Yol, söylenişi bile kulağa hoş gelmezken nasıl olacak da insanın gönlünü eğleyecek?
Gerçek anlamıyla zaten aciz olan ömrümü yiyen, doymak bilmeyen bir obur. Kelimeyi cümle içinde kullanmak gayet kolay ama zamanla adını bile duymaktan tiksinir oldum. Duyar duymaz içimi bulandırmakla beraber kendimi yitik ve kaybolmuş hissetmeme neden oluyor. Adı çabucak söyleniveriyor ama ensemdeki nefesi bir türlü tükenmek bilmiyor.
Bitmiyor bir türlü lanet olasıca. İnsan, seyirden yorulacağını aklının ucundan bile geçirmiyor önce. Ancak o kesikli beyaz çizgileri gördüğümde anlıyorum yolun yolluğunu. Her biri önümden kayıp gidiyor. Öylece vuruyor kafama gerçeği kesikli çizgilerin akışı yüzük parmağının kemiğiyle: Evimden ayrılıyorum. Sürekli uzaklaşıyorum. Her geçen dakika, her an... İnsan nasıl kendi isteğiyle dayanır bu işkenceye? Etrafıma bakıyorum, henüz hiç kimse çığlık atıp devam edemeyeceğini, evine dönmek istediğini söylemiyor. Edinilmiş alışkanlıklara hızla uyum sağlıyorum, teslim oluyorum, kayboluyorum ve kayıp gidiyorum.
Bir insan, bir nesneye, bir şehre bu kadar anlam yüklememelidir, biliyorum. Gücüm ve gönlüm yetmediği için artık itiraz da etmiyorum gitmeye, ayrılmaya. Ama aklım burada, ayrıldığım yerde kalıyor. Zaten yarım olan aklımı o gürültülü bir bulut gibi sağanak şeklinde dışarıya insan yağdıran, bordo boyalı, biçimsiz otogarda bırakıp kalan yola aklım olmadan devam ediyorum. Eksilen aklımdan geriye şüphelerim, kuruntularım kalıyor:
"Acaba ne yapıyorlar şimdiden? Bensiz de mutlular mı? Peki ya sevdiğim ama görmek için bir damla ter dökmememe rağmen hala içimde kanlı canlı bir yerde sakladığım kız? Sevdiğim şehrin kızı?"
Onu anmak bana iyi gelmiyor. Yalnızlığıma dönüyorum. O kadar yolu sevimsiz otobüs koltuklarında gitmekten daha zoruma giden bir şey varsa bunca eziyeti yalnız başıma kendim çekmek zorunda kalmam. Her seferinde tek kişilik hayatımın oturtulduğu koltuğun yanına benim gibi bir başkasınınki oturtuluyor. Arkamdaki çiftin gülüşmelerini duyunca kafamı öne eğiyorum. (Nadiren yaptığın utanç ritüellerinden biri, yalnız olduğunu fark edince boynunu eğmek.)
Kıskançlık veya eziklik hissetmiyorum. Duyduğum hisler daha çok utanç ve eksiklik.
Üstüme tükürülmüş bu lanet, sürekli tekrarlardan ibaret.
Sürekli dönen tekerin yumuşak devirleri...
Tekrar tekrar ıslak yollar...
Kokusunu alamadığım ve dokunuşunu kafamda hissedemediğim için eksikliğini hissettiğim, yolu ıslatan yağmurun ince damlaları...
Hayatın doğal senkronunu tutturamayınca eğdiğim başımı teselli etme çabalarım...
Kafamdaki düşünceler titrek ve cılız seslerle beynimi oymaya devam ediyor.
Bu kadar yolu yalnız gitmekten öylesine yoruldum ki...
Yalnız gitmekten ölesiye yoruldum.
Hiç yorum yok :
Yorum Gönder