13 Aralık 2014 Cumartesi

Yabancı



           Kahvenin kapısını açıp içeri girdim, arkadaşım da peşimden geldi. Kapı oldukça ağır olduğundan onun için de tutup geçmesini bekledim. Bu nezaket gösterisi fark edilmeyip teşekkürle karşılık bulamadıktan sonra ikimiz de içerideydik artık. Kurtulduğumu sandığım ufak çaplı dünyamdan daha büyük değildi burası. Yere bakarak yürüdüğüm için önce döşemeleri gördüm, ahşap döşemeleri hoşuma gitti. Zaten başka nesi hoşuma gidecekti ki? Karşılaştırma fırsatı bulabileceğim bunun gibi başka pek çok yere gitmişliğim yoktu. Açıkçası sosyal hayata yabancı olduğum için kendimi rahatsız hissediyordum. Acaba bir kelebek olsam kozamdan çıkabilir miydim?

           Nedense bir yere giriş yaptığımda herkesin beni izlediği gibi bir izlenime kapılırım. Genelde de haksız çıkarım. Bu kez de öyle oldu, kimse bakmıyordu. Yine de şimdiden pişman oldum. "Allah'ım neden evimi terk ettim ki?"... Yer bulmak için yürümeye başladım, arkadaşım yine arkadaşlığının hakkını vererek arkamdan geliyordu. İnsanların pencere kenarında olan bütün yerleri kapmıştı. "Tamam, ben asosyalim. Kendimi bir yere yaslamadan rahat hissedemiyorum. Ama size n'oluyor?" diye kızdım kendi içimden. Önde yürüyen ben olduğum için yer bulma sorumluluğunu kendimde hissediyordum. Bu ufak sorumluluğu bile kaldıramayacak kadar deneyimsizdim. Terlemeye başlayacak oldum ki "Abi buraya oturalım mı?" diye bir ses duydum. Arkamdan gelen sesin geldiği yere döndüğümde arkadaşımın en az 10 masa uzakta olduğunu gördüm. Arkadaşım kumral, mavi gözlü, beyaz tenli, nispeten yakışıklı sayılabilecek biriydi. Kışın her gün giydiği, çok sevdiği açık mavi renkli kaz tüyü montunu bugün de giymişti. "Buraya oturalım mı?" sorusuna cevap verme gereği duymadım çünkü bu soruya daha önce olumsuz cevap verildiğini henüz işitmedim. Beni izlemedikleri konusunda rahatladığım gözlerden birkaçı yaban olduğumu sezmiş gibi bana yönelmeye başladı. Acaba beni yiyecekler mi? Sanırım bunun için enerjilerini bile harcamazlardı. Çünkü bu kadar kolay bir hedefi kovalamaktan hiçbir avcı heyecan duymaz.

           Cevabımı duymadan önce kendi belirlediği masaya oturmasıyla sorusuna cevap vermememe bozulmadığını anladım. Masaya oturdum, ahşap olması sebebiyle sevdim. Kafamı kaldırıp arkadaşımın gözlerine baktım. Az önce olan bir şeyden memnun olmadığını belli eden bir mimik yaptı; ağız çizgisinin bir tarafı düzken diğeri aşağı doğru kavis yapmış vaziyetteydi. (Acaba bir şey mi yaptım?) Bu fotoğrafik, durağan bakış, garsonun gelmesiyle ona çevrildi. Ağız çizgileri tekrar düzelmişti. Garsonu baştan aşağı bir süzdüm. Sarışın, buğday tenli bir çocuktu. Göz rengini seçemedim. Çocukluğumu geçirdiğim köyde sıklıkla rastlayabileceğim tanıdık bir yüz karakterine sahipti. Bu genç gibiler, esmer kişilerin çoğunlukta olduğu, sarışınların el üstünde tutulduğu ülkemde  bir sebepten o kadar da özel sayılmıyorlardı. Papyon takmıştı. Acaba papyona alışması ne kadar sürmüştü? Bu samimiyetsizliğe alışık mıydı yoksa düşeli çok da olmamış mıydı? Arkadaşım "Ben bir menü alabilir miyim?" dedi. Garson ağzını bile açmadı. Cümlenin tekil şahısla kurulduğunu ya algılamadan ya da beni önemsemeden ayrıldı sonra iki menüyle geri döndü. Sanki çaydan başka bir şey içiyormuşum gibi menüyü açtım. Hepsi birbirine benzeyen pastaları, garip garip isimleri olan kahveleri ve daha başka birçok zamazingoyu atladıktan sonra menüde çayı buldum. Sanki çayın ne olduğunu bilmiyormuşum da ilk defa menüde karşılaştığım egzotik bir tatmış gibi kararımı çayda kıldım. Kararımı verdiğimi belli etmek için menüyü kapattım. Garson tekrar geldiğinde nezaketen arkadaşımın önce konuşmasını bekledim. Fonetiğinden İtalyanca olduğunu anladığım bir pasta ismi ve zaptirizippop bir kahve söyledi. Bunları zar zor telaffuz etmeye çalışırken bir yandan da parmağıyla menüdeki fotoğraflarını gösteriyordu. Arkadaşım bir anda annesine sürahiyi işaret edip su içmek istediğini belirten 2 yaşındaki bir çocuğa dönüşmüştü. Anne rolü üstlenen garson da "Çu değil annecim su, su." repliğini bir başka formda hayata döndürüp arkadaşımın her telaffuz hatasını düzeltiyordu. Kibar bir insan bunu günlük hayatta bile yapmaz, yapacaksa da en azından hatalı telaffuz edilen kelimeyi bir başka cümlede doğru telaffuzuyla kullanırdı. Bu işletmenin ahşap garson seçimini beğenmedim. Bana döndü, cevap bekler gibiydi. "Çay" dedim. Sadece üç harften oluşan bir siparişte telaffuz hatası bulmanın imkansız olduğunu anlayınca hevesi kursağında kaldı. Seri bir şekilde döndü ve uzaklaştı.

           O memnuniyetsiz bakışı bir daha görmemek için arkadaşımı es geçerek kafamı sağa çevirdim. Pencereden sokağı izleme seansım bana neden evden ayrılıp tekrar kapalı bir alana kısıldığımı düşünmemle başlayacaktı ki arkadaşım "Ee naber abi?" dedi. Bu soruyu bugün ondan üçüncü duyuşumdu. Başındaki "ee" kısmı da zaten sorunun o gün içinde çokça tekrar edilmesinden dolayı kendince duyduğu bir sıkılganlığı belirtiyordu. "İyiyim." dedim. Hiçbir zaman verecek daha iyi bir cevabım olmadı. Ne "Standart be abi." diyecek kadar özenti ne "Aynı işte ya." diyecek kadar rahat ne de uzun ve karışık bir cümleyle karşımdakini etkileyebilecek kadar zekiydim. Zaten bu kadar gündelik bir soruya uzun ve karışık bir cevap vermeye çalışmak, beni zeki bir insandan çok yapmacık, gösteriş için can atıp ıkınan bir gerizekalı olduğumu gösterirdi. O gün 5 saatimi geçirdiğim kişiye "Sen nasılsın?" demek tamamen samimiyetsiz bir soruydu. O yüzden ona nasıl olduğunu sormadım. Umarım bu bir düşüncesizlik değildir. İyi olduğumu söyledikten sonra bir süre karşılık verip vermeyeceğini bekledikten sonra tekrar kafamı çevirip pencereden dışarı bakmaya başladım. Sokaktaki insan manzarasının cazibesi yoktu; iki elinde market torbasıyla dolaşan asık suratlı, yaşlı bir kadın, elleri cebinde, kocaman montunun bile kamufle edemediği dev bir göbeğe sahip olan, saçları hala ağarmamış, kel ve bıyıklı, orta yaşlı bir adam, hazır giyim sektörü sağolsun betimlemeye gerek bile bırakmayan basmakalıp genç bir çift... Ve tabi ki el eleler. Pekala basmakalıplardı, ben yine de gencecik yüzlerine baktım. Popüler kültürün belki bulaşamayacağı bir nevi kurtarılmış bölge sayılabilecek bir yerdi yüzleri. Belki bir güzellik bulabilirim diye baktığım yüzlerde de edinilmiş, emanet alınmış, denenip onaylanmış mimiklere rastlayınca keyfim kaçtı. İnsan manzarasının sığlığından sıkılıp başka canlı türlerine yöneldim. Şansıma beyaz bir kedi duvara sürtünerek yavaşça kaldırımda ilerliyordu. Bir tarafını her zaman emniyete alması bana kendimi hatırlattığı için gülümsedim. Onu izlemeye koyulmuşken arkasından gelen iki kız gördüm. Birinin en dikkat çekici özelliği kafasına aşırı bol gelen kırmızı beresiydi, diğerinin o kadar dikkat çekici bir özelliği yoktu. Kırmızı bereli kız, sepetinden (kocaman çantasından) telefonunu çıkardı. Kedi bu iki yabancıdan sevgi veya yiyecek bekler gibi merakla onlara döndü. Kedilerin istekleri genelde bu ikisiyle sınırlıdır. Kız, kedinin fotoğrafını çekerken "Ayy çok tatlı ya, gözlere bak. Yerim ben seni." diyerek modelini motive ediyordu. Fotoğrafını çektikten sonra iki kız kol kola girip devam ettiler. Kedi, kızların arkasından bir iki saniye baktıktan sonra devam etti. En basit iki ihtiyacı da karşılanmamıştı. Kedi sevmenin yeni şekli bu muydu acaba?

           Bir konu açmak için arkadaşıma döndüğümde telefonuyla meşgul olduğunu gördüm. Ben de kendiminkine baktım. Ne yapacağımı bilemediğim için saate bakıp kapattım. Sanırım, sanal alemde de canlılar aleminde olduğu kadar yalnızdım. (Acaba yıldızlar aleminde durumum nasıl olurdu?) O sırada garson bir bardak çay ve iki yabancı madde getirdi. "Afiyet olsun." dedi. İçinden gelerek söylemediğini, sadece ezberlenmiş bir dilek olduğunu bildiğim için bir cevap vermedim. Umarım böyle yaparak bu çalışana karşı bir haksızlık etmemişimdir. Arkadaşım "Sağolasın birader." dedi. Sanırım bu teşekkürü benim yerime de edilmiş saymam yanlış olmaz.

           Arkadaşım bana dönüp "Abi pastadan al istersen." dedi. İçimden tadına bakmak geldi. Nazik olabilmek için sunulan bir ikramı önceden koşullanmış şekilde reddetmem gerektiğini biliyordum. Ancak bu alışkanlığımı son yıllarda kırabilmiştim ve açıkçası bu “her ikrama atlama” eyleminin beni insanlarla olan ilişkilerimde yeni bir samimiyet boyutuna taşıyacağına dair aptalca bir fikir edinmiştim. Bununla beraber, merak etmeyi ve her şeyi öğrenme hırsını slogan edinmekle ve ona bir amaç olarak sarılmakla durağan hayatımı renklendirmişim gibi hissediyordum. Sonuçta sosyal hayat insanı yaşanmışlıklarla besleyen bir okuldu ve burada başarı bir kişinin ne kadar çok öğrendiği ve ne kadar çok deneyimlediğiyle sabitti. Kendi yarattığım zincirleri kırarak arkadaşımın ikram ettiği pastadan bir dilim almak için sağ elimi uzatmamla tabakta sadece bir çatal olduğunu fark edip elimi geri çekmem bir oldu. Garson ilkin beni önemsemediğini 1 yerine 2 menü daha sonra 2 yerine 1 çatal getirerek belli ediyordu. Küçük oyunlarına bazen beni fikrimi sormadan dahil ediyor, bazen aynı şekilde safdışı bırakabiliyordu. Bu garson rakamlarla dans eden, müşterilerin algılarıyla oynayarak gününü gün eden çok değişik bir adam olmalıydı. "Yok ya almayayım." dedim. "Eyvallah." dedi. Arkadaşım bu itici sihirli kelimeyi teşekkür etmek, ağırına giden bir lafı sineye çektiğini belli etmek veya herhangi bir sözcük bulamadığında "iyi madem" anlamında kullanmak gibi birbirinden çok farklı karşılıklarda sıkça kullanıyordu. Bir sigara yakıp pencereden dışarı üfledim. Çayımı içmeye başladım. Hiç konuşmadık. Ben pencereden dışarı bakarken o pastadan aldığı her çataldan sonra masanın üstüne koyduğu telefonuyla oynarak oyalandı.

           Çayımdan son yudumu aldıktan sonra bardağı tabağa oturttum, kaşığı bardağın içine attım. Metalin cama vurduğu noktada çıkardığı çınlama benim için bir durgunluğun başlangıcıydı. Tiz sesler ve beyaz bana nedense hep yokoluşu anımsatır. Hem bütün dertlerimden azat olmuş gibi hem de dünyanın bütün dertlerini yüklenmiş gibiydim. Bu karşıtlığın içine çektiği derinlik her an biraz daha sessizliğe ve fikirsizliğe sürüklüyordu beni. Beyaz ve siyah karışsaydı gri olurdu, gürültü ve sessizlik biraraya geldiğinde gürültü sessizliğe üstün gelirdi. Evrendeki bütün karşıtlıklar ya uyum içinde başka bir varoluş meydana getiriyorlar ya da bu savaşta biri diğerine üstünlük sağlıyordu. Peki ya varlık ve yokluk çakışırsa ortaya ne çıkardı? Bu iki karşıtlığın çakıştığı her durum bir sonsuzluk noktasıdır. Çekim gücüyle insanın aklını ve hislerini emen bir karadelik. Sürüklenmekten kendimi alıkoyabilir miydim? Ellerimi kavuşturdum. Korkusuzca arkadaşımın gözlerine baktım. Nereye baktığımı kontrol etmek için bir iki kaçamak bakış attıktan sonra bir şey diyeceğimi zannedip o da bana bakmaya başladı. İnsanların beni tanımlamak için kullanmakta yetindiği tek tanım olan sessizliğimi bozmayacağımı anlayınca lafa girdi:

- Abi valla hiç konuşmuyorsun. Anlat. Nasıl gidiyor, ne yapıyorsun?
- Hiçbir şey yaptığım yok. Öylesine yaşayıp gidiyoruz işte.
- Yahu sorun da o değil mi? Öylesine yaşayıp gidiyorsun. Okuldan kimseye ne bir selam ne bir sabah. Ben anlamadım valla sen ne değişik bir adamsın. Sürekli içine atıyorsun. Yen artık şu çekincelerini, kır zincirlerini ya, biraz ortama karış.

           Sol gözüm yanmaya ve seğirmeye başlamıştı. Masaya doğru eğilip konuşmaya başladım:

- Bana o zincirleri bağlayan sizsiniz. İçimde hastalıklı olarak nitelediğiniz ne kadar alışkanlık varsa bana onu yükleyen sizlersiniz. Yeni biriyle tanışmaktan kaçmayı, birini sevmek yerine ona uzaktan bakmayı, gözle görünmemeyi, nereye girersem gireyim kamufle olmayı yaşarken öğrendim. Siz aynı şekilde davrandığınız için değil, bana bunu layık gördüğünüz, buna mecbur ettiğiniz için. Bana kendimle olmaktan başka çare bırakmadınız. Her geçen gün içim daha çok kararıyor. Evet içim resmen kararıyor. Bu deyim de kulaktandolma edebi cümlelerde çokça geçtiği için sana artık bir anlam bile bir ifade etmiyor olabilir. Yalnızlık bile artık anaakım edebiyatçıların, pop şarkıcılarının, sinemacıların ağzına lokma oldu. Ne kadar çok kullanılır oldu, bu kadar anlam yüklü bir duygu ne kadar basitleştirildi farkında değil misiniz? Suç sende de değil canım kardeşim. Bu her gördüğünü kapma alışkanlığı tüketti en anlamlı varlıklarımızı. Güzel bulduğumuz her şeyi biraz çiğnedikten sonra tükürdük. Sevmek bile nasıl bir mal haline getirildi farkında mısın? Allah... Evet Allah'ı da bulandırdınız kuytu, köhne, batıl yalanlarınızla. İçimdeki en değerli varlığı kirlettiniz. Bir kimse ölçebilir mi ebced hesabıyla Allah aşkını? Küçük bir çocukken en çaresiz anımda yanımda olduğunu hissettiğim babadan utanıyorum şimdi. Bana dayattığınız algının öne sürdüğü şekilde acaba kirlendiğim için mi terk etti beni diye düşünmekten alıkoyamıyorum. Aramıza girdiniz, sesini duyamıyorum. Kendiniz nasıl görüyorsanız benim de o şekilde görmemi istediniz. Allah'ı sizin sevdiğiniz gibi sevmemi, sevgiyi dizilerde gördüğüm şekilde yaşamamı istediniz, ne yapılıyorsa onu yapmamı beklediniz. Öğrettiniz, kendinizi öğrenmeye kapattınız, kötü öğrencileri arka sıralara attınız. Aranıza katılmaktan korkmakta hakkım yok mudur? Bu mu beni dediğin gibi "ne biçim adam" yapan? Her zaman tetikte olmam, her şeyden endişe duymam, kırılmaktan bu kadar korkmam? Şu yediğim tırnaklarıma bak, dudaklarımdaki yara kabuklarına... Kendimi yiyorum desem nükte zannedip güleceksiniz. Ne zaman bir insanın derdine içtenlikle kulak verdiniz? Dertler ortak olunca azalır, sevinç paylaşınca çoğalırdı hani. Kimse, başkasının derdinden bir kırıntı dahi istemiyor. Paylaşımın bile hep karlı tarafına bakıyorsunuz. Hayatın gülmekten ibaret olmayacağını ancak kendiniz üzülünce anlıyorsunuz, o dönemde bir dert ortağı arıyorsunuz, yanınızda olmayanlara sövüyorsunuz ancak sonra yine başkasından mutluluk koparmak peşine düşüyorsunuz.

           Ha bir de şu açgözlülük... Bir insanın sırlarını dökmesini aç gözlerle beklediniz. O kişinin sırlarını öğrendikten sonra hiçbir önemi kalmadı. Kendi arkadaşlarınızı dul bıraktınız. Belki de hiçbir sırrımı dökmememdir sizin içinizi kemiren, beni ise değerli kılan. Ağızdan çıkan sözcükleri delik deşik ettiğiniz kanlı bıçaklarınızı bakir kalanlar için bilediniz. Konuşmaya, içimdekileri anlatmaya çalıştım zaman zaman ama bitmek bilmez açlığınızı doyurmadığı sürece ne önemi vardı ki anlatılanların. Hani artık duymaktan sıkıldığım şu "Niye hiç konuşmuyorsun? Neden hep ayrı duruyorsun?" sorularının cevabını biliyor musun şimdi? Ha bu arada bu soruları sormanın tek sebebinin canının sessizlikten sıkılması olduğunu da söylemek zorundayım. Sen bir yandan önündeki pastayı bitirirken fonda bir insan sesi arıyorsun, bir eğlencelik, bir sesli roman arıyorsun, seni eğlendirecek herhangi bir şey. Çünkü eğer gerçekten nasıl olduğumu merak edecek kadar değer verseydin şu amına kodumun telefonunu bir kenara bırakırdın. Belli ki gerçekten değer verip merak ettiklerin o telefonla iletişime geçtiklerin. Yine de nedense sen onların yerine karşına beni aldın. Ama bildiğim en acı gerçek şu an karşında o iletişime geçtiğin kişilerden biri de olsaydı yine başkalarıyla iletişim kurmaya çalışacaktın. Evde kaldığında sokağı özleyecek sokağa çıktığında orada da durmayacaktın. Hep uzakta kalanı düşlemek, uzaktakinin yanına varınca başka bir uzaktakinin yanına varmaya can atmak nasıl bir doyumsuzluk hastalığıdır? Belki bu birilerinin veya bir şeylerin özlemini çekmekten öte senin etrafında şekillendirdiğin dünya dışında kalan, bir yandan mesajlaştığın bir yandan derdini dinler gibi yapacağın kişileri bir enstrüman olarak farz etmenden kaynaklanıyordur. Sıkıldım diyorum ya, senin gibi benmerkezci, samimiyetsiz, burnundan kıl aldırmayan insanlardan çok sıkıldım. Size uyup kendimi beğendirmeye çalışmaktan sıkıldım. Aynı şeyi sizin yapmanızdan da sıkıldım. Kendinize hediye paketi muamelesi yapmaktan vazgeçin artık. Yaptığım şeyin nasıl bir şey olduğunu düşüneceğim yerde sizin onun hakkında ne düşüneceğinizi düşünmekten. “Acaba bu nazikçe miydi?”, “Acaba alındı mı?”... Bu çaydan, bu sigaradan, ahşap masalardan,... Bu boktan dünyada ne kadar madde varsa sıkıldım. Maddeden kastettiğim şeye sadece cansız varlıklar girmiyor arkadaşım, umarım anlamışsındır.

           Sıkıldım artık. Bana sürekli gelen bir soruyu sorarak intikam fırsatı yakaladığıma seviniyorum: "Peki sen hiç sıkılmıyor musun?" Ben çok sıkıldım. İşin kötüsü yaşamaya çalışmayı sizin yolunuzdan yaptığım için onu da beceremiyorum. Maalesef var olmak için, kendinize göre şekillendirdiğiniz düzende çabalamaktan başka bir çarem yok. Bu dünyada aynı özden yaratıldığım, gördüğümde kucak kucak sarılacağım ne varsa bu düzende ona yer vermemişsiniz. Varolmayan bir kadını özlüyorum. Yeri geldiğinde susmak isterim saklamak için en güzel sözcükleri münasip zamana. İçimdeki karanlık, ancak o karanlıkta ortaya çıkan yıldızlarımı göstermek için. Uğruna öleceğim bir sevdadır, düşlediğim bir başka dünya görmek...

...diyemedim. Öne doğru eğilmişken pozisyonumu değiştirip oturduğum yeri düzeltiyormuş gibi arkaya yaslandım. Sol gözüm, beni ele vermemek için bir damla yaş akıttı ve gözümdeki yanma geçti. Gözümü hızla sildim. Görmedi. Gösterseydim bile görmeyecekti. "Ya yalnızlık kötü tabi. Ama alıştık işte. Yapım gereği herhalde. Ne bileyim." dedim. Dinlediğini zannetmiyorum. İç çekti. "Boşver abi ya. Sıkıntı valla. Hep sıkıntı bu işler." dedi. Tutmayacağımı bildiğim bir yemindi konuşmamak yine de ettim. Arkadaşım garsona seslendi, "Pardon acaba şunu şarza takabilir miyiz?". Garson bir telaffuz daha fazla düzeltebilecek olmanın yüzüne kattığı neşeyle adım adım masaya doğru yaklaşmaya başladı. Yine başlıyordu. Baştan başlıyordu. Neden her şey iyiye doğru değişmemekte bu kadar ısrarcı?

           
Bir çığlığı daha içeride tutmaktan dolayı içim sıkkındı. Sigaramı söndürüp bir sigara daha yaktım. Gözlerimi tekrar pencereye diktiğimde derin bir nefes verdim. Sanki ruhumdan bir parça daha eksilmiş gibiydi.

2 Aralık 2014 Salı

Loş Işık

   Boşlukta loş bir ışık altında süzülüyorum. Titrek bir mum alevi sebebiyle oluşan loş ışıktan farklı olarak gücü bitmemiş bir ampulün umursamazca " aydınlatmadığı " bir loş ışık.

" Biliyorum istersen aydınlatabilirsin, lütfen rica ediyorum biraz daha çabala. Ölmek üzereyim, tek istediğim en azından aydınlıkta ölebilmek " diye yalvarıyorum. Ancak ampul beni umursamamaya devam ediyor.

Canımı acıtan ise binlerce wattlık ampuller altında mutlu mesut dans eden insanların olduğunu bilmek. Yolları aydınlık onların. Nereye gideceklerini görebiliyolar. Ne yapmaları gerektiğinden eminler. Bense hiçliğin ortasında loş bir ışıkla lanetlenmiş bir adamdan başka bir şey değilim. Bir adım atsam karanlığa, önümü görmeden, elimdeki minicik ışığı arkamda bırakma korkusu duymadan kocaman bir adım atsam belki aydınlığa ulaşabilirim. Ama o kadar korkuyorum ki ışığımı kaybetmekten adım atamıyorum. Korkuyorum.

Zaman akıyor mu, yoksa durdu mu bilemiyorum. Ağlıyorum ancak gözyaşlarım düşecek bir yer bulamayıp son çare olarak kirpiklerime tutunup orda kalıyorlar. Ellemiyorum. Onların da gidecek bir yeri yok, tutunacakları son dala tutunmaya çalışıyorlar. Çünkü onlar da benim bir parçam.

Yorulup uzanıyorum boşluğa, gözlerimi kapatıyorum. Tek umudum loş ışığımın ampulü da zar zor duyulabilecek bir haykırışla patlıyor. Parçaları boşlukta sürükleniyor. Karanlıktayım. Düşmek istiyorum, düşemiyorum.

30 Kasım 2014 Pazar

Dilsiz


Bakarım, yüzümü çeviririm görmemek için
İşitirim bir şeyler ancak duymamış sayılırım
Felç eden bir tat ağzımda, adı ne bu ıslaklığın?
Bilirim de söylemem aklımdan geçeni, kesseniz de
Yeminler olsun inandığım ne varsa kalbimde
Onun üstüne and içerim ki tek kelime-
Tek bir itiraf çıkmaz şu dil denen kemikten

Uğruna yaşanmış şeyler, insanı yaşatan şeyler
İnsanı insan gibi yapan şeyler, hep öldüren
Onur, haysiyet, gönül derdi, can sevdası...
Göğsümü yakıyor bütün bunları içimde tutması
Bilirim de söylemem, tek bir laf alamazsınız

Yine de bir sorsanız sanki
Kafesten kurtulan serçe gibi
Bardaktan boşanan su ne ki
Çağlayanlar ve seller gibi boşalacak kelimeler
Meraklı kulakların dipsiz oluğuna

Öyle bıktım ki taklit etmekten
Ne kadar tekil piçlik, itilmişlik varsa dünyada
Yalnızlığı, karanlığı ve sessizliği...
Dökülecek gibiyim

11 Kasım 2014 Salı

Yaratılış

Her neden yaratılmışsan
Ve hangi amaçla dolduruyorsa ciğerlerin oksijeni
Neden sana evriliyor hep
İptidai ruhumun hücreleri
Karanlıkları yaran yıldızların
Ve ötesindeki karadeliklerin
Zamanın eğilip büküldüğü yerlerin
Parmak uçlarının mesela
Ne kadardır uzaklıkları
Sonra neden ismin her tabelaya
Görünmez bir kalemle kazınmıştır
Neden her yağmurlu havada
Uyuyorsun sanırım
Bu çaresizlik diyorum
Nasıl boğup da öldüremiyor bizi

Cevapları biliyorum aslında
Kimse kimse için yaratılmamıştır.

26 Ekim 2014 Pazar

Sessizlik


Bugün günlerden yine bir pazar
Nasıl alışmışsa öylesine esir rutubete
Kaldırım tokatlayan binlerce çift ayak
Ancak sessizlikte de ısrarcı boğazlar

Düşüm mü gerçekleşti nedir?
Kim bilirdi bu kadar narin geleceğini
İnsanın kulağını yırtan bu sükunetin
Milyonları bir anda bunatan bu küçük kıyametin

N'oldu da sustunuz birdenbire, bir çocuk mu uyuyor
Bir saygı duruşu mu bu sevincin ölüm yıldönümüne
Yoksa büsbütün cenazeevi mi bu koca şehir?
Daha dün aranızdan su sızmazken
Sözlerden, kahkahalardan, neşeden...

1 Ağustos 2014 Cuma

Temmuzuma Övgü ve Ağıt - I




           12 ayın içinde bir ay neden ayrıca sevilir, nasıl olur da ayrı bir yere konmayı hak eder, ne hakla diğerlerine kıyasla övgüme layık olur bilemem. Bir ayı sadece günlerden veya saatlerden ibaret olarak gören insanlar da olabilir. Ancak benim için temmuzun anlamı çok farklı. Sayısal verilerden ve istatistiksel yaklaşımdan öte, açıkçası hissettiğim bir ay. Hatta tüm samimiyetimle söylüyorum ki koca bir yılı çekmemin tek sebebi o yılın içinde temmuzun da olmasıdır. Ancak böyle söyleyerek ona karşı olan hislerimi tam olarak açıklayabilirim.


           Hayatının geri kalanını miskinlikle geçireceğini söyleseler göbek atacak bir bedene ve bundan sonra hiçbir şey düşünmeyeceği, beyninin düşünme, düşünerek efkarlanma, bundan dolayı sorun çıkarma ve ortaya çıkan sorunlara çözüm üretme fonksiyonuna gerek kalmayacağı söylense derin bir oh çekip kendini derhal kapatmaya hazır bir zihne sahip bir insandan da ancak böyle bir ayı sevmesi beklenirdi. Tatil… Neden yılın dokuzuncu ayı değil? Çünkü ismini bile anmaktan tiksindiğim bir aydır, bu yüzden sıra numarasıyla söylerim. Peki neden ağustos değil? İlk olarak ağustos, bana çocukluğumdan itibaren hep yalnız geçirdiğim doğumgünlerimi hatırlatır. İkincisi o “malum” dokuzuncu ayın arefesidir.


           Temmuz, bir “bütün gününü masa başında geçirme” ritüelinden bir başka “bütün gününü masa başında geçirme”ye doğru seyredermiş gibidir başta. Çünkü miskin bünyeler, faaliyette değişikliğe gitmenin yanında yaz sıcağını da sevmez. Mümkün olduğunca güneşle temas etmemeye çalışır. Ancak aylar değişirken alışkanlıkların izlediği bu farksızmış gibi görünen seyrin kırıldığı bir nokta var: birinde masa başında istemediğim şeylerle bütün günümü geçirmeme karşılık diğer yanda kafamdaki şeyleri hayata geçirebilmem için gerekli imkan ve şartları sağlayan, dingin bir zaman. Ne ihtiyaçlarımı giderebilmek için ne de başkalarının ihtiyaçlarını giderebilmeleri için insanlarla ilişki kurma zorunluluğum var. Zorunluluklardan azade, çıkarcı paylaşımcılığa dayanan sosyal zincirlerini kırmış, tamamen özgür bir varlığım artık. Ayrıca öncekiyle aynıymış gibi görünse de temmuz, hep spontane şekilde ortaya çıkan ilklerin ayı olmuştur benim. 7 yıllık uzun aradan sonra ilk kez 2011 temmuzunda ağladım. İlk şişe şarabımı 2010 temmuzunda bitirdim. Hala dinlediğim müzik gruplarını temmuzlarda buldum. Hayatımın çok önemli bir parçası olan photoshopa yine bir temmuzda başladım.



...

Temmuzuma Övgü ve Ağıt - II


...



           Yorgun geçen bir günün ardından yatağıma yattığımda, beynim hala hayal kuracak enerjiye sahipse, kendi kendime o gün ne yapmak isteyip de yapamadıysam temmuzda yapacağım yalanını söylerim: “Hele bir tatil başlasın…” İnsan, yalan söyleme yetisini kendisine veren beynine bile yalanlar söyleyebilmeli. Çünkü onun da gerektiğinde dertleşmeye, biraz pışpışlanıp avutulmaya ihtiyacı vardır. Bu naif yalanlar olmasaydı delirmek işten bile değildi. Söylediğim yalanların çoğunun kendim dahi hatırlamam. Maalesef o iş de son yıllarda benden bağımsız hareket eden beynimin sorumluluğunda. Biz bir bedende birbirine gelecek hakkında yalanlar söyleyen iki kişiyiz. Birimiz anı yaşamaya çalışırken diğerimiz ya geçmişi didikleyip ötekine unutturmamakla ya da geleceğin bulanıklığını ötekinin gözüne sokup korkutmakla meşgul. 



           Düşlerim genellikle kendimi nasıl geliştireceğimle, o ana kadarki benlerin yanına nasıl bir ben daha koyabileceğimle ilgilidir. Özgürlük, insanı daha bir çoğaltıyor. Kendi başınayken biliyor gerçekten çalışmak neymiş. Başka bir insanın hazırladığı sınav kağıdına kendini daha şirin gösterebilecek şeyler nelerdir onları ezberlemek değilmiş çalışmak. Emirler yağdıran birinin işini para karşılığı yapmak değilmiş. Kendim için kendimle birlikte uğraş vermek, nasıl daha fazla kendim olabilirim onu keşfetmekmiş çalışmak. Naziler doğru bir şeyi tersten yazarak hata etmişler sanırım: “Çalışmak özgürleştirmez; özgürleşmek çalıştırır.”


           Ne yazık ki içime sığmayan ve planlarımı düşündükçe boşalan beynimi yeniden dolduran neşe, belli sebeplerle hüsrana uğradı. Başta sadece bir sınavdan kaldığım için tatilimi bölmek zorunda kalmam geliyor. Kafamdaki planları derhal uygulamaya geçirmek veya bunları ertelemek ama yine de moralimi bozmamak üzere evimde olmam gereken bir günde gözümü açtığımda her nasılsa bir öğretmenevinin lokalinde çay içip ders çalışırken bulmuştum. Önümde duran nottaki sarı fosforlu kalemle çizdiğim yerler, haziranda yaptığım tatilin üzerine siyah çizgiler çekmişti. Bazı insanların bulsa dua edeceği 15 günlük haziran tatili, istediği olmayınca kollarını bağlayıp dudağını büzen şımarık bir çocuk edasıyla tarafımdan yok sayılıveriliyordu. İnsan gelecek günlerin kıymetini bilmeyeceği gibi, daha sonra pişmanlık ve özlemle yad edeceği geçmiş günlerin de kıymetini bilmiyordu. Bu mükemmeliyetçilik, her şey tam istediğim gibi olsun memnuniyetsizliği nasıl yitirilmiş bir zaman yumağına dönüşecek sonra anlatacağım. Maktul olan temmuzumun bir diğer katili de ramazan olsa gerek.


...

Temmuzuma Övgü ve Ağıt - III


 ...



           Ramazan, benim için hayatın donduğu bir aydır. Her sene içi daha da boşaltılır. Gerçekte geleneksel değerlerle yüklü böyle bir adetin aslı terk edilir ancak yine de her sene ramazanın kaybedilme endişesinin artmasıyla gittikçe daha yapay değerler atfedilir. Aslında yapılan iş, ona gerçek anlamını kazandırmak yerine onu zorlama ve robotik tekrarlara sürüklemektir. Şimdiki çocuklara gereksiz bir şekilde bir geri dönüş yaşatmak için gölge oyunu oynatılması örnek olarak verilebilir. Evinde elektriği olmayan geleneksel dönem çocuklarına eğlenceli gelebilir. Ancak sokak lambalarının ışığının şiddeti yüzünden kedilerin çiftleşme ayını şaşırdığı bir dönemin çocuklarına bu ne kadar ilgi çekici gelebilir? Büyüklerin belki de en büyük hatası çocuklarında kendi çocukluklarının aynısını görme isteğidir. Halbuki meydanlarda kurulan bilgisayarlarda çocuklar için dev bir çoklu oyunculu (multiplayer) bir müsabaka düzenlensin bakın o post modern dönem çocukları, nasıl bir birliktelik duygusuna sahip oluyor, bir dahaki ramazanın yolunu nasıl gözlüyorlar. Bunun gibi pek çok yapaylık ve “orucumuzu tutalım, geçiversin”ci tavır, ramazanı benim gözümde amaçladığının tam aksine sosyal hayatın sıfırlandığı, tabiri caizse hızlandırılmış bir sorumluluk kursudur. Bu yüzden geçivereydicilik mikrobunun kurbanı ramazan, temmuzumla iç içe geçince yatmalı kalkmalı, başka hiçbir iş yapmamalı bir iş döngüsüne dönüştü benim için.


           Sayacağım son şey kendime batırdığım çuvaldız olacak. Özgürlük ve çalışmanın birbirlerini etkileyerek değerlerini arttırdığından bahsetmiştim. Maalesef o bahsi bir sonuca ulaştırmak için söyleyeceğim şey, bazen insanın fantastik ideasıyla zavallı bir gerçekliğe mahkum iradesinin uyuşmadığı. Boş bir zamanın altına gömülü yalnızlık definesi ve içinde saklı mücevherleri keşfetme isteği mücadele ve kararlılık da gerektiriyor. İnsan, bu yolda vazgeçme ve erteleme gibi gayriciddi mekanizmalarını kesinlikle tuz ruhuyla öldürebilmeli. Öyle bir planlanlamaya adamalı ki kendini, çalar saatten önce uyanıp saati paramparça etmeli. Bir taviz, bir bunalma teşkil eden nefes, bir gözden kaçırış, direk gibi dümdüz uzanan bir yolu sapaklarla doldurup dallandırıp budaklandırabiliyor. Nitekim bende de aynen bu şekilde gerçekleşti. Bir insanın kafasındakilerle uygulamaları arasında nasıl bu kadar uçurum olabilirdi? Güya kurgumdaki muhafazakar köye giden çağdaş öğretmenin kendine olan inancına sahip benle gerçekteki benim birbirimize bu kadar yabancılaşmamızdaki sapma nerede gerçekleşmişti, onu bilemiyordum. Ama işte vahim tablo önümdeydi ve ben bir zaman öldürme makinesi olan oyunlara saplanmıştım. Önce kararlılığım yok oldu. Çünkü sanal futbol takımımı kontrol etmek veya günlük hakkım kendini yeniler yenilemez şeker patlatmaya koyulmak gibi görevler, kendimi pekiştirmek adına edindiğimden görevden daha önemliydi. Kararlığım yok olduysa özgürlüğüm de olmalıydı. Tabi bunun için bir cep telefonu oyunundaki “görevlerim”i tamamlamak için her gün metro yolunda koşarak “başkasının belirlediği” bir kelimenin harflerini de toplamalıydım.


           Hayatımın kontrolünün bu derece elimden çıktığını görmek uzun zaman aldı. O uzun zamanın sonunda oldukça şaşırmıştım. Nasıl olur da kendi hayatımın özgür bir gününün 30 dakika veya bir saatini başkaları yönetebilirdi? Ben buna nasıl izin verebilirdim? Kuzu kuzu ayak uydurduğum ancak bunu fark ettiğimde onuruma bir saldırı kabul ettiğim bu denli aciz ve amaçsız bir zaman geçirme alışkanlığını kendime yediremedim. Onur duruşum ise, herkes “Kara Murat benim.” diyip uzun süre sustuktan sonra birinin atılıp “Ben de bir ihtimal Kara Murat olabilirim.” demesi kadar nafile ve zamanlamasız olacaktı: temmuz, zamanın akışına karşı verdiğim savaşta şehit edilmişti. Biraz benim ihanetime uğramış biraz da karşıdaki düşmanların sayısal üstünlüğüne feda edilmişti. (Bunu temmuzun son gününün 3. saatinin içerisinde yazıyorum. Son kutu biramı içiyor ve Balkan Beat Box dinliyorum. Kendileri bence tam da sosyal hayatın akışı karşısındaki beceriksizliğimi betimleyen şekilde “Her şeyi berbat ettim ama bu durum bir bakıma eğlenceli de.” tarzında hoş bir müzik yapıyorlar.)


           Kendimi bir şeyler katabilme amacım adına önüme çıkan fırsatların, her sene spontane olarak kendini gösterdiğini söylemiştim. “Eh,” diyorum şimdi “belki bu sene bunun zamanı değildir”. Biliyorum ki “Bu yaz vücudumu geliştireceğim, İngilizce’yi bitirip Fransızca’ya geçeceğim, ders kitaplarımın dışında kalan kitaplar okuyacağım, artık profesyonel bir illüstratör olacağım.” şeklinde sıralanan, artık kendime söylemekten sıkıldığım vaatlerim, klişeleşmiş pazartesiye ertelenen diyet programlarıyla aynı içeriğe sahip. Ya çok hayalci olmamalı ya da hayallerin hakkını verecek kadar çalışmalı. İnsan, ilkin kendine karşı verdiği sözleri yerine getirmelidir. Bir işe başlamak için en iyi zaman şimdiki zamandır. Belki de bu temmuzki kazanımım bu düstur olabilir. Ya da yitirdiğim zamanı acıyarak özlememem için bulduğum iyimser bir yoldur bu. Bilemiyorum. Ama bir şeyden eminim: 2014 temmuzu benim için hayal ve gerçek çatışmasına feda ettiğim her ömür parçası gibi ileride mumla aranacak bir aydır ve keşkelerle anılacak kaçırılmış fırsatlarla doludur.

27 Mayıs 2014 Salı

Mecburiyet

" Seni çoooooook seviyorummmmmmm " yazıyordu gelen mesajda, ve ben yine hayatın ters tarafından kalkmıştım. Midem bulanmaya başladı. Bir sigara yakıp derin bir nefes aldım, pencereyi açıp kısık bir sesle " Neden " dedim. Midem iyiden iyiye bulanmıştı. Kusmam gerekiyordu, ben de bağırdım " Neden "
Neden yaşamaya mecbur edildim? Öylesine bağırıyordum ki nefesim yetmiyor, öksürüyordum. İçimdekileri çıkarmak biraz rahatlatmıştı. Ama hayatım boyunca süren bulantım ölsem de gitmeyecekmiş gibi midemin üstünde duruyordu.
Bileklerimdeki dikişlere gözünü dikerek " sorunun yalnızlık " demişti  psikologum. " Sorunum insan olmak " demedim. Bir an önce bitmesini istiyordum seansın. İnsan olmaktan vazgeçirmediklerine göre dediklerini yapıp yalnızlığıma çare bulmalı, hayatımı düzene sokmaya çalışmalıydım. Toplumun bir parçası olursam düzeleceğimi garanti etmişti psikolog. " Denemezsen nerden bilebilirsin? " demişti. Hayatımı biraz olsun düzene sokup okulumu zor da olsa bitirdim, aşık olmadığım, arkadaşlarımın aracılığıyla tanıştığım; sadece güzel göründüğü için tanışmayı kabul ettiğim bir kızla sevgili oldum. İlk zamanlar mutlu bile sayılırdım. Seviliyordum.
Ancak sevilmek, sevmek adlı kelepçeyi de zihnime takıyordu. Onu üzmemek için seviyormuşum gibi davrandım. Anlayacağını bilsem, hiçbir insanı sevemeyeceğimi, insanlardan nefret ettiğimi anlatmaya çalışırdım. Anlamayacağını bildiğim için sustum. Hayatım boyunca kimsenin anlamayacağını bildiğim için susmuştum zaten, antremanlıydım.

Bulantım tekrar şiddetlenmeye başlayınca bu işin burda bitmesi gerektiğini anlamıştım. Telefonu kapattım. Beni bu kadar seven bir insana karşı davranışımın yan etkisi vicdan azabım da bulantımın üstüne binmiş, gözlerimdeki havuzu taşırmıştı. Delicesine ağlıyordum artık. Ağlamak rahatlatır derler, yalanmış. Ağladıkça içimde biriktirdiklerim çatlamış bir barajdan dışarı sızıp barajı yıkan sular gibi dışarı dökülüyordu.

Diğer insanlar hayat nehrinde sorunsuzca akıntıyla beraber yüzen balıklarken, ben akıntının sürüklemeye çalıştığı bir tarafı toprakta bir tarafı suda duran taştım sanki ve akıntı her saniye bir parçamı koparıyordu. Ya akıntıya kapılırsın ya da un ufak olursun der gibiydi.

Hayatımı mecburiyetlerle yaşamaktansa, o hayatı yaşamamayı tercih ediyordum. Beni sevdiğini söyleyen bir insan eğer gerçekten seviyorsa karşılık vermemi beklememeliydi. Ben de " gerçekten " hissettiğim zaman ona söyleyecektim. Ama ne zaman sevgi dolu sözlere karşılık vermesem karşılıksızlığımın cezası pasif agresif bir tavır oluyordu.

Neden birbirini seven insanlar beraber bir şeyler yapmak zorundalardı? Neden kimseye birbirlerini sevdiklerini bilmeleri yetmiyordu. Neden istemediğimiz ama toplumun gerektirdiği şeyleri yapmak zorundaydık? Neden ben hayatımı devam ettirmek için sevmediğim bir işte çalışmalıydım?

Çünkü " çok fazla " insandık. Çok fazla " insandık ".

O zaman korkularımdan kurtulup, ailemi karşıma alıp istediğim mesleği yapmalı, aşık olana kadar kimseyle beraber olmamalı veya değiştirmek istediğim düzen için öneriler sunmak zorundaydım. İşte yaşamı reddetmek istememe sebep olan da tam olarak bu kelime " zorundaydım "

Ben sadece bu zorunluluklardan nefret eden bir insanım. Bu duruma bir çözümüm yok, olması için de çaba sarfetmedim. Ama yalnızca istediğim şekilde yaşamayı isteme hakkım yok mu? Bu toplumdan nefret etmeye hakkım yok mu? Bunu bile mi esirgiyorsunuz benden?

İçimde bir şeyler eksik veya fazla. Tüm insanlardan uzak bir deniz kenarında tek başıma yaşamak mutlu edecek sadece beni. Ama bunun için de ailemi karşıma alıp, mutlu olmak için gittiğim yerde ailemi düşünerek yaşamak " zorunda " olacağım.

Telefonu açıp, " uyuyordum bitanem, ben de seni seviyorum " yazdım.

İçimde bir şeyler ölüyordu ancak ben ölmüyordum. En acıklısı da bu olsa gerek.

23 Mayıs 2014 Cuma

Better off Dead

Son zamanlarda üst üste olan olaylardan dolayı çıldırmak üzereydim. Önce soma faciası oldu. Aklım almadı, düşündükçe düşündüm nasıl olabilir diye. Düşündükçe beynim pes etmeye başladı. Çünkü bir kazadan sonra 301 kişinin ölmesi ve suçlular apaçık ortada olduğu halde kimsenin bir şey yapamaması ve hatta 5 gün sonra birbirimize oyun istekleri yollayacak kadar normale dönmemizi zihnim kabullenemiyordu. Ortada ters giden bir şeyler vardı. Olması gerek bu değildi. Tam o faciayı unutmuşken yeni bir facia haberi geldi. Polis, bir insanı gerçek mermiyle vurarak öldürmüştü. Düşünmekten kafam ağrımaya başlamıştı artık. Polis bunu yaptığı halde herkes hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam ediyordu. Sanki normal bir olaymış gibi. Ancak ölenler hayatlarına devam edemiyorlardı. Sorun burdaydı.

Ertesi gün saat 3te uyandım. Çayın altını yaktım, kahvaltı hazırlayıp bilgisayarın başına geçtim ve yine bir haber. Pittbull kediyi öldürüyordu. Bu küçücük damla bardağı taşıran son damla olmuştu. Sanki yıllardır, çekilen setin arkasında kocaman göle dönüşen bir baraj vardı ve küçücük bir delikten sızan su tüm seti yıkmıştı. Artık düşünceler ardı ardına geliyordu. İnsanların hayvanları sahiplenmesi, hayvanların da buna izin vermesi günümüz toplumuna benziyordu. Yemeğini, suyunu, kalacak yuvanı veriyordu ve ona itaat etmen gerekiyordu. Devlet bizim sahibimiz, bizse devletin evcil hayvanlarıydık. Hatta arada eğlenmemiz için bizi parka bile götürüyordu devlet.

Düşüncelerimi durdurmak, aklımı yatıştırmak için Facebook'a girdim. Düşüncelerimi yatıştırmak bir yana, daha da harladı. İlişkiler, kalıplara sokulmaya çalışılan erkek-kadın ilişkileri, güzellik, çirkinlik, ego tatmini... ne ararsan vardı Facebookta ve arkadaşlarımdan nefret ettim.

Artık bir tür kırılma yaşıyordum. İçimde bir şeyler çöküyordu sanki.Midem bulanıyordu, vücudum bana batıyordu, sanki etim bende ayrılmak istermiş gibiydi. Öylesine büyük bir rahatsızlık yaşıyordum ki ağlıyordum. Gözlerimden akan yaşları durdurmak için sürekli gözlerimi kırpıyor, kafamı ellerimin arasına alıp " Nasıl? Nasıl? " diye bağırıyordum. " Ne ara ben geride kaldım, ne ara normal denilen şey gözümün önünden kayboldu? " Toplum treni kaçmıştı. Diğer herkes binmiş, ben trenin arkasından ve arkasında bıraktığı çöplüğe bakakalmıştım. Her yerim ağrıyordu. Sanki bir pres makinesi her yanımdan bastırıyordu. Sanki beni küçük bir küp yapıp trenin arkasındaki çöplüğe atmak istermiş gibiydi.

Duvarları yumrukluyor, " Tanrım nolur bitir artık şu hayatı, görmüyor musun insanı? Tiksinmiyor musun? " diye bağırıp yalvarıyordum Tanrıya. Tek çözüm yolu buydu. O kadar tembelliğe, kolaylığa ve normale dönmeye alışmıştı ki insan, tedavi edilemez düzeydeydi hastalığı.

Beynim sonunda kendini korumak için kapanmıştı. Bu toplumda, kendini korumanın en iyi yolu kapanmaktı zaten.

Sonunda huzurla uyuyabilirdim. Vücudumun ne halde olduğundan, hangi yılda olduğumuzdan toplumun ne hale geldiğinden haberim yoktu ve zerre kadar umrumda değildi. Boşlukta süzülüyordum, ve sanırım hayatımda ilk defa huzurluydum.

Zihnimde Anathema-Better off Dead çalıyordu.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Eşik

Bir intihar eşiğindesin diyelim
Salonda gürültüler belirsiz gölgeler
Bir güneş de oraya vuruyor
Kavrıyorum ışığı belinden
O kadar güçsüz düşmüş bileklerim
Bir kuş konsa kollarım kırılıyor

"Gitmemek de var aslında"
Diyor biri kafasını eğip
O senin narin ellerine mendil tutuşturuluyor
Bir vapur kalkıyor ciğerlerine
Sancağında Turgut, iskelesinde Edip
Biraz ferahlık koyasım geliyor
Oysa ellerim yarılmış
Ağaçlar bulut kavgasına tutuşmuş
İlkin bir çimen ölüyor
Çoraklaşıyor sonra toprak
Hani buralara hiç gelmiyorsun
Öleceğimi de biliyorum ama
Dibinde her şeyin
Ne varsa buyursun

Sana hiç alışamadım aslında
Sensizliğe de aşinalığım yok
Gözlerime çiziyorum resmini
Belki lazım olur bulunsun. 

11 Mart 2014 Salı

Boyutlar Arasında Doğrulmaya Çalışan Amaçsız Bir Yaşam

Doğru nedir? 2 boyutlu bir cisimdir. peki bu 2 boyutlu cisme 3 boyutlu evrenden bakmaya çalışalım. nokta veya bir eğri göremeyeceğimiz nasıl bileceğiz?
   
Şöyle anlatayım
http://sketchtoy.com/59582538
http://sketchtoy.com/59582490
   
Bildiğiniz gibi zaman 4. boyuttur. Peki zaman 5. boyuttan baktığımızda bir eğri olduğunu göremez miyiz?
   
Zaman, bükülebilen bir şeydir ve doğrular zamanla değişir.
   
Bir insanın başka bir insanı öldürmesi doğru değildir. Ama eğer öldürdüğü insan bu insanın ailesini katletmişse çoğumuza göre doğru bir şey yapmıştır. Demek ki doğrular asla yeterli değildir. Her zaman daha doğru vardır. Peki öldürülen insan aslında öldürenin ailesini katletmemişse? İftira atılmış bir kurbansa?    Demek ki doğrular asla doğru değildir ve her zaman içlerinde yanlış taşırlar
   
Dinler, insanlara doğruları öğretmek için gelmemiştir. İnsanlara, doğru kabul edilen şeyleri " dayatmak " için gelmiştir. Toplumsal düzeni sağlayabilmek için insan beynine set koymaya gelmişlerdir. Ne kadar içki içince sarhoş olacağını bilmeyenlerin düzeni bozmalarını engellemek için, sorun kökten çözülmeye çalışılmış ve içki tamamıyle yasaklanmıştır. Ancak içki içemeyeceği bir dine sıcak bakmayanların da olacağı düşünülerek, cennette şarap nehirleri vaad edilmiştir. Sık dişini bu dünyada içme, cennette içkinin nehri var denilerek din insanların beyinlerine kelepçelenmiştir. Din bir yere hareket etmediği sürece insanların beyni de hareketlenmeyecektir.
   
Ne yazık ki insanlar her şeyi çürüttükleri gibi dini de çürütmüşlerdir. Beyinlerindeki kelepçe artık beyinleriyle bütünleşmiş, kendilerini Tanrı gibi hissetmelerine sebep olmuştur. Çünkü Tanrı gibi hissetmeyen kimse, inandığı dine inanmadığı için başkasına kötülük yapmaz. Tanrı gibi hissettiği halde kötülük yapması da aslında bilinçaltında Tanrı'nın kötülük yapabileceği inancını görmemize sebep olmuştur. 
   
Tüccarın birine bahşedilen din ise anlaşılabileceği üzere bin yıllar sonra din tüccarlığına sebep olmuştur. Kelepçelerini gevşetmeyi öğrenen bazıları, dini kendilerine göre yorumlamış ve kelepçe ile beraber beyinleri de paslanmış olanları köleleri haline getirmiştir. Öyle köleler ki, köle olduklarının farkında olmayan, hizmet ettiği varlık için insanlığını bile satacak köleler. Yıllardır beyinleri köle tacirleri tarafından bir oraya bir buraya satılarak sahip olduğu güçler kullanılmış köleler satmayı öğrenmiş, buldukları ilk fırsatta insanlıklarını satmışlardır.
   
Saçlarını savurarak güneş altında koşacak, denize girecek küçücük çocukların kafalarını örtmüş, inandığı dinin bunu emrettiği yalanıyla kendini rahatlatmıştır. Tıpkı inandığı din için oğlunu feda edecek peygamber gibi. Oğlunu feda etmesini emreden bir yaratıcıya itaat eden bir adam gibi. Asla bir baba gibi değil. Çünkü gerçek bir baba evladını korumak için Tanrıyı bile karşısına alır.
   
Bu din tüccarlarının bazıları bazı ülkelerin başına geçmiş, ülkeyi uçurumun kenarına kadar getirmiştir. Bu din tüccarları dini insanları öldürme dediği halde eli silahsız gençlerin canına kıymıştır.
   
Doğrular, insanların inandıkları şeylerin bilinçleri tarafından onaylanmasından ibarettir ve her zaman  doğru  ve  daha doğru  karşılaştığında doğru yanlıştır.
   
Bir insanı 20 kişi döverek öldürmek yanlıştır. Ama o insan küçücük bir kıza tecavüz ettiyse doğrudur ve öfkeyle akıtılan kanın ve alınan canın değeri yoktur. Peki o insan gerçekten tecavüz etmediyse?  Kan beyninize sıçramadan önceki milisaniyelerde bu ihtimali düşünebilir misiniz? Hayır. O zaman sizi manipule etmeye çalışanlar için fiyatı en ucuz kölesiniz. 
   
Peki herhangi bir insan duyduğu bu iğrenç şey karşısında soğukkanlı düşünebilir mi? Hayır.
   
O zaman umarım cennet ve cehennem vardır.
   
İnsanlar mantıkla yaşamazlar. Mantıkla yaşadıkları ilüzyonu kendini beğenmişliklerindendir. İnsan, duygularıyla yaşar.
   
İnsan, zaman adlı nehirde akıntıya kapılmış ve akıntının götürdüğü yere gidene kadar çırpınan bir varlıktan başka bir şey değildir. 4 boyutlu bir akıntının içinde 2 boyutlu bir olguyu yaşam sandığı şeyin merkezine koymuş 3 boyutlu bir  varlık. Kendi vücudunun ürettiği hormonlara bile karşı gelemeyen ama kendini her zaman üstün gören bir varlık.
   
İnsanı insan yapan nedir? Bir an için ruh diye bir şeyin olmadığını düşünün. Gerçekten insanı insan yapan nedir? Bir aslanın zihnini sizinkiyle değiştirsek yaşayabilir misiniz? Elbette yaşayabilirsiniz. Tanrı, yaşamını devam ettirme görevini insanın iradesine bırakmayacak kadar tanıyor insanı. O yüzden bedeninizi, işlevini siz olmasanız da yapabilecek şekilde tasarlamıştır. 
   
O zaman düşünceyi neden verdi? Hiç bir işe yaramaycaksa neden verdi? Şu ana kadar ne işe yaradı düşünce? Yaşadığı çevreyi tahrip etmekten, bir virüs gibi her yere yayılmaktan, tembellik etmeyi kolaylaştırmaktan başka ne işe yaradı?
   
İcatlar, keşifler, felsefi akımlar, okuduğunuz yazılar, izlediğiniz filmler, dinlediğiniz müzikler ne işe yaradı? Neden yaşıyorsunuz? 
   
Buna sanırım herkesin bir cevabı var. Olmayanlar bile yaşamak için diye cevap verebilir. Haklılar da. Peki Tanrı'nın sizi yarattığı sebeple aynı mı yaşama amacınız? Tanrı sizi mutlu olun diye mi yarattı? Ya da dünyanın en güçlü insanı olun diye mi yarattı?
   
Tanrı, sizi yarattı. Çünkü yaratabiliyor. Bir amacı yoktu yaratırken. Tanrı bir anlamda da yaratıcıdır değil mi? Yaratmaktır onun amacı. İnsanı, hayatı, evreni, tüm bu düzeni. 
   
Tanrıyı kim yarattı peki? Tabi ki kendi. Yaratıcı olduğuna göre kendini de kendi yaratması gerekir değil mi?
   
İnsanın yaşam amacı var olup, varlığını tamamlayana kadar istediğini yapmaktır. İşte bu yüzden bir şey yapmak zorunda hissedenler hep mutsuz, istediğini yapan veya yaptığı şeyi istediğini zanneden herkes mutlu.

7 Mart 2014 Cuma

Kışdönümü


Bir parça ekmek ve biraz ucuz tütün
Paltomun cepleri yırtılmış sığınmaktan
Korkum ve soğuktan tüten asfalt dumanı,
Eşlik ediyor seni düşündüğüm yürüyüşüme

Ezberlenmiş sanki bu tekrar eden çaresizlik
Şanssızlık, avarelik ne ki özlemenin yanında
Bir yandan da ne güzel düşlemek, kar tanelerinin
Kelebekler gibi konmasını, tatar yanaklarına

Bir olsak, iki olsak keşke... Alay edip kış güneşiyle
Bakarak gökyüzünü eskitirdik belki, biliyor musun?
O güzel aklın bunları bilse bile
Birileri var, kar var ama yine sen yoksun.

25 Şubat 2014 Salı

Oyuncak Terbiyesi


Diğerinin ardından gelen sessiz bir perde
Renksiz, durgun ve mütevazı bir günde bile
Alacaklın tıklatırken penceremi Allah'ım söyle
Nasıl huzurla oturabileyim durduğum yerde?

Lütfetmekten usanıp esirgemekle uğraştığın pek açık
Belli ki "Biraz da ben oynayayım" demişsin "azıcık"
Soğuk bir rüzgardan küfür yemiş gibi kaldı aklımda
Suçlama dolu bu çamurun bir sürü iğrenç lekesi ufacık

Omzumdaki kitaba davranma hemen, acizim huzurunda
Sevmek nereden çıktı, nefret ediyorum senden
Bu yüzden intikamını alacaksın kabuslarımda erkenden
Boğacaksın en ufak pırıltıyı bile dipsiz imtihan çukurunda

Bir düşün, büyüklüğün kadar büyük bir nefreti var ettin
Bir düşün böylesi hayal kırıklığı müstehak mı sence
Düşün ve tart! Beni ruhumdan kubbene asmadan önce
Gücenme eski dostum ama bana korkmayı sen öğrettin

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets