30 Kasım 2012 Cuma

Söylemek İstediklerim Var

Atmalıyım içimdeki kini. Yoksa patlarım. Etraf karanlık kokar.
Merhabalar orospu çocukları. Merhabalar size.
Söylemek istediklerim var. Ama söylersem beni döversiniz möversiniz bir sürü iş. O yüzden yazıyorum. Bildiğim bi bu var çünkü.
Bu şehir bok kokuyor. Mecaz felan değil bildiğin akşamları bok kokuyor. Sen bir şehre altyapısının taşıyabileceğinden çok fazla adam alırsan hepsi de akşam eve gelince yediği sağlıksız 2 liralık dönerleri,donasları sıçarsa bok kokar tabi. Ha zaten mecazen bok kokuyordu şehir artık somut olarak bok kokuyor. Alkışlar eskişehire.
Facebook un Twitter ın her türlü gerzekliğin, interneti icad edenin ben amına koyayım. Televizyonu icad edenle aynı odada boğayım e mi?
Merhaba ortalama güzellikte kızlar. Sizin ben amlarınıza koyayım tamam mı?Güzel görünmek için sürdüğünüz sik kafalı ojeleri satan firmaların Ceolarının götleri kanasın inşallah basur olup sıçamasınlar e mi canım?
Merhabalar size kendini Mareşal sanan 56 yaşındaki teyze ve amcalar sizin o kokuşmuş beyninizi sikeyim. Yaşlıya saygı. Yaşlını da sikerim saygını da sikerim. Kafatasını siktiklerim ya. İnsan olun azcık. Zaten öleceksin. Otobüse o kör adamı itip daha erken binice yarrak dağıtıyolarmış çünkü. 56 yılda öğrenemişsen ahlakı senin ben o zaman cibiliyetine sokayım. Afferim.
Bu şehri kim doldurdu bu kadar? Ne var bu şehirde lan? Am dağıtıyorlar da biz yarrak şemsiyesiyle geziyoruz çünkü demi? He mi? Bok var eskişehirde. Gerçekten bok var ama şaka yok.
2 tane arkadaşını yanına alınca götü sulanan gevşek apaçiler, düşük belli sik kafaları, orospu sarısı saçlı esmer götü kalkık yavşak kızlar. İnşallah yanarak boğulursunuz. Amin
Entellektüeller, hippiler, orospular ve pezevenkleri, iş adamları, güvenlik görevlileri, paragöz esnaflar, homoseksüeller, homoseksüellerden nefret edenler, 10 -18 yaş arası şımarık erkek çocukları, şımarık kız çocukları, ergenler, holiganlar, abiler, ablalar, şakirtler,köpekler, tavşanlar ve ahtapotlar, komunistler, sağcılar, solcular, ikisinden de olamamış liboşlar, ülkücüler, facebookta sikko bir söz yazıp beğeni bekleyenler, facebookta yaşayanlar, gittiği her yeri millete duyuranlar,fotograf çekmekten hayatı kaçıranlar, facebook u gerçek hayata tercih eden ezikler, facebookta kendini Titan sanan asosyal sikikler, yeşil oje sürenler, empati yoksunları, alınganlar, trip atan kızlar, trip yiyen erkekler, trip yemeyen maço erkekler, giysiye parfüme tonlarca para verip 1 ay aç gezen gerzekler, dış görünüş delileri, blog yazarları,amatör müzisyenler, barlarda canlı müzik yapanlar, medeniyet seviciler...
Hepinizin ben amına koyayım. Orospu çocukları. Tamam mı? afferim.

Dünyada en sevdiklerim evsizler ve deliler. Dünyada insan kalmış bir tek onlar var. Hepsini gözlerinden öperim

16 Kasım 2012 Cuma

Türkiyede Cinsellik : Çarpık Cinselleşme



Türkiyede cinsellik hakkında yorum yapabilmek için öncelikle halkın içinden insanlarla röportaj yapmak gerektiğini düşünüp ayçayı aradım. sağolsun kabul etti. kendisini seçme sebebim ortalama bir güzellikte olması ve türk kızlarını temsil etmesi. 1.63 boyunda, esmer, siyah saçlı normal bir kız ayça.

Ayçayla röportaj yapacağımız bara geliyoruz. Kendi evinde görüşmek istemedi. Evime çağırdım onu da istemedi. Topluma açık bi yerde röportaj yapmak istediğini söyledi. Neyi ima ediyor anlamadım doğrusu.

Hoşgeldin ayça nasılsın?
üff snne be slk
(gülüşmeler)
İyiyim mert sen nasılsın?
Ben de iyiyim teşekkür ederim. Ayçalar genelde sarışın olur aslında ama...
(gülüyor) Ben senin bildiğin ayçalara benzemem
(gülüşmeler)
Anlat nedir seni diğer sarışın ayçalardan farklı kılan?
Bir kere sevişmesini bilirim (gülüyor)
(Bu işin ucu bir yere gidiyor ama bakalım)
Görmeden inanmam
Gösteririm(gülüyor)
İyi sana gidelim o zaman
Sapık mısın sen be? iki yüz verdik götün kalktı. Hepiniz böylesiniz işte. Aklınız fikriniz 15 cmden büyük olmayan organınızda
Ama sen... şimdi... öyle diyince...
Tamam sus kalkıyorum ben
(hesabı kitledi)

Ayçayla röportajımız pek iyi gitmedi. Neyse önce erkekle röportaj yapayım kıza bakarız.

Süleyman 1.74 boyunda esmer, kirli sakallı, saçları jöleli ve üste doğru taranmış bir türk erkeği. 10 tane türk erkeğini yanına getirin hangisi olduğunu seçemezsiniz o derece normal. Onunla onun evinde buluşuyoruz.

Merhaba süleyman nasılsın?
İyiyim abi sen nasılsın?
İyi ya koşuşturuyoruz
Kola koyayım mı?
Kaç günlük?
Yeni abi 2 günlük daha
Koyma boşver. başlayalım artık. Anlat bakalım ne sorunların var cinsellikle ilgili?
Sorma abi. Porno kalmadı artık güzel ya. Hep aynı ya. Forumlara konulu yazıyorum çıkmıyor, aynı adamlar aynı kadınlar, aynı sahne. Anlatayım istersen önce saks..

Anlatma hayvan, bu mu lan cinsellik? Türk kızlarından ne çekiyorsun?
Nasıl ne çekiyorsun? Neye çekiyorsun mu demek istiyon? Valla abi ne görürsem işte bacak, göğ..
Kardeşim yok mu kız arkadaşın? Hoşlandığın biri veya? 
(cevap veremedi)
Neyse sen kola koy. Bi sigara yakıyom içiliyo demi burda.
İçiliyo abi rahat ol sen.

Süleymanla da röportajımız umudğum gibi gitmedi. Yılmayacağım ama. Hasretle röportaj ayarladım. Hasret 1.80 boyunda, sarışın, mavi gözlü, güzel bir kız.

Hoşgeldin hasret nasılsın?
İyiyim mert sen nasılsın?
Ben de iyiyim
(kız acayip güzel)
Ne güzel
....
(çok güzel yeminle)
ee sormayacak mısın bişey?
...
(of eğildi az önce kendimi tutamayacağımdan korkuyorum)
Mert?
Çof çisal
Ne?
Buşka suman düvüm ödlüvüm

Neden böyle oluyor diye düşünürken karşıma Ayşe çıktı. Ayşe 1.70 boyunda esmer, ela gözlü, ela gözlü güzelce bir kız.

Merhaba ayşe nasılsn?
İyiyim sen nasılsın?
Ben de iyiym. Evet; bir kız olarak ne düşünüyorsun türkiyede cinsellik hakkında?
Türk erkeği dünyada en çok cinsel boşluk içine düşen erkek. Türkiye doğu ile batı arasında bir köprü diyorlar ya, aslında türkiye doğu ile batı arasına sıkışmış, her geçen gün ezilmekte olan bir ülke. Gelişmemiş ülkelerde erkekler daha 20 yaşlarına gelmeden evlendiriliyorlar. Cinsel açlıkları zirveye ulaşmadan evlenmiş oluyorlar. Gelişmiş ülkelerde ise cinsellik ve seks bir tabu değil rahatlar. O yüzden erkekler yine cinsel açlık çekmiyorlar. Türkiyede ise durum çok farklı. Erkekler özellikle internet aracılığı ile cinselliği öğreniyorlar. Ve istek duyuyorlar. Kızların geneli ise " sekse tabu olarak bakmak " ile " bakireliğinden utanmak " arasında bir çizgide sallanıyorlar. Onların bu kararsızlıkları erkekleri değiştiriyor. Kızların kendi kendilerine bu çizgiyi aşıp hazır olunca cinsel ilişkiye girmesini beklemek yerine onları zorluyorlar. Eve film izlemeye çağırıp soymaya çalışmalar, elini sırtına atıp aşağıya inmeler, zorla öpmeye çalışmalar felan... Reizllik anlayacağın. Seks övünülecek bir kavram haline geldi. Seks yapmış olmaya milli olmak denilecek kadar benimsemişiz düşünsene. Erkeklerin bu zorlamaları ve seks için neredeyse ölecek olmaları kızların karakterini de değiştiriyor. Daha karakteri oturmamış kızlar öncelerde görmediği ilgiyi seks gibi bir olguyla kat kat elde edebileceğini görünce bunu kullanmak istiyor. Bunu kullanarak erkeklere hükmetmeye çalışıyor. Böylece bir döngüye giriliyor. Durumu kısaca özetlersek bu.

Çok güzel açıkladın aynen ben de öyle düşünüyorum. Peki senin başına gelen olaylar var mı? Anlatabilir misin?

Var tabi ya olmaz mı? Mesela toplu taşıma araçlarına binmekten nefret ediyorum artık. Kalabalığı fırsat bilen bazı erkekler ufacık bir temas için ne hallere düşüyorlar görmelisin. Öyle rahatsız oluyorum ki anlatamam. Düşünsene köşeye sıkışmış durumda aranda en fazla 10 cm olan bir adamla yarım saat gitmeyi ya da sürekli arkanda dönen bir hareketliliği. Rahatsız olduğumu belli eden hareketler yapsam da, sinirli bakışlar atsam da fayda etmiyor bazen. Bu da beni bir ikileme sürüklüyor. Ya bağırıp rezil edeceğim ki o zaman adım şirrete çıkacak ya da katlanacağım ki o zaman da " istiyor belli " olacak.

Bağır ya akıllanır bi daha yapmaz.

Artık öyle yapacağım yani yeter.

Peki hiç çıkma teklif eden felan olmuyor mu?

Olmaz mı ya. Facebooktan mesaj atıyorlar bazen. Çok güzelsin benimle çıkar mısın diyor. Neyin kafasını yaşıyor anlamıyorum. Bir de reddettikten sonra çirkefleşme var türk erkeğinde. Başta iltifatlar eden o romantik adam gidiyor, yerine " zaten dalga geçiyordum önce bi tipine bak " diyen bir adam geliyor. Bu gerçekten sosyolojik olarak incelenmeli. Böyle mi kurtarıyor onurunu anlamıyorum gerçekten ya. profilimi ve mesajlarımı kapatmadan önce günde 3 arkadaşlık isteği 2 mesaj geliyordu ortalama ya inanabiliyor musun? Zor yani türkiyede kadın olmak.

Peki çok teşekkür ediyorum Ayşe. 
Ben teşekkür ediyorum böyle bi konu hakkında yazı yazdığın için inşallah bi çözüm bulunabilir.

Sonunda güzel bir röportaj yaptım. Diğer röportajım Melihle. Melih 1.82 boyunda, esmer, uzun saçlı, ela gözlü bir adam.


Merhaba Melih nasılsın?
İyiyim sen nasılsın?
Zaman kaybetmeden sorayım. Nedir abi bu kızlardan çektiğimiz?
(gülüşmeler)
Şimdi Mert, Türkiyede artık karşı cinsle olan doğal münasebet hali alkışla karşılanacak bir başarıya dönüştü. Sevgilisi olmak, hergün başka bir kadınla olmak toplumda kabul görebilmenin anahtarı haline geldi. kabul göremeyenler ise çareyi her gördüğü kıza asılmakta, hayatını kızların çevresine kurmakta buldu. Bu yanlış çok yanlış. Karakter gelişmesi diye bir şey yok. E bu adam her gördüğü kıza asılıyor. Bunun gibi binlerce adamın her gördüğü kıza asıldığını düşün. Kızlar haliyle egomanyak oluyor. Kendilerini olduklarından daha yüce görüyorlar. Erkekleri kendisinden daha aşağıda görüyorlar. Şahit olmuşsundur. Sevgilisiyle kavga eden kız diğer kız arkadaşından yardım istediğinde bırak burnu sürtülsün der kız haksız olsa bile. Yani bu aslında nasıl bir bokun içinde olduğumuzu gösteriyor. Burnu sürtülsün. Biraz burnu sürtülsün ki akıllansın, sözünden çıkmasın.

Aynısını sen yapsan 2 ay trip yersin

Aynen aga. Bir de şöyle birşey var. Erkekler için bahsettik bu sevgili bulma, seks yapma olayından ama kızlar için durum daha vahim. Erkekler sevgilisi olmayan veya hala bakir olan arkadaşlarına şakayla karışık " elizabeth " esprileri yaparlar. Ama kızlarda gerçekten bir dışlama söz konusu. Sevgilisi olmayan kız bazı ortamlara çağırılmaz. Bazı muhabbetlere dahil edilmez. Gerçekten bak. Arkasından konuşulur, dedikodular uydurulur. E bu kız ne yapacak? Az önce bahsettiğim herkese yazan adamı belli bir mesafede tutarak kenarda bekletecek. Bi süre bekleyecek daha iyisi çıkmazsa onunla olacak. Çıkarsa veya bu bekleyen beklemek istemezse ne olacak? O zaman kız adamı oyalanmış olacak ama oğlan saf durumuna düşecek. Ve bu adam bir daha kadınlara güvenmeyecek. Bir kızla flört ederken, beni oyalalıyor olabilir diyerek o da başka bir kızı bekletecek.
Türkiyedeki cinsel çarpıklığın nedeni aslında bu. Güvensizlik.
Hal böyle olunca da tabi ilişkiler kısa süreli ve bu kısa sürede istedğini almaya dayalı olacak. Erkek her fırsatta kıza seksi ima ederken kız da her fırsatta erkeği kendine bağlamaya çalışacak.
Bu yanlış. Çok yanlış.

Çok mükemmel röportajdı teşekkür ediyorum Melih.

Ben teşekkür ederim.

Gerçekten başta çile çektim ama gerçekten değdi. Ben bu Ayşe'ye yazılırım yalnız hacım. Ya da Ayçadan özür dileyeyim en iyisi. O da fena değildi gider yani.

Yabancı

   Bendeki noksanı bulmuştum. Aylardır sadece bir bankta oturup gelen geçen insanların tavırlarından, yüz hatlarından, giyimlerinden neler düşündüklerini, nasıl bir hayat yaşadıklarını düşünür, bu konuda çok isabetli tahminler yaptığımdan emin olarak, bunun kendim adına pek müthiş bir özellik olduğu kanısına varırdım. Bu erken kanıyla, hayatım boyunca peydahlanan bir çok paranoyayı, insanların duyulan cümlelerinden öte anlatmaya çalıştığı şeyleri, hal ve hareketlerinden anlamamış, bilakis üzerlerini örtmeye çalışmıştım. Bakışmanın ötesinde her derin bakan gözün dibinde kendimi ayaklarıma taş bağlanmış şekilde bulmuştum. Herhangi bir manadan çok uzak, daha yeni yeni hayal etmeye başlamış ve hiç kırıklık yaşamamış masum bir çocuk gibi, kafamda kurduklarımı insanların aslında bana anlatmak istediği şeylermiş gibi düşünmüştüm.
   Öyle olmuştu, o gün de. “Daha kaç farklı açıdan anlatabilirim o günü?” diye kendime sorarken bu noksanlığı anlamam gerekirdi. Oysa tek bir açı vardı, onun açısı vardı bir tek. O kadar netti ki, o kadar keskin,  kararsızlıktan uzak. Oysa ben anlayamamıştım yine. Oysa o, bir manayla yürümüştü kalabalığın aktığı yolu. Kitapçının önünde beni görür görmez takındığı halin açık seçik bir manası vardı, yüzüne kondurduğu gülümsemenin… Daha o gülümsemenin zorla suratına yerleştirdiği samimiyetsiz bir hal olup olmadığını bile kavrayamıyordum.
   Ve işte yan yana yürüyorduk. Kafamın içiden hızlı trenler gibi geçen cümleleri bir türlü yakalayıp, ağzımdan önüne altın bir tepside sunamıyordum. Nasıl bir halde gözüktüğümü kestiremiyordum lakin heyecanlı, ne yaptığını bilmez bir halde adımlarına ayak uydurmaya çalıştığımın farkına varmıştı sanırım. Oysa ben hiçbir şeyin farkına varamıyordum. O ruhlarımızın karşılaşması belki gerçekleşmişti ama ben o ruhu daha sonra geri alamadım ve bir ulak diye, belkide bir insanın sahip olabileceği en değerli şeyi, en değerli varlığımı onun için emniyetsizçe bırakıvermiştim o gün. Oysa yürüyordu sadace, herzaman ki gibi ayakkabılarıyla aşındırıyordu kaldırımları. Göz göze gelmeye çalışıyordum sık sık, anlamını bile bilmediğim, nereye varacağını hiç kestiremediğim saçma cümleler kuruyor, cevap verirken bana bakmasını bekliyordum. Ne zaman gözlerine baksam, ne hal içinde buraya geldiğini görmeye çalışıyor ama muvaffak olamıyordum. Korkuyordum sanırım, korkumun haklı sebebi olan o cümleyi kurduktan sonra, aslında tamamen bu halini, düşüncelerini bir yıl kadar ona hiçbir şey söylemeyerek, zaten işin imkansızlığından dem vurup hayallere dalarak kendime idrak ettirmiştim. O cümleye daha sonra geleceğim.
   
   Nereye gittiğimizi bilmiyor gibiydik, oysa mekan seçimini bana bırakmıştı. Bense kendimi rahat hissedebildğim Ankara’da tek yer olan Sakarya’da buluşalım demiştim. Yine haftanın çoğu akşamını geçirdiğim ve odamla aynı rahatlıkta oturabildiğim, tüm dünyadan ve tüm insanlardan izole olabildiğim Always’e götürmüştüm onu. Tipik salaş bir rock bardı. Tahta masalar, tahta tabureler, az sayıda müşterileri ki hepsi üniversite öğrencisi. Cam kenarı masalardan birine oturmuştuk. İçkilerimizi söylemiş, tüm hevesimle beklediğim o anı yaşamaya başlamıştık bile.  Yalnızdık bir masada, konuşacaktık ve biz olmaktan başka bir çaremizin olmadığını olan ispat edecektim, gösterecektim, inandıracaktım. O soracaktı yine,”yani ama nasıl, bir fotoğraftan sadece?” Lakayt bir şekilde gülümseyip, ellerini avcumun içerisine alacak, şaşkın bakışlarını gördükten sonra “Raif’de bir tabloda görmemiş miydi kürk mantolo madonnası’nı” diyecektim. Orda açılacaktı kapağı tüm barajların, o da kendini koyverecekti artık. Anlatacaktı içini tıkayan, bana ulaşmasına engel olan ne varsa. Neden güveninin kırıldığını anlatacaktı, tek tek toparlayacaktık her şeyi, tüm yolları beraber temizleyecektik. Ama sadece gözlerine bakabiliyordum, ellerim bu dünyada hiçbir yere aidiyetlik hissedemiyor gibiydi, nereye koyacağımı şaşırıyor, bu şaşkınlığımı belli etmemek için de daha saçma cümleler kurmaya başlıyordum. Sigara yakıyordu karşımda, ağzının kenarıyla dumanı üfleyişini, dumanaın havada nasıl dağılışını an be an izliyor, bu kedinin iple oynar gibi ettiğim oyun karşısında gülümsemesini seyre dalıyordum. Arkadaşlarından bahsediyordu, pür dikkat dinliyordum. Saçlarının tel tel olmasını, yüzünün nasıl bu kadar dinginlik verebildiğini, gözlerinin derinliğini şaşkınlıklar içerisinde izliyor, kıpırdayan dudaklarını okumaya çalışıyordum, duyduğum sesinden öte. Çünkü onun sesi öyle lüzumsuz şeyler anlatamazdı, anlayamayacağım bir kıvamda müthiş bir besteyle giriyordu kulaklarıma. Oysa ben konuşamıyordum, birkaç eski anı, belli belirsiz onsuz geçen günlerimden bahsediyor, yine saçma bir soruyla derhal onu dinlemeye koyuluyordum.
   
   Konu sonunda, merakle beklediğim ona yazdığım öyküler ve şiirlere gelmişti. Acaba ne sıklıkla hangilerini okumuş ve neler hissetmişti, çok merak ediyordum. “Aslında” dedi ve bu aslındayla sarsılır gibi olsamda merakı mı bozmadan dinleye devam etmiştim “ben atamazdım sana o mesajı, yazamazdım o cümleyi. Oda arkadaşım son yazını okumuş, gözleri biraz sulu halde yanıma geldi artık, ben de dayanamadım.” İşte o cümle buydu. Tüm noksanlığımın farkına varmam gereken cümle buydu, oysa ben sanırım yine korkumdan, çabucak o cümleyi unutmuş, üzerine düşünmeden diğerlerini beklemeye başlamıştım. “Biliyorsun Enis, imkansız demiştim, ama şiirlerin çok etkiledi beni sanırım. Derse gitmek için bile sabahları uyanmayan ben, acaba yeni bir şey yazmış mıdır diye erken uyanıp, bloglarına bakıyordum.” Ne de mutlu olmuştum o an, okumuştu hepsini. Bir şeyleri anlatmama gerek yoktu o zaman, çünkü o her şeyi okumuştu zaten. O cümlelerin ve kurduğum hayallerin gölgesinde gelmişti yanıma, tamamen bilincindeydi, ve o an o masada bulunuyorduysa hepsini açık seçik bir şekilde kabul etmişti. Oysa ben tereddütle titreyen dudaklarından çıkan bu cümlelerin barındırğı imaları, sıkılgan bir tavırla sağa sola kayan gözlerine bakarak anlayamamıştım. Onlar sadece dünyanın tam merkeziydi ve ben düşünmekten öte sadece izlemek istiyordum. Sadece şiirlerimden etkilenmişti, şiirsel olarak bir iddaam olmayan, sadece hissettiklerimi yansıtan birkaç cümle... Ona düzdüğüm methiyelerden etkilenmişti. Okumuştu tabii, kim okumaz ki. Uzağında senin hakkında yazan biri, kim olursa olsun hatta nefret etsen dahi okursun. Ben o gün bunu anlamaktan ziyade, onun beni anladığını düşünmüştüm.
   
   Sıkılmıştı, “yemek yiyelim mi?” dedi. “Olur” demiştim, bu olurun ardından onunla yemeğe çıkıyor olduğum gerçeği, ve o anki yüz ifadem, duruşum, kılık kıyafetim büyük bir tezat içerisine düşüyordu. “Ama bu sefer ben seçeceğim mekanı” dedi “Varil’e gidelim.”
   
   Yine yol boyunca gözlerine bakmaya çalışıyor, gözlerimi kaçırdığım vakitlerde insanlara ne kadar mutlu olduğumu gösterebilmek için, göğsümü kabartarak her birine kafamla selam verme iç güdümü zor zaptediyordum. Yanımdan geçen her çocuğun başını okşamak, her gencin omzuna dostça bir yumruk atmak, her yaşlıyada tüm derin hürmetlerimi sunmak istiyordum. İçinde bulunduğum hoşnutluğu anlatabilmemin tek yolunun bu olduğunu biliyordum,çnükü konuşamıyordum.
   
   Gecenin geri kalanınına dair anlatacak pek bir şey bulamıyorum. Tamamiyle kontralden çıkmış, konuşmaktan öte, az biraz alkolün de verdiği etkiyle tamamen saçmalamaya şartlanmış hale gelmiş ve onu arkamda aslında çok buruk bir gece bırakarak otobüs durağından yolcu etmiştim. Otobüs artık hareket etmeye başlamışken, son bir kere yüzünü bana çevirip elini sallaması, hala yaşadığım şu andan daha canlı geliyor bana, ve tüm bir gecenin özetini geçiyordu o veda.
   
   Eve  gittikten sonra anlamaya başlıyordum, onun açıkça ve cesurca sergilediği düşüncelerini yine korkakça görmezlikten gelsem de aynı şeyi, kendimin saçmalıklarını birer birer açığa çıkarmakta pek bir bahis görmüyordum. Yaptığım onca şey, o kadar saçma geliyordu ki, artık gece güne devrilmeye başlarken, utançtan ufuk çizgisinden daha kızıl bir hal almıştım. Oysa ne kadar da çok çalışmıştım o gün için. Hiçbiri aklıma gelmemişti onunlayken. Yalnız evde utançtan ve pişmanlıktan delirmek üzereyken masanın kenarına iliştirdiğim bir kağıt buldum. Bu kağııtta prova ettiğim muhabbetler, ona direk, saçmalamadan ve emin bir şekilde söylemek için hazırladığım cümleleri yazılıydı;
“Bak biliyorsun, buraya geldin, o zaman seni istediğimi biliyorsun, sadece bu. Sana karanlık arzularımdan bahsetmek istiyorum hemen. Ölüm üzerine beslediğim o arzuyu sana anlatıp, seninle yaşamanın güzel olup olmadığı adına bir münakaşaya tutuşmak istiyorum. Sana asla hayır diyemeyeceğim için, gözlerinde sevgiyle savunduğun yaşamın, hayatın güzel olduğu kanısına çabucak varmak istiyorum. Angaryalarla uğraşmak da istemiyorum. Ben bilmiyorum ki, hiçbir tecrübem yok. Ney ne yapılır, ne zaman aranır, nasıl mesaj çekilir, hangi sıklıkla gidilip görülür. Ben sadece sen boş kaldıkça, ciddi engeller olmadıkça yanında durmak istiyorum. Çünkü artık sana olan aşkımı inandırmak için delirmek üzereyim, bu nasıl becerilir o konuda da fikrim yok. Ancak bolca yazdım, sen de okudun, sonra geldin. O zaman biliyorsun her şeyi, hadi bırakalım bu tanışma faslı yahut ilişkiye başlama angaryalarını. Ben hemen senin bir parçan olmak istiyorum, bu.”
   
   O günden sonra adam akıllı görüşemedik, daha sonra hiç görüşmedik. Nedenleri üzerine duracak bilgiye ve yetiye sahip değilim. Hiçbir kırgınlık ve kızgınlık duymadan bu konular üzerinde de durmuyorum. Ben yazmaya devam ettim, şiirler yazdım, öyküler yazdım, yine hayaller kurdum. Çokça sarhoş tamamlıyordum artık geceleri. Beynimin uyuşması, aksine daha da kuvvetli düşünmemi sağlıyordu. Sorgulayabiliyordum sağlıklı bir şekilde. Hayatımın daha kötü bir yola girdiğini söyleyemem, hep o yoldaydım. Bir insanın dünyadaki yegane amacının kendisini tamamlayabilecek olanı bulmasıdır. O zaman tam olabilir ve tamamiyle ölüp yok olabilir. Aksi halde tamamlanmayan bir ruh daha da bölünerek, artık bir huzura kavuşma süreksizliğine girer ve tüm anlamlar cisimlerin ergimeye başladığı noktada kaybolur. Ben bulmuştum tamamlayıcımı. Ruhumun en karanlık noktalarını gösterip, aydınlanabileceğim üzerime doğacak bir güneşi bekler olmuştum bir bank üzerinde.  Her şeyimi teslim edebilecek, bütün sırlarımı içerisine akıtabileceğim, içierisinde korkusuzca kaybolabileceğim, boğulup ölmekten haz duyabileceğim bir denizin dev dalgalarını bekler olmuştum. Oysa en iyi geçen günlerim, sadece yağmur altında, it gibi ıslanarak titremek oldu. Tüm günlerim her zaman içerisinde bulunduğum bu karanlıkta, daha da zifire ilerlemekle geçiyordu. Çaresizlikler, amaçsızlıklar, bir takım anksiyetelerlerle nefes alıp vermeye devam ediyordum ancak buna yaşamak denilemezdi. Bu işkencenin bitişine yaklaştığımı gün be gün hissedip, bir parça huzur kovalıyordum doğuştan kör bir ebe gibi. Yakaladığım an tüm ışıklar yanacak, uyanacak ve bu oyunun bitişini bir takım seramoniler arasında uzaktan izleyecektim.
   
   Bendeki noksanlığı buldum dedim ya. Aslında sadece mimiklerden, imalı cümlelerden, kısık gözle bakışlardan öte, tüm gün olarak bir farkına varamamalık söz konusuydu. Ben sonraları her hareketinden, her cümlesinden bir ima çıkarsam da o akşam için, onun için başlı başına bir sıradanlıktı. Karnını doyurduğu, güzel bir akşam, yağmur altında gezindiği sıradan bir gün… Sadece farklı olarak bir yabancı vardı yanında. Hepsi buydu.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Tekrar Tekrar Islak Yollar

      

       Yol, söylenişi bile kulağa hoş gelmezken nasıl olacak da insanın gönlünü eğleyecek?

       Gerçek anlamıyla zaten aciz olan ömrümü yiyen, doymak bilmeyen bir obur. Kelimeyi cümle içinde kullanmak gayet kolay ama zamanla adını bile duymaktan tiksinir oldum. Duyar duymaz içimi bulandırmakla beraber kendimi yitik ve kaybolmuş hissetmeme neden oluyor. Adı çabucak söyleniveriyor ama ensemdeki nefesi bir türlü tükenmek bilmiyor.

       Bitmiyor bir türlü lanet olasıca. İnsan, seyirden yorulacağını aklının ucundan bile geçirmiyor önce. Ancak o kesikli beyaz çizgileri gördüğümde anlıyorum yolun yolluğunu. Her biri önümden kayıp gidiyor. Öylece vuruyor kafama gerçeği kesikli çizgilerin akışı yüzük parmağının kemiğiyle: Evimden ayrılıyorum. Sürekli uzaklaşıyorum. Her geçen dakika, her an... İnsan nasıl kendi isteğiyle dayanır bu işkenceye? Etrafıma bakıyorum, henüz hiç kimse çığlık atıp devam edemeyeceğini, evine dönmek istediğini söylemiyor. Edinilmiş alışkanlıklara hızla uyum sağlıyorum, teslim oluyorum, kayboluyorum ve kayıp gidiyorum.


       Bir insan, bir nesneye, bir şehre bu kadar anlam yüklememelidir, biliyorum. Gücüm ve gönlüm yetmediği için artık itiraz da etmiyorum gitmeye, ayrılmaya. Ama aklım burada, ayrıldığım yerde kalıyor. Zaten yarım olan aklımı o gürültülü bir bulut gibi sağanak şeklinde dışarıya insan yağdıran, bordo boyalı, biçimsiz otogarda bırakıp kalan yola aklım olmadan devam ediyorum. Eksilen aklımdan geriye şüphelerim, kuruntularım kalıyor:


         "Acaba ne yapıyorlar şimdiden? Bensiz de mutlular mı? Peki ya sevdiğim ama görmek için bir damla ter dökmememe rağmen hala içimde kanlı canlı bir yerde sakladığım kız? Sevdiğim şehrin kızı?"


       Onu anmak bana iyi gelmiyor. Yalnızlığıma dönüyorum. O kadar yolu sevimsiz otobüs koltuklarında gitmekten daha zoruma giden bir şey varsa bunca eziyeti yalnız başıma kendim çekmek zorunda kalmam. Her seferinde tek kişilik hayatımın oturtulduğu koltuğun yanına benim gibi bir başkasınınki oturtuluyor. Arkamdaki çiftin gülüşmelerini duyunca kafamı öne eğiyorum. (Nadiren yaptığın utanç ritüellerinden biri, yalnız olduğunu fark edince boynunu eğmek.)


       Kıskançlık veya eziklik hissetmiyorum. Duyduğum hisler daha çok utanç ve eksiklik. 


       Üstüme tükürülmüş bu lanet, sürekli tekrarlardan ibaret.

Sürekli dönen tekerin yumuşak devirleri...
Tekrar tekrar ıslak yollar...
Kokusunu alamadığım ve dokunuşunu kafamda hissedemediğim için eksikliğini hissettiğim, yolu ıslatan yağmurun ince damlaları... 
Hayatın doğal senkronunu tutturamayınca eğdiğim başımı teselli etme çabalarım...
Kafamdaki düşünceler titrek ve cılız seslerle beynimi oymaya devam ediyor.

       Bu kadar yolu yalnız gitmekten öylesine yoruldum ki...

       Yalnız gitmekten ölesiye yoruldum.


13 Ekim 2012 Cumartesi

Depo


Gece huzurla yattığı yatağından boğulma ve bulantı hissiyle soğuk bir depoda elleri ve ayakları, yere çivili sandalyeye bağlı bir şekilde uyandı. Gözleri zifiri karanlıkta hiç bir şeyi seçemese de ayaklarını oynattığında hissettiği acı ve soğuk metalden kelepçelenmiş olduğunu anladı. Ağzının içinde inanılmaz derecede mide bulandıracak bir çorap ve dudaklarının üstünde koli bandı vardı. Çorabı yutmamak için diliyle sürekli banda doğru ittiriyor, bu çaba için gerekli oksijeni ise kapalı burun deliğini saymazsak bir burun deliğinden güçlükle içine çekebiliyordu. ağzının içindeki çorabın midesindekileri dışarı çıkarma çabası ağzındaki bantla engelleniyor,yutulan mide sıvısı tekrar ağzına gelerek döngüsünü tamamlıyordu. Kolları saatlerdir arkaya kelepçelenmiş olduğundan uyuşmuş, yüzünü soğuktan hissedemez hale gelmişti ama şu an tek düşündüğü midesindekilere bulanmış çoraptı.

Dünyada kaçırılmak için hiç bir sebebi olmayan insanlardandı. Dünyaya geldiğinden beri kendi çemberinde yaşamış, asla çemberin dışına çıkmamıştı. Neden kaçırıldığını merak ediyordu. Hatta bulantısından sonra en şiddetli hissettiği duygu meraktı.

Allah'a hayatında hiç etmediği kadar dua ediyor, yalvarıyordu. İçindeki bunun rüya olma ihtimalini taze tutmaya çalışıyor ama bileklerinden akan kan ve yüzünde hissettiği soğuk bu ihtimali delicesine çürütüyordu.

Yaklaşık bir saatlik çırpınmanın sonunda biri iki metre boyunda yaklaşık yüzaltmış kilo, diğeri ona nazaran daha küçük cüsseli iki adam girdi depoya. Onlar girer girmez çırpınmaya başladı. adamlar yanına gelip ağzındaki bandı çözdüler. Çocuk bir saattir içinde tuttuklarını kustuktan sonra " abi ne olur bırakın gideyim benim kimseye bir zararım olmadı bi yanlışlık olmalı vallaha abi yemin ederim polise şikayet etmem bırakın gideyim " diye yalvarmaya başladı.
Daha küçük cüsseli olan konuştu
" Neden burda olduğunu biliyor musun? "
" Bilmiyorum abi vallaha bırakın gideyim benim babam da fakir zaten memur çocuğuyum abi nolur " diye yalvardı çocuk. Onun bu yalvarışları yumruk duvarının arkasından duyulmuyordu.
" Bence gayet iyi biliyorsun " diye cevapladı iri cüsseli olan ellerinden çocuğun yüzünden ödünç aldığı kanlar damlarken.

"Abi allah belamı versin bilmiyorum ya benim kimseye zararım olmaz abi etliye sütlüye karışmam ben " diyerek ağlamaya başladı. Çocuğun ağlamalarından rahatsız olan iri cüsseli tekrar çoraba yönelince çocuk
" Abi nolur çorabı tıkma ağzıma nolur abi vallaha ses çıkarmam, çıt çıkarırsam döv abi ama çorabı tıkma " derken iri cüsseli koca eliyle çorabı tıktı ağzına sonra da bantladı dudaklarını. artık çırpınma ve reddediş evresini geride bırakan çocuğun gözlerinden yaşlar önce yanaklarına doğru yavaşça, sonra bandın üzerinden hızlıca bacaklarına dökülüyordu.

Kaç saat olduğunu bilmediği bir süreden sonra adamlar tekrar geldi.

"Neden burdasın" diye tekrar sordular. Çocuk yalvarmayı kesip sessizce " bilmiyorum " dedi. Küçük cüsseli adam " burdasın çünkü yaşamak için hiç bir sebebin yok, dünyaya hiçbir şey vermedin, doğmasaydın hiçbir şey değişmiş olmazdı, senin gibi insanlardan tiksiniyorum " diye devam etti. Çocuk " Evet, en azından suçsuz insanları kaçırıp işkence edebilirdim değil mi? " diye cevap verdikten sonra iri cüsselinin kocaman yumruklarını beyninde hissetti.
Ağzında birikmiş salya ve kan karışımını tükürüp
" Beni niye kaçırıyorsunuz abi o zaman ya gidin katilleri kaçırın " dedi.
" Cinayet en doğal güdüdür. Habil ve kabilden de önce hayvanlar birbirlerini öldürüyordu. Sadece avlanmak için değil, bölgelerini korumak için, ben buranın hakimiyim demek için. Ama hiçlik, doğa kanunlarına aykırı ve bu doğaya en büyük saygısızlık " dedi küçük cüsseli, aynı anda çocuğun çıplak ayaklarına basarken.

Artık neden kaçırıldığını bildiği için merak duygusunun yerini panik ve korku aldı.
" Abi beni bırak, ama bu depodan çıkarma, yanına al bari yemin ederim kulun kölen olurum abi ne istersen yaparım nolur beni çöz " diye ağlamaya ve yalvarmaya başladı, iyice kontrolden çıkmıştı artık. Çırpınıyor, bağırarak ağlıyor aynı anda yalvarmaya devam ediyordu.

" İnsanoğlunun ne kadar düşebileceğini gösteriyorsun bana. Sana baktıkça tiksiniyorum tüm insanlardan. Hiçbir amacı olmadan yaşayanlardan, tükettiğinin farkına bile varmayanlardan, hayatı sadece diğer insanlarla olan etkileşimlerinden ibaret sananlardan, yalancılardan, korkaklardan, et yığını haline gelmişlerden, ruhunun izini kaybedip aramaya bile gitmeyenlerden tiksiniyorum. Evrenin hakimi gibi davranmanızdan ama en küçük panik anında karıncadan bile aşağıda olmanızdan tiksiniyorum ve senin kaderin burada çürümek olacak "

Artık hiç bir umudu kalmayan çocuk kalan son enerjisini de kelepçeleri çözmeye yardım çığlıkları atmaya, bağırmaya, önündeki adamlara kafa atmaya çalışarak harcadı.

İri cüsselinin eli tekrar çoraba uzandığında çocuk ciğerlerini yırtarcasına bağırmaya başladı. Ağzını sıkı sıkı kapattı ama iri cüsselinin beşten sonrasını saymadığı yumruklarına dişleri dayanamadı ve ağzı açıldı, çorap içeri girdi, dudakları bantlandı. Elleri, ayakları kanıyordu, gözlerinden biri kapanmış, yüzü; gözyaşının kan üzerinde oluşturduğu izlerle çizgi çizgi görünüyordu. Vücudunun her gözeneğinden acı fışkırıyordu. Açık kalan tek burun deliğiyle nefes alırken açık kalan tek gözüyle yerdeki kana baktı, üşüdüğünü hissetti. Deponun soğuğundan mı yoksa kaybettiği kandan dolayı mı üşüdüğünü bilmese de en iyimser ihtimal kan kaybından üşümesiydi. Çok geçmeden kan kaybından ölürüm herhalde dedi kendi kendine. Rahatladı. En azından acının uzun sürmeyeceğini bilmek onu rahatlattı.

Boş ve ölüm kadar sessiz deponun kapısı kapandı, sürgülendi. Her şey karardı. Ölüyor muydu yoksa sadece depo mu karanlıktı bilemedi.

11 Ekim 2012 Perşembe

Esmeralda

Senin eskiden oturduğun yere giderim bazen,
Bir sigara yakarım oturup.
Sokak lambaları yanmaz sizin orada,
Karanlık.
Ne aydınlık ki amına koyayım.

Şimdi oturduğun yere gitmem,
Niye gideyim görürsün belki,
Dersin kim lan bu?
Notre dame mı?
Bir de gülersiniz ayı gibi, hoş olmaz yani.

Ben niye kambur oldum sorma tabi.
İnsanların yüzlerine bakmamaktan,
Sokak ortasında kusmayayım diye.
Tabi sen bak, hayat sana güzel
Şakalar komiklikler

Esmeralda;
Su getir,
Git ara bul getir,
Saçlarını yolma ama
Çok güzel kokar çünkü saçların.

Sevsene beni, sevecen mi?
Ben olsam ben de sevmem
Kalbim de küçücük benim
Göt kadar
Sığmayız ikimiz sen geç otur

Geçen ayran aldım iki kilo
İçemedik kaldı öyle.
Sen olsaydın içerdik lahmacunla.
Ya da ne bilim belki yemek yapardın türlü falan.
Ben de saçlarını koklardım belki.

Ben seni sevdim herhalde
Sen beni sevmedin büyük ihtimal
Ama ben yine de eskiden oturduğun yere giderim
Belki kokun toprağa sinmiştir ne bilim, umut fakirin ekmeği işte.
Belki bir gün kokun evime de siner diye.



5 Ekim 2012 Cuma

Orospu Çocuğu Bir Yaşam ve Sikindirik Hayaller

Hayatımın en güzel dönemi, şu an hatırlayıp mutlu olduğum neden yaşamam gerektiğini hatırlatan anların saklandığı dönem, yaşamak için tek sebebimin belki ilerde de aynı duyguya sahip olma umudumun oluştuğu dönem beş veya altı yıl önceydi.

Hayallerim vardı. Şu anki gibi bir hafta sonrasını hedefleyen hayallerden değil. Yaşamımı güzel kılacak hayaller. Hayatımın ilerde çok güzel olacağını düşündüren hayaller.

Doktor olacaktım ben amına koyayım lan. Yirmiüç yaşına gelmekte olan bir insanın hala en mutlu anısı güneş batarken Grey's Anatomy izlemek olur mu lan? O kadar net hatırlıyorum ki o anı, resmini bile çizebilirim.

Hayallerim vardı benim. Irzına geçilmeden önce çok saf ve güzel olan hayallerim vardı orospu çocukları.
Bunca yıl yaşadıktan, hayatın sana istediklerini vermediğini anladıktan sonra ne anlamı kaldı hayallerimin?

Kızgınlığın hayallerimin gerçekleşmemesine değil, yanlış anlaşılmasın. Hayallerimin bile öldürülmesine. Hayatın gerçekçiliğine,hayallerin gerçekleşmeyecek olduğunu yüzüme vurmasına.

Beş yıl önceki mutluluğumu hissedebileceğime dair tek umut zaman makinesinin icad olması. Bu ne kadar saçma bir şey lan? Artık hayal kuramıyorum. Korkuyorum. Kurduğum hayaller gerçekleşme ihtimali en yüksek olaylar üzerine. Hay sikeyim böyle işi lan.

Doktor olacaktım ben orospu çocukları. Doktor olma hayalim vardı.

Ben nerden bileyim yaşadıkça düşüneceğin şeyler olacağını. Hayal kurarken bile aklında bin tane şey olacağını? Sorumluluklarım olacağını nerden bileyim? Yaşamak " zorunda " olduğumu nerden bileyim?

Ben hayatımızı yaşıyoruz sanıyordum. Meğer sadece ölmemeye çalışıyormuşuz, bize verilen hayatı korumaya çalışıyormuşuz. Bana, bana yer tut deyince bile geriliyorum amına koyayım ya. Bu hayatı koru denilidiğinde nasıl keyfi alayım lan?

Ben istediğimiz için yaşıyoruz sanıyordum. Yaşıyorum sanıyordum. Meğer yaşatılıyormuşuz amına koyayım.

Ölüm yaşamanın zıttı değildir, ölüm doğumun zıttıdır. Life is eternal demiş anathema. Lan bi siktir git ordan hoşaf ya.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Nasıl Bir Bok Çukurundayım?


 Gece vakti odadaki ışık yayan tüm alet edevatı kapatıp, sadece sigaranın külüyle aydınlanabilen kağıda beklenen ilhamlardı geçmiş zamanda seni düşünebilmek. Hala arşivimde nitelik olarak değil, ama nicelik olarak en geniş yere sahiptir birkaç cümlen bu yüzdendir ki.  “Somon rengi çığlıklar” olduğunu velev ki kabul ettim, ben bu sokak lambasına anlatamam derdimi. İç perdesi bile fayda etmiyor, karanlık tümüyle kör edemiyor sesimi. Bu yüzden yazmak yerine kendimle konuşuyorum çoğu zaman, zaman zaman ağzımdan çıkan cümleleri gördüğüm de oluyor, sigara dumanın aheste aheste dağılışına dakikalarca daldığım da.

   Bu ritüelleri, bu terapiyi yapmadan yatamıyorum. Yatağa uzanıp son sigarayı gözlerim kapalı içmeden uyuyamıyorum ya, bir gün evi yakacağımdan korkuyorum. Ötesinde bir şeyler eksik kalıyor çünkü. Hep bir şey yapmayı unutmuşum hissiyatı karımcalaştırıyor parmak uçlarımı. Yazmayı mı unuttum? Yazmak? Peki kime ne amaçla? Hangi vasıfla olursa olsun karalayacağım şeyler geçirir mi bu noksanlığı? Denemedim mi hiç? -Aylarca. Sonuç? –Kesitirilemiyor, çok kontrollü bir deney bu. Ama işte gerçekten sanki hep bir şeyler eksik, hem de çok eksik, ve çok yanlış. O kadar yanlış ki, bir güzellik katıyor bu durum, kafamın içerisinde gelişi güzel dolanmana. Ne yanlış da çözemiyorum.

   Yanlışı sağda solda mı arıyorum? Bir iki cümlenin içerisinde buluyorum ben bazen. Hani yürürken yanlış yola girdiğini fark edip üç dört adım atmadan dönemezsin ya, karşıdan karşıya geçerken aslında yeşil ışığın yandığını fark etmek gibi yolun ortasında, iki açık kapı arasında kalırsın da öyle bir çarpar hani, sanki ne ilk kapıdan girmişsin ne de ikinci kapıdan, kalmışsın yaşam ile ölüm arasında. Hah işte yanlışı bir iki saniyede buluyorum ben bazen, bir iki saniyede ölüyorum; ölüm kolay, ölüm serbest, ölüm bedava... Tekrar doğabilmek zor olan; ya geç kalıyorum sonraki saniyelere ya da erken.

   Velev ki "hayatın ekşiliği"ni kabul ettim("akbilist" ne ulan), ben kendime çok tarçın geliyorum mesela. Tarçın ne alaka bilmiyorum, gözümü kapattığımda dolaptaki bütün baharatların ayrı ayrı isminin yazdığı küçük kaselerden ilk tarçın canlandı zihnimde. Ha içinden büyük ihtimal pul biber çıkar. Asla ismi yazan baharat o kaplara konulmamıştır. Onları çok sevmemin nedeni budur belki. Hayata çok benzetirim çünkü onları. Bu hayatı zerre sevmediğim için, ona benzer bir şeye tutunma ihtiyacımdan baharat takımına tutundum ben. Baharat takımı sayesinde yaşayabilen bir insan! ne kadar tam olabilirki zaten.Şu hayatta en sevdiğim yemeğin biber dolması olması tanrının bir lütfu olmalı, al şunu siktir git der gibi başından savışı sadece.

   Bir tamamlama telaşında bekliyorum sabahı, içilmeyecek sigaralar sarıyorum bazen ellerim boş kalmasın diye. Yazmayayım diyorum bugün, gidip sokakta tek başıma top oynayayım diyorum mesela. Kimse yok hazır, aşığıya inersem ayaklarım boş durmaz ki ama, en yakın tekele uğrarım. Ben senin bira sevmediğin zamanları biliyorum. Hakkında bu kadar bok bilmeme ne gerek vardı hem. Bak beynimin kıvrımlarına pusu atıyor benliğimdeki her zerren, hakkında tüm bildiklerim, mesela gözlerinin rengi filan. Yazdığım her kelimeyle bir mayına basıyorum üzerinde resmin olan. Sanki buraya basma diye işaretlemişim ama inatla üzerlerine yürüyorum. Ne gerek vardı bunlara güzelim. Aklımı zap etmekle uğraşıyorum aylardır. Kendi kendime senin adına nedenler sunuyorum, adını temiz tutmak için. Gerçi ne bok yersen ye, benim ismimin içindeyken her daim parlar, öyle bir bok çukurundayım işte. 

12 Eylül 2012 Çarşamba

Deli


Dünyanın en çok düşünen insanları delirmekte olanlardır. Zihinleri o kadar çok davranışa dönüşmeyen başıboş düşünceyle doludur ki bu düşüncelerin arasından toplumun öğretilerini seçemez hale gelirler. 


 Sekiz saat süren katıksız düşünce seansından sonra ayakları tekrar betona, gözleri başka gözlere, ne kadar çaba sarfetse de eti başka etlere değdi.Kendi sesini dinlemeye o kadar alışmıştı ki insanların bağrışlarına anlam veremedi. Onların seslerini ağızlarında şekillendirip anlamlı öbekler çıkardıklarına emindi ama zihni algılamamakta ısrar ediyordu. İnsanların yaşam iniltilerine karşı tek savunması olan müzik ise sadece sağ kulağını örtmeye yetiyordu.


 Boşaltılamayan her düşünce zihinde kalır. Davranışa dönüşemeyecek düşünceler ise ebedi olarak zihnin merkezine yerleşir.Her düşüncenin yoğunluğu kadar çekim gücü vardır.Bu çekim gücüne kapılan daha zayıf yoğunluklu düşünceler bu kara deliğe girer ve kaybolur. Eğer merkeze yerleşen düşünce yeterince yoğunsa diğer tüm düşünceleri zihinde tek bir düşünce kalıncaya kadar yok eder. Delirmenin sebebi budur.



insanların yoğunluğunun hat safhaya ulaştığı toplu taşıma araçlarından birine bindi. Kapının tam açılacağı yerde durduğundan araca ilk binen O oldu ve oturdu. Araç insanlarla dolmaya başladı. İnsan demek kaos demekti onun için. Oturduğu için yeterli alanı olmasına rağmen her insan onun dünyasına baskı yapan bir tümördü. Patlayacağını hissetti, kalbi deli gibi atmaya başladı, nefes alış verişleri düzensizleşti. Düzensizliğe karşı çok hassas olan insanların bakışlarının ona çevrilmesi son baskıydı ve patladı.



 Big bang denen şey tanrının sıkıntıdan patlamasıdır.saçılanlar atom değil ruhtur. ve tanrının ruhunun küçük parçalarının çamurla birleşmesine insan denir.



 Patlamasının ardından uzatılan peçetelerden ve iğrenmiş bakışlardan kustuğunu anladı.Çok kez içkinin dozunu kaçırıp midesindekileri dışarı savurmuştu ama bu seferkinin sebebi içkiden daha yararsız bir maddeden dolayıydı; İnsan. Bu yüzden her zamanki gibi özür dileyerek hastayım demedi. Peçeteleri aldı, üstünü sildi ve ilk durakta indi. İnsanların onun arkasından konuştuğunu biliyordu. Konuşacak konu bulmanın altın bulmaktan zor olduğu bir dönemde böylesi bir fırsatı hiçbir insan kaçırmayacak ve hakkında önyargının baş kahraman olduğu hikayeler anlatacaklardı birbirlerine.


Davranış ve düşünce bir mıknatısın zıt kutupları gibidir. Bir anda ikisi aynı anda bulunamaz. Biraz sonra yapacağın hareketi düşünür,sonra uygularsın. Davranışından sonra davranışının sonuçlarını düşünmeye başlarsın. Bu kovalamaca davranman gerekmeyene kadar devam eder. Yalnız kaldığında aklına gelip harekete dönüşmeyen veya harekete dönüşme yeteneğinden yoksun düşünceler saklandıkları köşeden çıkıp aynı anda hücum ederler. Öncelik her zaman kişisel düşüncelerdedir. Aşık olduğun kadın hakkındaki planların, geleceğini çizdiğin tablolar önceliklidir. Çünkü sınırları keskindir ve sınırları olan şeyler her zaman daha caziptir. Bulanık sorunludur. Ne çıkacağı belli değildir bir anda seni alt üst edebilecek kapasiteye sahiptirler ve korkutucudurlar ve korku insanın kendiyle imtihanıdır.


Dışarı çıktı, kalbi hala deli gibi atıyordu, bayılacağını sandı ama sonra ağzını sıkı sıkıya kapattığı için minik burun deliklerinden nefes aldığını ve vücudunun bu nefesi yeterli bulmadığını anladı. Ağzını açtı ama oksijenden önce dumanla doldurdu, sonra aldığı dumanı akciğerlerinde filtreleyip geri verdi. Sakinleşmeliydi. Bir kere başına gelmişti bu; geçmişti, bu da geçecekti. En azından öyle umuyordu.



 Başkalarının davranışları düşüncelerini,düşüncelerin davranışlarını oluşturur. Bu yüzden insanı delirten insandır.



İnsanları dinledikçe içlerinde akan kötülüğü gördü. damarlarında dolaşan bu zehir akciğerlerine uğruyor,ordan da beynin kontrolünde cümleler halinde dışarı çıkıyordu. Hava bile kirlenmişti artık bu kötülükten soluyanın içini boğuyordu.


İnsanları dinlemek istemiyordu bu yüzden bağırmaya kendi kendine konuşmaya başladı


İnsanların küçülmüş ve bulanıklaşmış aşağılayan ve sorgulayan gözlerine bakmak istemiyordu bu yüzden yere bakmaya başladı


İnsanların sahte güzellik çabaları,giyinişleri,kendilerini sergilemeleri midesini bulandırıyordu bu yüzden çıplak geziyordu


Kontrollü bir yaşam döngüsü başını döndürüyordu bu yüzden belenmedik hareketler yapıyordu.


Ve artık insanlar onun ismini ve benliğini aldılar. Yerine bir cins ismi koydular. Deli.

26 Temmuz 2012 Perşembe

İnan(ç)-mak.?...


   Artık ukala cevaplar vermek değil de yalansız konuşabiliyordum, kendime gelen güvenden dolayı. Özgüven hep tehlikelidir cümlemin sonuna kadar kanıtıydım artık son aylara girerken. Sınav günü mühendislik matematiği hocası, “sen bu dersi alıyor musun ya, hiç görmedim seni?” diye sorduğunda hiç kasıntısız ,“ya sadece pazartesileri geliyorum öğleden sonra diye, diğer günler sabahtan uyanamam ben.” demiştim, gülümsemişti. Keşke bu doğrular hep gülümsetse. Mesela babama gidip “baba okul bok gibi, siz son sınıf sanıyorsunuz da beni, bitmez bu okul. Benden de bir bok olmaz, sittin sene sabahları uyanıp da işe felan da gitmem. Arada derdin ya senden bir bok olmaz diye, vallaha haklıymışsın, o yüzden diyorumki ben başka bir şehire tek başıma kaçsam mı ya da intihar mı etsem?” O da gülümseyip “harçlığın var mı” dese. Kefenin cebi yok be baba.

   
   Her zaman hayalini kurardım, odamda tamamiyle deliliğin kollarına bırakmışken kendimi. “Şimdi salona doğru ağlayarak koşsam    -ulan yardım edin orospu çocukları ölüyorum lan ben, lan ölüyorum her şey yarak gibi, elimde bir sik yok, tutunamıyorum lan artık, lan n’olur bir yardım edin, ölüyorum amına koduklarım.” Acaba tepkileri ne olurdu?

   
   Bir gün sırf bu merakımı giderebilmek için okuldan dönerken çantama iki bira atmıştım. Ne kadar özgüvenim olsa da babama karşı bu kadar net konuşabilecek bir yapıda değildim daha. Yemekten sonra direk odama gittim ve biraları içtim. Salona geri döndüm. Bir kıvılcım bekliyordum sadece. İçim içimi yiyordu yapacaklarımdan dolayı, ve ilk kez kendimi frenler gibi hissetmiyordum. “Okul nasıldı?” diye sordu babam. Çok güzel gollük bir pastı lan. Ama sadece “iyiydi” diyebildim, yine de doğru bir cümle kurmuştum tabii. Bunun gazına sığınırak devam ettim. “İyiydi ya, işte tüm gün dışarda oturdum derse girmedim çay sigara filan.” Fazla şaşırmadı, aksine “olur arada öyle, sıkılınca gez tabii abartma ama” dedi. Bir anda tüm özgüvenim yıkılmıştı, tüm yollarımı öfkenin üzerine kurmuştum çünkü, babam bunun üzerine beni azarlayacak bende bu azardan, öfkeden beslenerek daha çok açılıp ne var ne yok dökecektim ortaya. Direk yatakodasına geçtim. Babama hediye gelen viski şişesini açtım, önce kapağından bir shot yaptım ama olacak gibi değildi, şişeyi kafama diktiğimde bastırılamaz olan kusma duygusunu o kadar itekledim ki gözlerimden damla damla yaş dökülüyordu artık. Şişeyi bıraktığımda yarılamıştım nerdeyse. Odama döndüm, bir sigara yaktım, sigara bitmeye yaklaştıkca kafam iyice dönüyordu. Daha fazla kayışı koparmadan salona daldım yine. “Gözlerine ne oldu?” diye lafa başlamışlardı ki, “susun be iki dakika” diye bağırdım. Donup kaldılar, ben de bir süre sustum, tam “lan or…” diye başlıyordum ki salonun ortasına kustum. “Hay amk ya” diye bağırdığımı hatırlıyorum, odama koştum hemen, onlarda peşimden. Telefonumu alıp ayakkabılarımı zar zor giyerken “lan ne yaptın, içtin mi, nereye?” diye kolumdan tutmuştu babam. Sert bir hareketle kurtuldum elinden. “Gidiyorum işte amına koyayım, belki intihar ederim, belki başka şehire gidip sadece bir alkolik olurum. Yaşayabilmem için tek ortam o çünkü, sizden de yardım isteyecektim ama bir sik olmaz sizden, bu allah’dan da bir sik olmaz. Ha bu arada dinsizim lan ben, o yüzden silin zaten beni. N’apcaksınız dinsiz bir evlatı?” Bu cümlelerin ardına merdivenlerden yuvarlandığımı hatırlıyorum. Sonraki anım ise müthiş bir susuzluk hissi ve baş ağrısıyla uyandığım üzerine. Keşke alkollü bir gecenin sabahı olsaydı bu. Oysa dört ay sonrasının bir sabahına uyanmışım, komadan çıktıktan sonra. Hafif hafif yanan gözlerimle etrafa bakmaya çalışırken beynimi patlatan bir sesle “oğlan uyandı, oğlan uyandı” diye koşturuyordu annem. Babam geldi, yüzüne baktım ağlıyordu. “Ne oldu lan ölmeyide mi beceremedin?” diye laf sokuşu vardı ki bre insaf lan. Yatakta komadan çıkalı 2 dakika olmamış be, durda soluklanak hele. Kaç yıl aradan sonra yeni yeni nefes almaya başlamışım.

  
   Sonrası iyilik güzellik işte. Bu olayın üzerine birkaç defa daha intihar girşimim oldu. Hiçbiri ciddi değildi tabii, “bakın lan ben hala adam değilim” tematikli eylemlerdi ve işe de yaramıştı. Kredi ve toleransımı kat ve kat arttırmıştım. Hem niye gerçekten ölmek isteyeyimki lan bu saatten sonra. Nefes alıp vermek çok güzel bir şey. Hele bir de duman alıp, duman üflüyorsan, yanında da sıcacık, ince belli bardakta çay... Huzur başka ne olabilir lan götelekler?

   
   Aslında olay tamamen şöyle gelişti;

   
   Sınava geç kalmıştım, bu yüzden arkalardan başlayan oturma eylemi yüzünden en öne oturtulmuştum. Öne oturmaktan nefret ederim, bir keresinde öne oturduğumda hocanın bana bakışlarına maruz kaldığımdan dolayı, boş boş gözükmeyeyim diye sorulara bakmadan cevaplarla bütün kağıdı doldurmuştum, çok alakasız şeylerdi yani. Sınavlar okunduktan sonra hoca sağlam dalga geçmiş, derslere girmememin en iyi taraflarından birini tatmıştım o gün.

   
   Hoca geldi “sen bu dersi alıyor musun ya, hiç görmedim seni?” diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim, zaten kasıntıdan oracığa kusacak gibiydim, bir an önce kağıda adımı soyadımı yazıp çıkmak istiyordum. “Ehe hocam geliyorum ya, saçlarımı kestirdim ondan tanıyamadınız herhalde.” dedim, geçiştirdim. Zaten hoca bu cümleden bir iki kelimeyi anca anlamıştır, bol inişli çıkışlı bir cümleydi, çatallı sesimle bezenen. Ama o gülümsemişti, neden bilmem.

   
   İşte o anlattığım gün; bir gün çantama iki bira atıp eve gittim, ama onları içmeden salona geçmiştim. Çay içtim bizimkilerle. Mutlu gibiydiler, varlığımın onlara ufak bir huzur verdiğini seziyordum, hayatta emin adımlarla ilerlediğimi düşündüklerinden gururluydular, çünkü onlar beni var etmişti ve bu yola sokmuştu. En güzel şehirlerde, en iyi galerilerde sergilenen bir tablo gbiydim ve onlar bir ressam anlaşılmazlığıyla örtüşüyorlardı bana. Kendi anlaşılmazlığım, onların kafalarında bambaşka bir ben yaratıyordu. Yine de bu düşüncelerini tamamen silsek bile, o salona kattığım huzur onlar için hep baki kalır sanırım, iç güdüsel olarak.O yüzden hiçbir şey diyemedim, kendi anlaşılmazlığımı onların nezdinde yıkmak istemiyordum, bu anlaşılmazlık üzerine bana yardım edebilirlerdi çünkü sadece. Oysa her şeyi anlatsam, tüm duygu durumlarımı, nefretlerimi, hayatta asla başaramayacaklarımı, yani hayata tutunma adına sergileyebileceğim bütün performanslarımı; büyük bir yıkımdan öteye gidemezdim. Salona kattığım bu huzuru da alacaktım sonra, etti mi ikinci bir yıkım. Hiç gerek yoktu. Odama geçtim biraları içtim, iyice sönükleşmiştim. Kurtulmak, nefes alıp vermeye devam edebilmek için hiç bir yolumun olmaması ve bu çaresizlik ağlatıyordu beni. Farkındaydım, içten içe nefes almaya devam etmek istiyordum ben, her insanoğlu gibi elimde olsa ölümsüzlüğü bile tac eder başıma geçirirdim ama bu sadece debisi yüksek bir nehire kapılmış yaprak tanesi gibi bir parıldamaydı.

   
   Koma mevzusuna da gelirsek; hayattaki tek erzum bu, tek hayalini kurabildiğim şey artık. Bir ölümcül hastalık, bir geri dönüşü çok zor kaza... Sonu önemli değil; ölmek yahut hayatta kalmak. Tek istediğim tüm arzularımla yaşayabilmeyi dileyebilmek. Bütün gücümle, bir yaprak gibi değil, bir nehir gibi yaşayabilmeyi istemek. Çaresizliğin böylesi ne de güzel. Çaresizlik hep böyle gelse keşke, insanın elinde savaşabilme gücü varken, o güç yetsin ya da yetmesin. Avutucu ve samimiyetten uzak “denedim ama olmadı” dan öte, bir şeyler hissederek, büyük bir hüzün ve acıyla “savaştım ama olmadı” ile. Beceriksizlikten öte bir -yetememe- durumu anlatmak istediğim.

   
   Bu doğrultu da tüm bu yazdıklarım sadece birilerine inandırmak içindi bu beceriksizliğimi. Olmayan bir şeydi belki çoğuna göre, bir din gibi. Bir peygambere gelen vahiyleri, peygamberin heyecanla anlatma çabasıydı sadece. Olmayan tanrılar, olmayan peygamberler, olmayan ruhani yıkıntılar, intihar eğilimleri, becerisizlikler… Mesela aşık olduğumu inandırmak için de yazdım, şiirler yazdım, hatta bir roman. Sadece inandırmaktı amacım. Çünkü inandırmaktan öteye geçemezdim, becerisizliğimi inandırmak istedim, hiçbir şeyi yapamama dürtümü. Arzularımın aslında ne kadar masumane kaldığını bu dünya için. Öteye gidebilmek için inanmaları gerektiğini. Ve çok dürüsttüm. Anlattım,sergiledim, hissettirdim. Dedimki; “bu inanç, inana iç huzur getirmeyecekti bir tanrı gibi. Belki bir şeytanın varlığına inanmaktı en hafif tabirle. Senin, sizlerin vicadanını rahat tutmakla yükümlüydü eriyen bütün saniyelerim.”

   
   Bütün hayati belirtileri stabil olan hastaydım, ama beni hasta kılan neydi? Anlatmaya çalıştım. Anlattıklarımı inandırmaya adadım kalan tüm ömrümü. Lost Keys-Rosetta Stoned kompozisyonu ile anlayabilecek insanların varlığını keşif etmem belki de en büyük talihsizliğimdi. Birinden, bir aşktan iki yıl vazgeçememek bununla açıklanabilir, iki yıl hayal kurmaktan vazgeçememek… Çünkü vardı böyle insanlar, Maynard vardı, Maynard’ı dinleyen anlayan, dinlese anlayabileceğine inandığım dostlarım vardı. Bu yüzden sık sık yazılarımda Tool-Apc-Puscifer kullanırım.  Yine Maynard ile kapatıyorum o yüzden yazıyı. Bugüne kadar tüm yazdıklarımın transkripti gibi, bir ahit, çözülmeyi bekleyen. Şüphesiz bunu çözebilseydiniz, inanabilirdiniz ve bana inanabilseydiniz, ben o zaman bir beceriksizden uzak tanımlamaya dahil olurdum.





24 Temmuz 2012 Salı

Son Mektup

Gidiyorum,uzaklara.Beni bulamayacaksınız.Neden biliyor musunuz?Çünkü tembelsiniz ve çaba gösterecek kadar önemsemiyorsunuz.Çünkü işleriniz daha önemli,okulunuz işiniz,görüşmeniz,randevunuz önem sıralamasında benim çok üstümde.Çünkü daha gerçek olup olmadığı bile belli olmayan bir söz için gecenin bir saatinde ortalığı ayağa kaldırmayı, koşuşturmayı göze almazsınız.

Size ne yapacağınızı söyleyeyim. Çok samimi olmayanlarınız facebooktan mesaj atacak " ne oldu " gibi ya da yorum yapacak. Az biraz tanıyanlarınız telefondan mesaj atacak veya arayacak ve cevap gelmesini bekleyecek. Hatta bazılarınız abartıp evime gelecek, annemi babamı arayacak. Ama hiç kimse anında harekete geçemeyecek. Bekleyeceksiniz. Polise haber verseniz bile polis de bulamayacak. Çünkü polisin de sıkıntıları olan bir adamdan çok daha önemli işleri var. İşleriniz var.

Tabi bunların hepsi bu yazdıklarım aptal paylaşımlarınız yirminci defa paylaşılan karikatürleriniz arasında; bu çöp yığınının arasında kaybolmazsa ki eminim kaybolacak.

yazdı ve bir sigara yaktı esmer çocuk. arkada usul usul the end çalıyordu.

this is the end beatiful friend this is the end my only friend the end


Umarım bir şeyler anlatmışımdır. Kafeslerinizden çıkın. Anlamayanlara anathemadan geliyor.



We are just a moment in time,
A blink of an eye,
A dream for the blind,
Visions from a dying brain,
I hope you don't understand

24 Mayıs 2012 Perşembe

İyi, Korkak ve Çirkin

Sen iyi bir çocuksun. Ama iyiliğin kalbinden gelmiyor. İyisin çünkü kötülük yapmaktan, kötülüğün doğuracağı sonuçlardan korkuyorsun. İyisin çünkü korkaksın. İşte bu yüzden seni ödüllendirmiyorum.

Tanrının da söylediği gibi iyi bir çocuk olmuştu doğduğundan beri. İnsanları incitmezdi, kötü söz söylemez, kötülükten olabildiğince sakınırdı.
Pek yakışıklı değildi hatta çirkin sayılırdı. Biçimsiz, siyah, biraz seyrekleşmiş saçlarının altında yine biçimsiz siyah seyrek sakalları ve bir yıldır uzattığı kenarları sarkan bir bıyığı vardı. Bunlar da yetmezmiş gibi gözlüklüydü. Ama yüzü arkadaşlarının dediğine göre güzeldi. Yüzün "güzel " dememişlerdi ama. Senin " yüzün " güzel demişlerdi. O da biliyordu vücudunun Tanrının biçimsizlik çalışmalarının en üst ürünü olduğunu.

Ama her şeye rağmen seviyordu kendisini. Diğer insanlar da seviyordu onu. Tam olarak onu olmasa da onun iyiliğini. Aslında kimse korkakları sevmezdi ama o korkaklığını iyiliğin altında saklıyordu.

Pek çok kız sevdi. Çoğu bu sevgisine karşılık verdi ama yine biliyordu onu değil iyiliğini sevdiklerini. Ama iyimserlik ve kendini kandırma dalında dünya rekorlarına sahip olduğundan görmezden geldi, iç sesini bastırdı.

Kimse sevmezdi onu, sevdiğinden sevilirdi. Çünkü iyi adamlara sadece fahişeler aşık olurdu. Korkakları ise onlar bile sevemezdi.

22 Mayıs 2012 Salı

Bazı Yazlar Farklıydı


   İki sene öncesinin yazıydı, bir sene öncesinin de olabilir. Nasılsa bütün yazlar aynı, sıcak, ter, yaz okulu... O yaz farklıydı fakat. Buluştuğumuz günün ertesi yazdı, arada görüşüp sadece selamlaştığımız yaz, hayatımı adadığımla. 

   Nefes almakta dahi zorlandığım bir an, yol kenarında öylece durup etrafa bilinçsizce göz gezdirmeye başlamıştım. Kolumdan biri çekiştirdi, tanımadığım bir kızdı, yine de tepki veremedim.

"Ring mi bekliyorsun?" dedi.
"Evet" dedim.
"Adın ne?"
"Enis han, birleşik ama."
"Garip bir isimmiş."
"Seninki ne?"
"Ne yapacaksın ki ismimi öğrenip?"
"Doğru. Otobüslere binip ayrı yollara gideceğiz, ve ertesi gün birbirimizi gördüğümüzde selam bile vermeyeceğiz belki. Hem versek de hacım, hocam gibi yeterince hitap şekilleri var."
"Niye duraksayarak ve birden hızlanarak konuşuyorsun ki."
"Güneşten ve senden sanırım"

   Ring geldi, yan yana oturduk, yol boyunca konuşmadık, köprüye varıp, durağa beraber yürüdük, yine konuşmadık. Beni bıraksan bir ömür konuşmazdım zaten, sorularına cevap verebilecek kapasitem dahi anca vardı. Durağa gelince;

"Ben Ümitköy'de oturuyorum" dedi.

Bir şey diyemedim, fazla da sürmedi zaten.

"A dolmuşum geldi, hadi görüşürüz" dedi ve gitti.

   Ben bekledim,  çok bekledim. Duraklarda çok beklerim. Otobüs beğenmememden değil ama koca otobüse el kaldırma haddini kendimde bulmam.

   Yine o yaz çimlere oturmuş kitap okuyordum. Kitap okumayı sevmem, yazmayı da. Nefes alıp vermeyi de sevmem mesela ama bazı şeyler zaruri. Kitapta Horace Walpole'un ünlü sözü "bu dünya düşünenler için bir komedya,hissedenler için bir tragedyadır." geçiyordu. Hastaydım, düşünmemek ve hissetmemek çok kolay oldu. İnsan hastayken duygu ve düşüncelerine çok daha hakim oluyor, bizi hastayken aciz kılan ve sığınma hissiyatı uyandıran da bu. Koca bir hiç olduğumuzu kendimize yaklaşınca anlıyoruz.

   Süleyman geldi, Tuna geldi, Kürşat geldi. Emin gelemedi, İzmir'de ölmemekle meşguldü o büyük ihtimal.

"Hadi kalk" dediler.
"Hastayım" dedim
"Tamam işte ilacın Always'de"

   Haklıydılar sanırım, doktor da bol bol sıvı iç demişti. Doktorlara da ara ara güvenmek lazım. 6 yılın birikimini taşıyordu bu cümle. Kalktım, yürüdüm, onu gördüm. 

"Nasılsın?" dedi
"Kötüyüm biraz ya hastayım sanırım" dedim.

   Belki öyle dememişimdir, hatırlamıyorum. Sadece bu cümlesini, yüzünü, mimiklerini falan hatırlıyorum. Yüz yüze adam akıllı son konuşmamızdı, unutmam garip.O gün içtik, .

   Ne diyorduk, garip. Evet o vardı, öncesi garipti, sonra daha da garipleşti ben bir şeyler söyleyince. O gün söylemeyediklerim vardı. Diyemedim ki "bizden bir halt olmaz, sadece vicdan meselesi seninki, belli ki bir kaç şiirden etkilenmişsin." Diyemedim ki "bak ben bir salisede aşık oldum, bir bakmada, aradan aylar sonra mesaj atmışsın, belli ki iyi bir yola sokmuyorsun beni, mavilikleri görmeme izin verdin, ama uçurtmam asılı kalır o gökyüzünde, sen gidersin, çok belli, çok da güzel gidersin ha, ona lafım yok. Keşke hayatımın ağzına bu kadar sıçmasaydın."

   Sonra harbiden gitti, müneccim boku falan yedirmediler bana, bok içinde yüzdüğümse doğru. Ama hiç kestiremediğim, düşünemediğim bir duvar örüldü. Zaten duvarlarla çevriliydim ama bu çok yüksekti ve diğer duvarların arkasından seçiliyordu. Biri gelmiş, sevgili falan olmuşlar. Acaba o bahsettiğimiydi diye çok düşündüm. Ne fark ederdi. Hazırdı artık, güven problemi dediğin bir saliseye bakar, bir bakmaya. Öyle olmuştu heralde. Acaba hangisi için öyle olmuştu. Umarım hayatımı adadığım için öyle olmuştur. Çünkü diğer türlü senaryo zaten bende vardı, onu da gayet akıcı şekilde oynayabilirdi. İkisinin o saliseyi yakalaması imkansız, imkansız diye çok şey var bu hayatta. Çoğunu gördüm, yadsıdım, takribi 359 tanesini falan.

   Bir gün hayatımı adadığımın adımlarını izleyemediğim için çok sıkkındım. Mert aradı; 

"Naban yarak?" dedi.
"Nabıyım amına koyayım canım sıkkın" dedim.

   Otobüsü kaçırdım, telefonu kapattım. Yavşak şoför durağa bile yanaşmamıştı, yanaşsa da sanki binecektim, ibne herif. Sonra biri kolumdan çekiştirdi yine o kızdı. Döndüm;

"Çok boktan bir hayatım var" dedim.
"Herhangi bir ölümcül hastalığa yakalanmak için can atıyor musun?" diye sordu.
"Evet çok iyi olabilirdi."
"Sanırım ben de... Çocukken kafamda legolarla yapacağım binayı tasarlar hatta kağıda bile çizerdim. Ama iş onları takmaya, birleştirmeye gelince, çok alakasız şeyler yapar, sinirle vaz geçerdim. Şimdi de öyle, hayal etmek falan."
"benim çocukken hiç legom olmadı."
"Bir şey değişmedi ama, ikimizin de hayatı boktan."

   Sonra görmedim bir daha, mezun oldu sanırım. O yaz 3. sınıftaydı. Saçları hafif kızıl, boyu benden hafifce uzun gibiydi. Hayatımı adadığımı çok gördüm sonrasında ama. Adımlarını izledikce ben de uzaklaşıyordum bu bok dünyamdan, o gözden kaybolunca daha dibe gömülüyordum sonra lakin. O yaz öyle bir ayak üstü konuşmuştuk onunla. Saçları artık tanımlamaya kelimelerimin tükendiği bir sarılıktaydı, gözleri de ne derinliğini, ne de maviliğini bıraktığım bir güzellikteydi. Ses tonunu Jeff Buckley'sine de, Jack White'ına da, James Maynard Keanan'ına da bakmadan her sese gözümü kırpmadan tercih ederdim. Boyu da boyumaydı. Ama sanırım çok güzeldi, benimse sadece hayallerim...  

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Yalnızlık Şehri

Yalnızlık nedir sorusu üzerine yalnız olmayan binlerce insandan nutuklar dinleyebilirsiniz. hepsi de yalnızlığı kendilerince tasvir etmeye çalışır. Ama yalnızlığın nasıl bir şey olduğunu yalnızlığı anlatamayacak kadar yalnız insanlara sormak gerekir. Bu da asla nasıl bir şey olduğunun öğrenilememesine yol açacaktır.

Yalnızlık bir şehirdir. İçinde orada yaşayan insanları ve turistleri barındıran bir şehir. Orada yaşayan insanlar o şehrin güzelliklerini pek umursamaz. Onlar için önemli olan tek şey o şehirde olduklarıdır. Başka şehire gitseler de geri döneceklerini bildikleri bir şehirdir. Turist ise orada yaşayana şehrin güzelliklerini anlatmaya çalışır. O şehirde yaşayan insanın her gün önünden geçtiği ama görmediği, alıştığı önemli yerlerini gezer şehrin, eğlenir mutlu olur. Turist eğlenir, arkadaşlarına anlatır evine dönünce. Fotograflarını çeker, yaşadığı ilginç anıları anlatır. Yalnızlık şehrinin yerlisi ise boş bir ifadeyle izler turistleri. Akşam evine gidip oturur sadece sabah başka turist görmemek umuduyla.

Turistler güçsüzdür. Ne yapacağını bilemez şehirde tek başına. O, arkadaşlarından güç alır. Arkadaşlarının yanında bağırabilir sokakta. Diğer insanları önemsemeyebilir. Ona baktıklarının farkına varıp omuzlarını indirmez.

O şehrin yerlisi ise kulaklıkla gezer hep. Kulağına hep birileri sözler fısıldar. Çünkü yalnız olmadığını hissettirir müzik ona. İnsanların arkadaşları varsa sen de bana sahipsin ben seni hiç bırakmam onlar gibi der. O şehrin yerlisi yapamaz müziksiz.

Yalnızlığın daha ne olduğunu anlayamamış sahtekarlar arkadaşlarına sanki dünyanın sırrını çözmüş gibi anlatırlar yalnızlık şehrinde ne yaptığını, ne kadar mutsuz olduğunu veya yalnızken içindeki huzuru bulduğunu.

Ama o şehirde yaşayanların bu şehrin o kadar da ilginç bir şehir olmadığını anlatacağı kimse yoktur.

İşte turistlerin ve yerlilerin farkı budur.

6 Mayıs 2012 Pazar

Onun Bunun Üzerine



   Küçükken üzerimde olan siklememezliğin insanlarca yorumlanmasıydı olgunluk. O oyuncak alnımazdı, o yemek pişirlmezdi, oraya gidilmezdi ama diğerleri gibi zırlayıp ağlamazdım ve yaşına göre çok olgun diye yüceltirlerdi beni. Hiç bisikletim olmamıştı mesela, ne zaman bisiklet mevzusu açılsa, babana aldırsana oğlum bisiklet diye gaza getirmeye çalışsalar, farketmez derdim. Hiç değişmedim, büyüdüm, adam olamadım, çevremdeki olup biteni yine siklemedim. Ülke nereye gidiyor, okul ne zaman bitiyor, bak şu adam ölüyor… Bu sefer de "boş adam, senden adam olmaz, bu rahatlıkla senden bir bok olmaz" demeye başladı babam, büyüklerim. Oysa ben hiç değişmedim, toplumun istediği davranışları gösterebilmekti olgunluk, ben hiç toplumu siklemedim, onlar da beni siklememeye başladı. Ha siklemezlerse siklemesinler, zerre sikimde değil.

   Kendimden öyle bir tiksiniyorumki bazen, öyle bir nefret ediyorum işte. Dışarıdan biri baksa, biraz da gülümsesem adam sanarlar beni, iyi biri belki… Özümde de iyi değilim sanırım, nedeni hiç olamamış olmam olabilir. Olmayan bir şeyi iyi kötü diye ayırt etmek akıl işi değil. Bu yüzden yok olamıyorum bak, var olabilseydim çok rahat ölebilirdim, varlığın temel amacı yok olmaktır çünkü.

   Bazılarımız için hayat ne de güzel olabiliyor, garip. Çok garipsiyorum ben. Mutlu olduklarına emin olduğum insanlar var. Onlar için hayat güzel olabiliyor ya, ne güzel. Bu bazen –nadir de olsa- beni gülümsetiyor. En azından bu dünyada var böyle şeyler diyorum, suç bendeymiş. Suçun bende olması gülümsetiyor belki beni, yine kendime olan saygısızlığım ve kendim hakkımda yaptığım çıkarımlar ve bunları kabullenişim beni mutlu edebiliyor. Aydınlıkla gülümsüyorum, aydınlığa bakarken. Ama geri geri yürüyorum, karanlığın, pisliğin içine. Ben oyum çünkü. Ben bir bok olamayacak, hiçbir hayalini gerçek kılamayan, karaktersiz, gurursuz ve onursuz saçma salak bir formum. Hayallerimin gerçek olmamasını siklemiyorum mesela, ne hayalim varsa zaten imkansız diyorum, uğraşmaya gerek duymuyorum. Ama beni öldüren, içimi kemiren, ruhumu çürüten, beni pisliklere bulaştıran, o imkansız dediğim hayalleri başkasının yaşamasıdır.

     Lakin genelde o mutlu olduklarına emin olduklarıma… Yani imkansız dediğim hayallerimi yaşayan insanlara… Evet insan onlar, canlarım benim, adamlar, sütten çıkmış ak kaşıklar, at kaşıklar… Çokca eleştiriyorum sizi, küfürler ediyorum size. O kadar iğrenç bir insanım işte, kıskançlıktan öte bir şey bu kesinlikle. Haftasonu sırf ölmemek için, gidip günün her saatine ayrı ayrı iddaa kuponu yapıp, zaman geçebilsin de ölmeyeyim diyerek boş boş her maçı izledikten sonra uyumanın ve sabah kalkınca ölmediğin için bir zafer kazandığını düşünmenin ne demek olduğunu bir düşünün; sevgilinizle yağmurun, güneşin, üzerine serildiğiniz çimlerin tadını çıkarırken, yahut gezmeye gittiğiniz yerlerin fotoğraflarını çekmeye başladığınızda içinizde paylaşma hevesi güderken ya da bir amaçla ve hırsla ders çalışırken…

   Şimdi bir durun, yok olacağınızı düşünün ki olacaksınız, çünkü varsınız. Öleceksiniz ve yok olacaksınız ama sırf o arkasına sığındığınız başka dünyalara yalakalıklarınız, hastalıklı kılıyor oluşturduğunuz toplumu ve bunu göremiyorsunuz. Bazen size çok özeniyorum. Ne mutlu size, kendi var ettiğiniz tanrı sizi seviyor ve her şeyi –her iyiliği ve kötülüğü- sizin için yapıyor.

    Not: Ha bak hıdırellezmiş bugün. Bazıları dileklerini kağıda yazar denize, nehire atarmış. Bazıları ise gül dallarına gerçekleşmesini istediği hayallerini yazıp, çizip asarmış. Ben o gülü gerçekleşmesini istediğim yegane hayale verdim, ne kadar ironik değil mi? Sonuç? Sonuç imkansız dediğim hayallerimi yaşayan, ve tüm toplumla beraber nefret kustuğum insanlar, adamlar, güçlüler, zekiler, entellektüeller, cana yakınlar, konuşkanlar, özgüvenliler ve gülün kaybolup gittiği o avuçlar…

   Not2: İş bu yazı, daha uzun, daha samimi, ve daha bir acıtan gerçeklerden örülüydü. Yalnız okudukca yüzü kızaran, utanan, sıkılan, cesaretsiz bu arkadaşımız, yazının can alıcı yerleri kesmiş biçmiş ve servis etmiştir. Kendisinin tez zamanda o her sıkkınlıkta sığındığı uykulardan bir sabah uyanamamasını temenni ediyoruz.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Yolculuk

Watch me closely, i will stand up

Now.

Ayağa kalkıp arkamda tam bir saattir bağıran, koltuğa yapışıp sallayan çocuğa, iki kardeşine ve annesine baktım. Ne olduğunu anlamadan bir saattir sıktığım yumruğumu yedi yaşında olduğunu tahmin ettiğim çocuğun burnuyla elmacık kemiği arasına yerleştirdim. Burnunun kırılmasını elimde hissettim. Sağ elimin üstüne kırılmış burnunda akan kanlar bulaştı. Omzumdan güç alıp bu sefer tam olarak ağzının bitiş noktasına indirdim elimi. Çenesinin kırılma sesi duyuldu. Çaresizlikten ve şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen çocuk ellerini kafasında birleştirip korumaya çalıştı kendini ama bu sefer de şakağına bir yumruk indirip bayılttım çocuğu.

We will rise

Olayın şokunu üstünden atıp bağırmaya ve bana saldırmaya başlayan annenin boğazını tuttum. Geriye kalan iki çocuk kardeşlerinin yüzünü darmadağın eden bu çelimsiz ve esmer adamı küçük yumruklarıyle annelerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Ama şarkı daha bitmemişti.

We will rise above

Annelerinin boğazını bırakıp köprücük kemiklerinin boğazı ile birleştiği boşluğa böğürerek bir yumruk daha attım. Kadın bayıldı. Baygın yatan kadına hırsımı alamayıp birkaç kere daha vurdum, elim ağrımaya başlayınca bıraktım vurmayı.

Etrafıma baktığımda oalyın şokunu ancak olay bittikten sonra atlatabilen yolcuları gördüm. Bağrışmalar güvenliği dikkatini çekmiş olacak ki hemen geldi güvenlik. İnce bileklerimden tutup götürdüler beni. Götürürlerken küçük çocuğun hıncını almak istercesine kafama yolladılar elllerinde kalan tüm enerjilerini ve yetkilerini topladıkları yumruklarını.

Ama çocuğun bir suçu yoktu. Suç gerekli terbiyeyi verememiş annenindi. Bu teoriye göre benim de suçsuz olmam gerekirdi.

Şarkı sona erdi.

Ellerime baktım kan yoktu. Çevremdeki yolcuların hepsi hiç bir şey olmamış gibi sakindi. Koltukta oturuyor, dışarıyı seyrediyordum.

Her zamanki gibi bir şarkı süresi kadardı yaşadıklarım.

27 Nisan 2012 Cuma

Ben Böyle Hayatın Amına Koyayım.

Sabah saat tam olarak 8.23te geceden kurduğum zemberekli saat parkeyi titreterek çaldı. Adı üniversite olan ama kafa olarak liseden bile geri kalmış bir düzene sahip olan okulumda yoklama alındığından ve uzun zamandır derse gitmediğimden kalkmak zorunda kaldım. Uyanmadım, sadece kalktım. Pakette kalan son sigaramı ve çakmağımı alıp ikisini de yaktım. Sigara sessizlikte yanarken öyle bir ses çıkarırdı ki, sırf sesi için bile başlayabilirdim sigaraya. Sanki yakmak istediğim, yok etmek için yanıp tutuştuğum her şeyi yakıyormuşum gibi hissettim. Derin bir nefes çektim ve neredeyse hiç duman çıkarmadım ağzımdan. Pencereyi açtım, dışarı baktım emekli olduğunu tahmin ettiğim 50 yaşlarında eşofmanlı adamlar ve işsiz olduğunu düşündüğüm yine eşofmanlı kadınlar elips şeklinde park parkurunda yürüyorlardı. Dünya üzerinde yapılabilecek en boş işi yapıyorlar ve insanlara spor yaptık diye anlatmak için sabırsızlanarak yürüyorlardı parkın çevresinde. İstediğin an bırakabilme ihtimalin olan herhangi bir egzersizin spor olamayacağından habersiz yürüyorlardı. Kendilerini zorlamıyorlardı bile. Sırf vicdanları hafifleyip vücutlarının ağırlığını unuttursun diye amaçsızca enerjilerini tüketiyorlardı. Nefesleri biraz olsun kesildiğinde de en yakındaki markete gidip taze ekmek ve gazete alacaklar evde harcadıkları kalorileri geri kazanmaya çalışacaklardı. Ve tıpkı yürüyüşleri gibi hayatları da döngüde devam edecekti.
Kafamı pencereden sarkıtıp havayı içime çektim, sandalyeye oturdum, kendi kendime söylendim. Ben böyle hayatın amına koyayım.

Sigaranın kuruttuğu boğazımı ferahlatmak için mutfağa yöneldim. Olmayan enerjimi boşalan sürahiyi doldurmak için damacanayı kaldırıp sürahiye boşaltarak heba ettim. Çünkü musluk suyu kirliydi. İçilmezdi. Ve biz çok temizdik.
Sürahiyi kafama dikip ferahlattım boğazımı. En azından eski günlerdeki gibi musluğa ağzımızı dayadığımız anları hatırlatıyor gibi oluyordu. Her zamanki saçmalık. Gibi oluyordu. Gibi.

Kamburluğuma kamburluk katıp evden çıktım, Bisikletime bindim, okula doğru yola çıktım. Yine insanlar görüyordum bu sefer daha genç insanlar. Bedenleri genç, ruhları ölü. Aceleleri vardı hepsinin. Zihinleri endişe doluydu. Ben de acele ettim. Geç kaldığım için tahta silmek istemiyordum. Rüzgara karşı sürdüm bisikletimi. Profesör lakaplı sınıf öğretmeni zihniyetli öğretici daha gelmemişti. Bir kaç tanıdık yüz görüp yanlarına oturdum. Konuşmadım. Hala müzik dinliyordum. Bu hayattaki tek gücüm olan müziği. "I was out of marketing my soul" diye fısıldıyordu kulaklarıma Jonas.

Okulda kaldığım süre içinde anlatacak şeylerim çoğaldı, bir şeyler oldu, bitti, başladı,söndü,gitti.Ama aslında anlatacağım şeyler azalmıştı. Düşünmemiştim bu süre zarfında, sadece yaşamıştım. gülmüştüm, korkmuştum, dinlemiştim. Ama düşünmeye fırsatım olmamıştı. Bir ara tüm şehri yakmayı hayal ettim ama hayal etmek düşünmek sayılmazdı. Hayal etmek yaşamaktan ve düşünmekten kaçmanın tek yoluydu.

Ve  o sabah dışında aslında hiçbir şey olmadı. Sadece zaman akıp gitti.

İnsanın zamandan oluşan bir varlıktır. Her geçen saniye ölürüz. Her geçen saniye tüketiriz ruhumuzu. Ve artık tüketecek bir şeyimiz kalmadığında elimizdeki tek şeyi, vücudumuzu tüketip oksijenle aramızdaki bağı koparırız. Hepsi bu. İnsan zamandır. Bazılarının malzemesi bol, bazılarının kum saati çok küçüktür. Ama her kum tanesi aşağı düştüğünde ruhumuzdan da bir parça gider.

Bugün tam 22 yıl 70 gün gitti ruhumdan. Ben de seyrettim geriye ne kaldığını bilmeden. Pek de umursamadan.Küfrederek. Ben böyle hayatın amına koyayım.

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets