16 Haziran 2011 Perşembe

Hayatın Amacı

"the purpose of life is to end."
agent smith


"Hayatın amacı nedir lan, ne sikime yaşıyoruz?" diye sormuştum yine istemsizce geceye kaybederken bütün kozlarımızı. Şaşırak bana baktı "hayatın bir amacı var mıymış be" dedi "ne olduğu önemli değil, şu an bir amacın olduğunu düşünmek bile içimi rahatlattı."


Değişik vecizeler çıkmaya başlamıştı her birimizin kafasından, sorduğum bu sorunun ardından. "intihar etmeden ölmektir" dedi. Çok yüzeysel gelmişti o an kafamdakilerden dolayı ama şöyle bir bakınca gayet de derin ve oturaklı bir amaç. Bir son için yaşıyoruz ve bu son doğal bir süreç toplum açısından baktığımızda. İntihar bu yüzden aykırı bir durum oluşturuyor. Bu yüzden belki de hayatın amacı topluma kendisini kabul ettirebilmesidir insanın. Tabi ki bu bizim nesil için geçerli.


Kişiselleştirip göreceli bir hale sokmuştuk, genel olarak başlattığım bu sorunsalı. O yüzden "benim" dedim "benim hayatımın amacı bir insan silületinde. Yani bir yıldır seviyorum, bundan bir on yıl sonra da seviyor olacağım ve hayatımın amacının o olmasını seviyorum ben. Hiç bir zaman neden diye sormadım ve eğer ki 10 yıl sonra onu sevmiyor olabileceğim ihtimalini gözüme sokmak istersen cevabım amaçsız bir hayat olacak. Kurulan her düşünce yapımın, kavramlarımın yıkımı olur bu ihtimal."


Gülümsemişti, zar zor monitörün ışığının yüzlerimizi seçmeye yettiği karanlık oda da, görebilmiştim net bir şekilde. "Peki amaç amaçsız bir hayat olsa?" sorusuyla derin bir hendek açmıştı ilerlediğimiz gecenin önüne. "Amaçsız bir hayatı olan adam gözümde kral adamdır." dedi "Ha benim gözümde kral olması bir sike yaramaz. En fazla gider bi' bira ısmarlarım" Gülüşmüştük. Aslında amaçsız bir hayatın tanımını değil, amacın amaçsızlık olduğunun tanımını yaptığından o da haberdardı. Ve benim bir amacım vardı, her şeyiyle değecek şekilde, her şeye.


Hava aydınlanmaya başlamıştı, yorgunluk ve uykusuzluk üzerimize binerken. Ayağa kalktı "aman" dedi "hayatın amacı bok püsürk işte, milyon spermin arasından birinci gelmişiz, şansımıza lanet edeceğimiz yere hala amaç arıyoruz. Ben yatıyorum hadi cya"


Ben de hava fazla aydınlanmadan uyuyabileyim diye kıvrılmıştım bir yere. Uykuya dalmadan tutunduğum amaç belirmeye başlamıştı zihnimde ve her şeye rağmen gülümsüyordum. İşte bu yüzden "o"ydu zaten.


Bazen ne kadar sevsende pek fazla bir şey gelmiyor elden. Ne kadar yaklaşsan da çok uzak bir ihtimal oluyor her şey. Bu bir şey yapma gerekliliğinin verdiği yük yahut realiteden uzaklaştıkca kafada oluşan paranoyalar baltalıyor akla gelen her hamleyi. Bazen ne kadar yanında olmak istesen de beceremiyorsun bir arpa boyu yol gitmeyi. Oysa bir adımına amok koşucusu gibi yardırasın olsa da. İstisnasız, sektirmeden hiçbir saniyeyi aklında o olsa da, olsa da fikrinde o, zikrinde olamıyor. İnsanı oturduğu koltuğa mıhlayan nasıl bir düşünce yapısıdır bu? Her şeye karşın, her duruma karşın içinde biriken bu sonsuz sevgiye rağmen, hala aynı kafada oluşan sorunlu, bozuk düşünceler, paranoyalar…


Bu hastalık sürecinde daha da bir yüzüme vuruldu kendi içimdeki çatışmalar. Kendimle satranç oynuyor gibiydim sanki. Ona gidecek her hangi bir yol buluşumda, başka bir savunma mekanizması devreye giriyor, yine kendi düşüncelerimden oluşan. Adını ben koyamadım. Siz paranoya deyin, başka biri acizlik desin, o korkaklık.


Bu sabah uyandığımda baş ağrılarımı bulamadım yanımda. Hastalık ufaktan terkediyordu beni. Pek fazla samimiyetimiz yok, koymuyor o yüzden. Hani hastalık boyunca hiç eyleme dökemeden düşünüyorsun ya – hasta olmadan önce durum farklıydı da- sanki ben hastalık zamanı insan acizliğini her saniyeme yaymışım gibi.


Bu içimde büyüyen kaosun yazla bir ilgisi olabilir gibi geliyor bana. Yaz ne kadar berbat bir mevsimdir ve ne kadar acımasız. Araya mesafeler koyuyor, kilometrelerce, elimde olan tek istenci kırıyor, belki görürüm be hevesimi. Tek yapabildiğim somut adımdı benim için. Bu yüzden yazdan nefret ediyorum, kış yaşayabildiğim tek mevsim. Hep öylemiydi bilmiyorum ama, hep böyle gider artık.


Hala kavrayabilmiş değilim olayın saçmalığını. Bazen düşününce ben çok mu yanlış anlıyorum bir şeyleri diyorum, çok mu duygusala bağlıyorum gereksiz yere, çok mu yapmacık duruyor her şey, bu sikimsonik sahte düzen üzerinde. Oysa o gün bir şeyler çok sağlam başladı diyordum, yan yana yürüken ve eli kolumdayken. Oysa şimdi bakınca o güne bir rüya gibi geliyor. O kadar uzak görünüyor ki tekrar yürümek öyle kol kola, sarılmak veyahut. Sanırım çok anlamlar çıkarıyorum en ufak bir hareketten. Öyle mi gerçekten? Çokta saçmalıyorum belki. Ama başka bir şey düşünemiyorum tüm bu kaos içerisinde. Güneş günü dingin gösterse de, hissetmeye başlayınca aksettiriyor insana olağanca karışıklığını.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets