapmıyorsundur.

Yakınsın, herkes yakın. Sen herkesten daha da yakınsın. “Gidebildiğin yere kadar” ı harcadın çoktan. Çoktan da yakınsın.

Bir de tüm bu hengame arasında tek derdin son bir sigara içmek. Sanki bok gibi geçmekte olan bir sınavın ortasında, sınav bitse de bir sigara içsem demek gibi bir şey. Son bir sigara, sonra resmini öpersin, sonra hop uykuya, mutsuz olamadığın, yolların seni değil, senin yolları istediğin gibi saptırdığın dünyalara…

Kafanız güzel olsun, kafanız her daim güzel olsun.

17 Haziran 2011 Cuma

huzur

hayata ağlayarak başlıyoruz zaten. güzel devam etmesinin ne kadar saçma olduğu da açık deği mi?
kaç kişiye kaç kere söyledim bilmiyorum. huzur istiyorum. tam huzur. uzun süreli, ruhumun temizlendiğini hissedene kadar sürecek bir huzur...
öyle for the love of god dinlerken hissedilecek bir huzur değil. karlı bir güne uyandıktan sonra poğaça çay sigara üçlüsünün yaşattığı huzur değil.
anladınız işte. anlık huzur istemiyorum. ha bitti ha bitecek diye düşünürken anımın hiç olmasını istemiyorum. istediğim ne zaman bitecek diye düşünmeden, o huzuru yaşayayım. yaşamanın tadına varayım.
koynunda yatan sevgilinin kokusunu içine çekerkenki huzuru istiyorum. güneş doğraken denize bakmayı istiyorum. saatlerce bakmayı.. zamanın geçmesinin dert olmamasını istiyorum. zamanın durduğu anları istiyorum. ama şu hayatta öğrendiğim tek bişey var. istediklerinin sadece en basitleri olur.
hayat ı tanımla deseler huzursuzluğu kovalarken geçen zaman derdim. çünkü gerçek huzur diye anlattığım şey aslında yok. olamaz da. evrenin bir kanunu olabilir bilmiyorum ama neredeyse imkansız.çünkü işte bu an dediğin anda bişeyler çıkıyor.
evren buna izin vermiyor anlayacağınız. nedense sizi 0 yapmak için çabalıyor. ne + yani mutlu ne de - yani mutsuz olmanızı istiyor. toprak olmanızı istiyor. toprak gibi nötr olmanızı. bu sebepledir ki insanın en mutlu anında mutsuzluklar çıksın
bu sebepledir ki insanın en mutsuz anında bir çare bulunsun. işte bu yüzden hayatı nötr yaşamayı seçtim. mutsuzluğa üzülmemeyi mutluluğa sevinmeye tercih ettim. mutsuz olmanın acısı o kadar çok ki
mutlu olmamayı, hayatı nötr yaşamayı seçtim. evrene itaat...

LFDS

LFDS avare avare evrende salınan, işlevlerinin yeyip, içip, sıçmaktan daha farklı bir sisteme entegre edilmesi gerekliğini düşünüp, bu konuya el atmaktan ziyade, yatarak göt büyüten Emin, Mert(vakamijin), Serdar ve Enishan tarafından kurulmuş, Selim'in eklenmesiyle büyüyen ve alakalı alakasız yazılarla içeriği genişletilen bir blog şeyisidir. Daha seyisi olamadık, amatörce. Bazıları "bon dorgodo yozoyom" dese de içindeki amatöre hastayız hepimiz. Bu blogdaki öykülere, denemelere, şiirlere bakıp "aa bu benim lan" diyebilirsiniz. Zira ortak bir noktamız var; "hepimizin hayatı çok boktan."

16 Haziran 2011 Perşembe

Hayatın Amacı

"the purpose of life is to end."
agent smith


"Hayatın amacı nedir lan, ne sikime yaşıyoruz?" diye sormuştum yine istemsizce geceye kaybederken bütün kozlarımızı. Şaşırak bana baktı "hayatın bir amacı var mıymış be" dedi "ne olduğu önemli değil, şu an bir amacın olduğunu düşünmek bile içimi rahatlattı."


Değişik vecizeler çıkmaya başlamıştı her birimizin kafasından, sorduğum bu sorunun ardından. "intihar etmeden ölmektir" dedi. Çok yüzeysel gelmişti o an kafamdakilerden dolayı ama şöyle bir bakınca gayet de derin ve oturaklı bir amaç. Bir son için yaşıyoruz ve bu son doğal bir süreç toplum açısından baktığımızda. İntihar bu yüzden aykırı bir durum oluşturuyor. Bu yüzden belki de hayatın amacı topluma kendisini kabul ettirebilmesidir insanın. Tabi ki bu bizim nesil için geçerli.


Kişiselleştirip göreceli bir hale sokmuştuk, genel olarak başlattığım bu sorunsalı. O yüzden "benim" dedim "benim hayatımın amacı bir insan silületinde. Yani bir yıldır seviyorum, bundan bir on yıl sonra da seviyor olacağım ve hayatımın amacının o olmasını seviyorum ben. Hiç bir zaman neden diye sormadım ve eğer ki 10 yıl sonra onu sevmiyor olabileceğim ihtimalini gözüme sokmak istersen cevabım amaçsız bir hayat olacak. Kurulan her düşünce yapımın, kavramlarımın yıkımı olur bu ihtimal."


Gülümsemişti, zar zor monitörün ışığının yüzlerimizi seçmeye yettiği karanlık oda da, görebilmiştim net bir şekilde. "Peki amaç amaçsız bir hayat olsa?" sorusuyla derin bir hendek açmıştı ilerlediğimiz gecenin önüne. "Amaçsız bir hayatı olan adam gözümde kral adamdır." dedi "Ha benim gözümde kral olması bir sike yaramaz. En fazla gider bi' bira ısmarlarım" Gülüşmüştük. Aslında amaçsız bir hayatın tanımını değil, amacın amaçsızlık olduğunun tanımını yaptığından o da haberdardı. Ve benim bir amacım vardı, her şeyiyle değecek şekilde, her şeye.


Hava aydınlanmaya başlamıştı, yorgunluk ve uykusuzluk üzerimize binerken. Ayağa kalktı "aman" dedi "hayatın amacı bok püsürk işte, milyon spermin arasından birinci gelmişiz, şansımıza lanet edeceğimiz yere hala amaç arıyoruz. Ben yatıyorum hadi cya"


Ben de hava fazla aydınlanmadan uyuyabileyim diye kıvrılmıştım bir yere. Uykuya dalmadan tutunduğum amaç belirmeye başlamıştı zihnimde ve her şeye rağmen gülümsüyordum. İşte bu yüzden "o"ydu zaten.


Bazen ne kadar sevsende pek fazla bir şey gelmiyor elden. Ne kadar yaklaşsan da çok uzak bir ihtimal oluyor her şey. Bu bir şey yapma gerekliliğinin verdiği yük yahut realiteden uzaklaştıkca kafada oluşan paranoyalar baltalıyor akla gelen her hamleyi. Bazen ne kadar yanında olmak istesen de beceremiyorsun bir arpa boyu yol gitmeyi. Oysa bir adımına amok koşucusu gibi yardırasın olsa da. İstisnasız, sektirmeden hiçbir saniyeyi aklında o olsa da, olsa da fikrinde o, zikrinde olamıyor. İnsanı oturduğu koltuğa mıhlayan nasıl bir düşünce yapısıdır bu? Her şeye karşın, her duruma karşın içinde biriken bu sonsuz sevgiye rağmen, hala aynı kafada oluşan sorunlu, bozuk düşünceler, paranoyalar…


Bu hastalık sürecinde daha da bir yüzüme vuruldu kendi içimdeki çatışmalar. Kendimle satranç oynuyor gibiydim sanki. Ona gidecek her hangi bir yol buluşumda, başka bir savunma mekanizması devreye giriyor, yine kendi düşüncelerimden oluşan. Adını ben koyamadım. Siz paranoya deyin, başka biri acizlik desin, o korkaklık.


Bu sabah uyandığımda baş ağrılarımı bulamadım yanımda. Hastalık ufaktan terkediyordu beni. Pek fazla samimiyetimiz yok, koymuyor o yüzden. Hani hastalık boyunca hiç eyleme dökemeden düşünüyorsun ya – hasta olmadan önce durum farklıydı da- sanki ben hastalık zamanı insan acizliğini her saniyeme yaymışım gibi.


Bu içimde büyüyen kaosun yazla bir ilgisi olabilir gibi geliyor bana. Yaz ne kadar berbat bir mevsimdir ve ne kadar acımasız. Araya mesafeler koyuyor, kilometrelerce, elimde olan tek istenci kırıyor, belki görürüm be hevesimi. Tek yapabildiğim somut adımdı benim için. Bu yüzden yazdan nefret ediyorum, kış yaşayabildiğim tek mevsim. Hep öylemiydi bilmiyorum ama, hep böyle gider artık.


Hala kavrayabilmiş değilim olayın saçmalığını. Bazen düşününce ben çok mu yanlış anlıyorum bir şeyleri diyorum, çok mu duygusala bağlıyorum gereksiz yere, çok mu yapmacık duruyor her şey, bu sikimsonik sahte düzen üzerinde. Oysa o gün bir şeyler çok sağlam başladı diyordum, yan yana yürüken ve eli kolumdayken. Oysa şimdi bakınca o güne bir rüya gibi geliyor. O kadar uzak görünüyor ki tekrar yürümek öyle kol kola, sarılmak veyahut. Sanırım çok anlamlar çıkarıyorum en ufak bir hareketten. Öyle mi gerçekten? Çokta saçmalıyorum belki. Ama başka bir şey düşünemiyorum tüm bu kaos içerisinde. Güneş günü dingin gösterse de, hissetmeye başlayınca aksettiriyor insana olağanca karışıklığını.

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets