29 Haziran 2011 Çarşamba

Günler...

Patlama noktaları oluyor. Ama genelde telefonum hep sağda solda gezindiğinden, abidik gübüdük yerlerden çıktığından ulaşamıyorum o an telefona. Diğer zamanlarda da elimde telefon kafamı sağa sola çarpasımı getirten ikilemde bekliyorum öyle. Sanırım delilik bu. Yani annem öyle diyor en azından. Odandan hiç çıkmıyorsun diye. Tüm gün öylece telefona bakmak... Evet sanırım öyle.





Hani bir yerde gelinen bu nokta bile bana ziyadesiyle inanılmaz geliyor zaten. Hani hala ilk günki gibi şarkılarla o yoğunluk pompalanıyor vücuduma, böyle tam kalbin üst taraflarında, vücudun ortasında sigara dumanı gibi bir şey kaynıyor ve dağılıyor her yere. İşte onu hala hissediyorum. Ve direk eski mesajları okuma eylemine geçiyorum. İşte gelinen nokta dediğim bu. Gülüyorum lan, sırıtıyorum, mutlu oluyorum okudukca bildiğin. Hatta kendi yazdıklarımı okuyorum sonra baştan aşağı, ve onları okumuş olduğunu bilmek beni apayrı kotartıyor o gece. O gece diye buruşturup bir kenara attığıma da bakmayın, her gece yani. Özet geçtim sanki bu son günleri.





Bir yanım kalmak istiyor öylece işte. "Lan sen bunları zar zor hayal edebilirdin baksana yaşadın, elinde anılar ve dahi yazılı bir şeyler var. Ölene dek de yeter böyle, her gecen böyle geçse olmaz mı?" "Olur" diyorum istemsizce böyle usul usul. Haykıramıyorum tabi. Çünkü diğer yanım da var. Oda paso veriyor bana ayarı. Yediğim hakaretin haddi hesabı yok. "Ulan sen ne kadan korkak, ne kadan mal, ne kadan ezik, ne kadan ergen triplerinde bir kazmasın" diyor bana. Ona da "haklısın" diyorum buruk buruk. "Ben daha fazlasını hakediyor muyum, tamam lan seviyorsun da, bu yeter mi? Bak bir hele kendine" diyorum ardına lakin. Sonra anlıyorum ki bu da diğer yanım. E şimdi ben ikisini toplayınca mı bir ediyorum yoksa onlar ayrı ayrı da bir ben var mıyım? Ayrı bir ben varmış gibi de hissediyorum, o "artık hamle sırası sende" yükünün altında ezilip "ne yapacağım ben lan, ne yapmalı?" diye kafayı yiyip günün sonunda bir halt edemeyen bir ben... Bu ayrı mı şimdi, hangi yanıma giriyor? Bilemedim ama günler feci feci giriyor bir tarafıma, Son konuşmanın üstüne 17 gün geçmiş, geçmeye devam etmekte. Ben hala ikilemlerde, mallıklarda dolaşıyorum.





"Gün içinde bir saniye dahi aklına düşüyor muyumdur ki?" diyor biri. Hangi yanım, yoksa o ben dediğim eleman mı bunu sıçıyor gün ortasında zihnime bilmiyorum. O an "acaba lan, lan acaba, lan ne bileyim, lan vay lan, adfsda" error veriyorum....





-mavi ekran-





Geçersiz bir işlem yürütüp kapatıyorum sonra tüm yanlarımı. O işlemde genelde içmek oluyor. Yani bir gece ansızın Adrina Lima gelse odama, "bacım üstünü giyin allasaen üşüteceksin" der, gider salona yatak açar oraya yatırır onu, sonra odamda izdivacıma çekilirim ben. Hani böyle her saniye de o varken, "gün içinde tek bir saniye onun aklına düşüyor muyudumdur ki?" sorusu doğal olaraktan yakıyor devreleri büsbütün.





Yani toplarsak bir şekilde gece oluyor, bitmeye yakın sabah ezanını ninni niyetine kullanarak uykuya dalıyorum. Sabah oluyor her türlü işte. Uyanıp daha yeni güne başlamadan "bugün de aynı amına koyayım" diyebiliyorsam ben, allah da benim ta belamı versin o zaman, ne diyeyim kendime şimdi. Atsam atılmam, satsam satılmam.





Yani bir şey yapmıyor da değilim bir yerde, bununla kendimi çok pis avutuyorum he. Direk züürt tesellesi. Bakınca şöyle bi'; yazı, şiir, kitap... Son olarak şarkı da yazdım, hatta söyledim, sesime sıçayım da söyledim işte napıım. Vakamijin gitarıyla takılırken ben de doğaçlama girdim bir şeyler birden, sıkıntıdan, bir patlak verdim vücudumdan, O da ağzım oldu. Genelde parmaklardan patlak verirdi bu acı denen meret. O yüzden Anlam bütünlüğüymüş, zartmış, zurtmuş kasmadım, hani gerek de yok. Bildiğin o an içim dışımda yahu, önemli olan da bu değil mi azizim? "Öyle" de bi, de bi "öyle" diye, heh öyle işte. Besteyi kaydettik de atmıycam ehehe, neyse bari sözlerini yazayım da tam olsun;





"I can find the sky in your eyes

I can find the space in you to fill my heart

I never walk on that way

All the roads take me away

I grow up like a tree under your blue eyes

It's enough your beauty

To be happy

In this ugly life

I never walk on that way

All the roads take me away."

21 Haziran 2011 Salı

en acısız yol : beklentisizlik

"yalnızlığı sevdiğimi söylememin bir sebebi var. yalnızken mutlu olduğumu düşündüğümden değil. eğer birisi tarafından sevilirsem ve sonra biterse toparlanamayacağımı düşündüğümden. yalnız olmak daha kolay. eğer sevgiye ihtiyacınız olduğunu fark ederseniz ve sonra sevecek kimseniz olmazsa? ya bu sevgiden ve ona dayanmaktan hoşlanırsanız? ya hayatınızı ona göre şekillendirir de sonra her şey altüst olursa? böyle bir acıyı atlatabilir misiniz?"

diyor meredith grey.

bunu sadece sevgi olarak görmeyip genele yansıtırsak da doğru olur bence. ne demek genel? hani bir şeyi istersin sonra olacak gibi olur, heveslenirsin ya sonra olmaz. işte bu acıdan bahsediyor aslında. o şeyi hiç istemeseydim bu acıya da katlanmak zorunda olmayacaktım diye düşünüyoruz. işte bu ikilemden asla sağ çıkamadım. her mağlubiyet sonrasında artık bir şey ummayacağım deyip bir süre sonra tekrar ummaya başladım. eğer hiçbir şey arzulamasam yaşamanın ne anlamı var dedim kendime.

hayatın amacı yok olmaktır diyor ajan smith.

işte bu cümle soruma yanıt veriyordu. yaşamanın bir anlamı olması gerekmiyordu aslında.yaşam sadece ölümü beklerken geçen süre. bu süreyi acısız şekilde atlatmak için gerekli olan şeyi isteksizlik. beklentisizlik.

bir yer düşün. sana belli bir süre beklemen söylenmiş o süre bitince yok olacaksın. önünde bir yol var. dikenlerle kaplı ama bazı yerlerinde tatlı meyveler var. beklediğin süreyi meyveler için dikenleri göze alıp yola girerek geçirir miydin?

bu anlayışı yerleştirmek uzun sürse de başaracağım bunu.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Bazen

Bazen eline bir gitar verseler en hüzünlü parçayı çalıp söyleyebileceğini hissedersin. Her şeyi bir anda anlatabileceğini, en karanlık notaları çıkarabileceğini… Ve bazen sesin bile çıkmaz, elini ble kıpırtadamazsın. Her şey gözlerinin önünde ve dahi çevrende olup bitiyordur. Tamamiyle seninle alakalı. Sen artık hiçbir şey yapmasan da geçmiş seni hep yollara sokar. Her yol kesilidir ya da her yol seni başka bir boka sevkeder. Ve hala hiçbir şey yapmıyorsundur.

Yakınsın, herkes yakın. Sen herkesten daha da yakınsın. “Gidebildiğin yere kadar” ı harcadın çoktan. Çoktan da yakınsın.

Bir de tüm bu hengame arasında tek derdin son bir sigara içmek. Sanki bok gibi geçmekte olan bir sınavın ortasında, sınav bitse de bir sigara içsem demek gibi bir şey. Son bir sigara, sonra resmini öpersin, sonra hop uykuya, mutsuz olamadığın, yolların seni değil, senin yolları istediğin gibi saptırdığın dünyalara…

Kafanız güzel olsun, kafanız her daim güzel olsun.

17 Haziran 2011 Cuma

huzur

hayata ağlayarak başlıyoruz zaten. güzel devam etmesinin ne kadar saçma olduğu da açık deği mi?
kaç kişiye kaç kere söyledim bilmiyorum. huzur istiyorum. tam huzur. uzun süreli, ruhumun temizlendiğini hissedene kadar sürecek bir huzur...
öyle for the love of god dinlerken hissedilecek bir huzur değil. karlı bir güne uyandıktan sonra poğaça çay sigara üçlüsünün yaşattığı huzur değil.
anladınız işte. anlık huzur istemiyorum. ha bitti ha bitecek diye düşünürken anımın hiç olmasını istemiyorum. istediğim ne zaman bitecek diye düşünmeden, o huzuru yaşayayım. yaşamanın tadına varayım.
koynunda yatan sevgilinin kokusunu içine çekerkenki huzuru istiyorum. güneş doğraken denize bakmayı istiyorum. saatlerce bakmayı.. zamanın geçmesinin dert olmamasını istiyorum. zamanın durduğu anları istiyorum. ama şu hayatta öğrendiğim tek bişey var. istediklerinin sadece en basitleri olur.
hayat ı tanımla deseler huzursuzluğu kovalarken geçen zaman derdim. çünkü gerçek huzur diye anlattığım şey aslında yok. olamaz da. evrenin bir kanunu olabilir bilmiyorum ama neredeyse imkansız.çünkü işte bu an dediğin anda bişeyler çıkıyor.
evren buna izin vermiyor anlayacağınız. nedense sizi 0 yapmak için çabalıyor. ne + yani mutlu ne de - yani mutsuz olmanızı istiyor. toprak olmanızı istiyor. toprak gibi nötr olmanızı. bu sebepledir ki insanın en mutlu anında mutsuzluklar çıksın
bu sebepledir ki insanın en mutsuz anında bir çare bulunsun. işte bu yüzden hayatı nötr yaşamayı seçtim. mutsuzluğa üzülmemeyi mutluluğa sevinmeye tercih ettim. mutsuz olmanın acısı o kadar çok ki
mutlu olmamayı, hayatı nötr yaşamayı seçtim. evrene itaat...

LFDS

LFDS avare avare evrende salınan, işlevlerinin yeyip, içip, sıçmaktan daha farklı bir sisteme entegre edilmesi gerekliğini düşünüp, bu konuya el atmaktan ziyade, yatarak göt büyüten Emin, Mert(vakamijin), Serdar ve Enishan tarafından kurulmuş, Selim'in eklenmesiyle büyüyen ve alakalı alakasız yazılarla içeriği genişletilen bir blog şeyisidir. Daha seyisi olamadık, amatörce. Bazıları "bon dorgodo yozoyom" dese de içindeki amatöre hastayız hepimiz. Bu blogdaki öykülere, denemelere, şiirlere bakıp "aa bu benim lan" diyebilirsiniz. Zira ortak bir noktamız var; "hepimizin hayatı çok boktan."

16 Haziran 2011 Perşembe

Hayatın Amacı

"the purpose of life is to end."
agent smith


"Hayatın amacı nedir lan, ne sikime yaşıyoruz?" diye sormuştum yine istemsizce geceye kaybederken bütün kozlarımızı. Şaşırak bana baktı "hayatın bir amacı var mıymış be" dedi "ne olduğu önemli değil, şu an bir amacın olduğunu düşünmek bile içimi rahatlattı."


Değişik vecizeler çıkmaya başlamıştı her birimizin kafasından, sorduğum bu sorunun ardından. "intihar etmeden ölmektir" dedi. Çok yüzeysel gelmişti o an kafamdakilerden dolayı ama şöyle bir bakınca gayet de derin ve oturaklı bir amaç. Bir son için yaşıyoruz ve bu son doğal bir süreç toplum açısından baktığımızda. İntihar bu yüzden aykırı bir durum oluşturuyor. Bu yüzden belki de hayatın amacı topluma kendisini kabul ettirebilmesidir insanın. Tabi ki bu bizim nesil için geçerli.


Kişiselleştirip göreceli bir hale sokmuştuk, genel olarak başlattığım bu sorunsalı. O yüzden "benim" dedim "benim hayatımın amacı bir insan silületinde. Yani bir yıldır seviyorum, bundan bir on yıl sonra da seviyor olacağım ve hayatımın amacının o olmasını seviyorum ben. Hiç bir zaman neden diye sormadım ve eğer ki 10 yıl sonra onu sevmiyor olabileceğim ihtimalini gözüme sokmak istersen cevabım amaçsız bir hayat olacak. Kurulan her düşünce yapımın, kavramlarımın yıkımı olur bu ihtimal."


Gülümsemişti, zar zor monitörün ışığının yüzlerimizi seçmeye yettiği karanlık oda da, görebilmiştim net bir şekilde. "Peki amaç amaçsız bir hayat olsa?" sorusuyla derin bir hendek açmıştı ilerlediğimiz gecenin önüne. "Amaçsız bir hayatı olan adam gözümde kral adamdır." dedi "Ha benim gözümde kral olması bir sike yaramaz. En fazla gider bi' bira ısmarlarım" Gülüşmüştük. Aslında amaçsız bir hayatın tanımını değil, amacın amaçsızlık olduğunun tanımını yaptığından o da haberdardı. Ve benim bir amacım vardı, her şeyiyle değecek şekilde, her şeye.


Hava aydınlanmaya başlamıştı, yorgunluk ve uykusuzluk üzerimize binerken. Ayağa kalktı "aman" dedi "hayatın amacı bok püsürk işte, milyon spermin arasından birinci gelmişiz, şansımıza lanet edeceğimiz yere hala amaç arıyoruz. Ben yatıyorum hadi cya"


Ben de hava fazla aydınlanmadan uyuyabileyim diye kıvrılmıştım bir yere. Uykuya dalmadan tutunduğum amaç belirmeye başlamıştı zihnimde ve her şeye rağmen gülümsüyordum. İşte bu yüzden "o"ydu zaten.


Bazen ne kadar sevsende pek fazla bir şey gelmiyor elden. Ne kadar yaklaşsan da çok uzak bir ihtimal oluyor her şey. Bu bir şey yapma gerekliliğinin verdiği yük yahut realiteden uzaklaştıkca kafada oluşan paranoyalar baltalıyor akla gelen her hamleyi. Bazen ne kadar yanında olmak istesen de beceremiyorsun bir arpa boyu yol gitmeyi. Oysa bir adımına amok koşucusu gibi yardırasın olsa da. İstisnasız, sektirmeden hiçbir saniyeyi aklında o olsa da, olsa da fikrinde o, zikrinde olamıyor. İnsanı oturduğu koltuğa mıhlayan nasıl bir düşünce yapısıdır bu? Her şeye karşın, her duruma karşın içinde biriken bu sonsuz sevgiye rağmen, hala aynı kafada oluşan sorunlu, bozuk düşünceler, paranoyalar…


Bu hastalık sürecinde daha da bir yüzüme vuruldu kendi içimdeki çatışmalar. Kendimle satranç oynuyor gibiydim sanki. Ona gidecek her hangi bir yol buluşumda, başka bir savunma mekanizması devreye giriyor, yine kendi düşüncelerimden oluşan. Adını ben koyamadım. Siz paranoya deyin, başka biri acizlik desin, o korkaklık.


Bu sabah uyandığımda baş ağrılarımı bulamadım yanımda. Hastalık ufaktan terkediyordu beni. Pek fazla samimiyetimiz yok, koymuyor o yüzden. Hani hastalık boyunca hiç eyleme dökemeden düşünüyorsun ya – hasta olmadan önce durum farklıydı da- sanki ben hastalık zamanı insan acizliğini her saniyeme yaymışım gibi.


Bu içimde büyüyen kaosun yazla bir ilgisi olabilir gibi geliyor bana. Yaz ne kadar berbat bir mevsimdir ve ne kadar acımasız. Araya mesafeler koyuyor, kilometrelerce, elimde olan tek istenci kırıyor, belki görürüm be hevesimi. Tek yapabildiğim somut adımdı benim için. Bu yüzden yazdan nefret ediyorum, kış yaşayabildiğim tek mevsim. Hep öylemiydi bilmiyorum ama, hep böyle gider artık.


Hala kavrayabilmiş değilim olayın saçmalığını. Bazen düşününce ben çok mu yanlış anlıyorum bir şeyleri diyorum, çok mu duygusala bağlıyorum gereksiz yere, çok mu yapmacık duruyor her şey, bu sikimsonik sahte düzen üzerinde. Oysa o gün bir şeyler çok sağlam başladı diyordum, yan yana yürüken ve eli kolumdayken. Oysa şimdi bakınca o güne bir rüya gibi geliyor. O kadar uzak görünüyor ki tekrar yürümek öyle kol kola, sarılmak veyahut. Sanırım çok anlamlar çıkarıyorum en ufak bir hareketten. Öyle mi gerçekten? Çokta saçmalıyorum belki. Ama başka bir şey düşünemiyorum tüm bu kaos içerisinde. Güneş günü dingin gösterse de, hissetmeye başlayınca aksettiriyor insana olağanca karışıklığını.

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets