24 Mayıs 2012 Perşembe

İyi, Korkak ve Çirkin

Sen iyi bir çocuksun. Ama iyiliğin kalbinden gelmiyor. İyisin çünkü kötülük yapmaktan, kötülüğün doğuracağı sonuçlardan korkuyorsun. İyisin çünkü korkaksın. İşte bu yüzden seni ödüllendirmiyorum.

Tanrının da söylediği gibi iyi bir çocuk olmuştu doğduğundan beri. İnsanları incitmezdi, kötü söz söylemez, kötülükten olabildiğince sakınırdı.
Pek yakışıklı değildi hatta çirkin sayılırdı. Biçimsiz, siyah, biraz seyrekleşmiş saçlarının altında yine biçimsiz siyah seyrek sakalları ve bir yıldır uzattığı kenarları sarkan bir bıyığı vardı. Bunlar da yetmezmiş gibi gözlüklüydü. Ama yüzü arkadaşlarının dediğine göre güzeldi. Yüzün "güzel " dememişlerdi ama. Senin " yüzün " güzel demişlerdi. O da biliyordu vücudunun Tanrının biçimsizlik çalışmalarının en üst ürünü olduğunu.

Ama her şeye rağmen seviyordu kendisini. Diğer insanlar da seviyordu onu. Tam olarak onu olmasa da onun iyiliğini. Aslında kimse korkakları sevmezdi ama o korkaklığını iyiliğin altında saklıyordu.

Pek çok kız sevdi. Çoğu bu sevgisine karşılık verdi ama yine biliyordu onu değil iyiliğini sevdiklerini. Ama iyimserlik ve kendini kandırma dalında dünya rekorlarına sahip olduğundan görmezden geldi, iç sesini bastırdı.

Kimse sevmezdi onu, sevdiğinden sevilirdi. Çünkü iyi adamlara sadece fahişeler aşık olurdu. Korkakları ise onlar bile sevemezdi.

22 Mayıs 2012 Salı

Bazı Yazlar Farklıydı


   İki sene öncesinin yazıydı, bir sene öncesinin de olabilir. Nasılsa bütün yazlar aynı, sıcak, ter, yaz okulu... O yaz farklıydı fakat. Buluştuğumuz günün ertesi yazdı, arada görüşüp sadece selamlaştığımız yaz, hayatımı adadığımla. 

   Nefes almakta dahi zorlandığım bir an, yol kenarında öylece durup etrafa bilinçsizce göz gezdirmeye başlamıştım. Kolumdan biri çekiştirdi, tanımadığım bir kızdı, yine de tepki veremedim.

"Ring mi bekliyorsun?" dedi.
"Evet" dedim.
"Adın ne?"
"Enis han, birleşik ama."
"Garip bir isimmiş."
"Seninki ne?"
"Ne yapacaksın ki ismimi öğrenip?"
"Doğru. Otobüslere binip ayrı yollara gideceğiz, ve ertesi gün birbirimizi gördüğümüzde selam bile vermeyeceğiz belki. Hem versek de hacım, hocam gibi yeterince hitap şekilleri var."
"Niye duraksayarak ve birden hızlanarak konuşuyorsun ki."
"Güneşten ve senden sanırım"

   Ring geldi, yan yana oturduk, yol boyunca konuşmadık, köprüye varıp, durağa beraber yürüdük, yine konuşmadık. Beni bıraksan bir ömür konuşmazdım zaten, sorularına cevap verebilecek kapasitem dahi anca vardı. Durağa gelince;

"Ben Ümitköy'de oturuyorum" dedi.

Bir şey diyemedim, fazla da sürmedi zaten.

"A dolmuşum geldi, hadi görüşürüz" dedi ve gitti.

   Ben bekledim,  çok bekledim. Duraklarda çok beklerim. Otobüs beğenmememden değil ama koca otobüse el kaldırma haddini kendimde bulmam.

   Yine o yaz çimlere oturmuş kitap okuyordum. Kitap okumayı sevmem, yazmayı da. Nefes alıp vermeyi de sevmem mesela ama bazı şeyler zaruri. Kitapta Horace Walpole'un ünlü sözü "bu dünya düşünenler için bir komedya,hissedenler için bir tragedyadır." geçiyordu. Hastaydım, düşünmemek ve hissetmemek çok kolay oldu. İnsan hastayken duygu ve düşüncelerine çok daha hakim oluyor, bizi hastayken aciz kılan ve sığınma hissiyatı uyandıran da bu. Koca bir hiç olduğumuzu kendimize yaklaşınca anlıyoruz.

   Süleyman geldi, Tuna geldi, Kürşat geldi. Emin gelemedi, İzmir'de ölmemekle meşguldü o büyük ihtimal.

"Hadi kalk" dediler.
"Hastayım" dedim
"Tamam işte ilacın Always'de"

   Haklıydılar sanırım, doktor da bol bol sıvı iç demişti. Doktorlara da ara ara güvenmek lazım. 6 yılın birikimini taşıyordu bu cümle. Kalktım, yürüdüm, onu gördüm. 

"Nasılsın?" dedi
"Kötüyüm biraz ya hastayım sanırım" dedim.

   Belki öyle dememişimdir, hatırlamıyorum. Sadece bu cümlesini, yüzünü, mimiklerini falan hatırlıyorum. Yüz yüze adam akıllı son konuşmamızdı, unutmam garip.O gün içtik, .

   Ne diyorduk, garip. Evet o vardı, öncesi garipti, sonra daha da garipleşti ben bir şeyler söyleyince. O gün söylemeyediklerim vardı. Diyemedim ki "bizden bir halt olmaz, sadece vicdan meselesi seninki, belli ki bir kaç şiirden etkilenmişsin." Diyemedim ki "bak ben bir salisede aşık oldum, bir bakmada, aradan aylar sonra mesaj atmışsın, belli ki iyi bir yola sokmuyorsun beni, mavilikleri görmeme izin verdin, ama uçurtmam asılı kalır o gökyüzünde, sen gidersin, çok belli, çok da güzel gidersin ha, ona lafım yok. Keşke hayatımın ağzına bu kadar sıçmasaydın."

   Sonra harbiden gitti, müneccim boku falan yedirmediler bana, bok içinde yüzdüğümse doğru. Ama hiç kestiremediğim, düşünemediğim bir duvar örüldü. Zaten duvarlarla çevriliydim ama bu çok yüksekti ve diğer duvarların arkasından seçiliyordu. Biri gelmiş, sevgili falan olmuşlar. Acaba o bahsettiğimiydi diye çok düşündüm. Ne fark ederdi. Hazırdı artık, güven problemi dediğin bir saliseye bakar, bir bakmaya. Öyle olmuştu heralde. Acaba hangisi için öyle olmuştu. Umarım hayatımı adadığım için öyle olmuştur. Çünkü diğer türlü senaryo zaten bende vardı, onu da gayet akıcı şekilde oynayabilirdi. İkisinin o saliseyi yakalaması imkansız, imkansız diye çok şey var bu hayatta. Çoğunu gördüm, yadsıdım, takribi 359 tanesini falan.

   Bir gün hayatımı adadığımın adımlarını izleyemediğim için çok sıkkındım. Mert aradı; 

"Naban yarak?" dedi.
"Nabıyım amına koyayım canım sıkkın" dedim.

   Otobüsü kaçırdım, telefonu kapattım. Yavşak şoför durağa bile yanaşmamıştı, yanaşsa da sanki binecektim, ibne herif. Sonra biri kolumdan çekiştirdi yine o kızdı. Döndüm;

"Çok boktan bir hayatım var" dedim.
"Herhangi bir ölümcül hastalığa yakalanmak için can atıyor musun?" diye sordu.
"Evet çok iyi olabilirdi."
"Sanırım ben de... Çocukken kafamda legolarla yapacağım binayı tasarlar hatta kağıda bile çizerdim. Ama iş onları takmaya, birleştirmeye gelince, çok alakasız şeyler yapar, sinirle vaz geçerdim. Şimdi de öyle, hayal etmek falan."
"benim çocukken hiç legom olmadı."
"Bir şey değişmedi ama, ikimizin de hayatı boktan."

   Sonra görmedim bir daha, mezun oldu sanırım. O yaz 3. sınıftaydı. Saçları hafif kızıl, boyu benden hafifce uzun gibiydi. Hayatımı adadığımı çok gördüm sonrasında ama. Adımlarını izledikce ben de uzaklaşıyordum bu bok dünyamdan, o gözden kaybolunca daha dibe gömülüyordum sonra lakin. O yaz öyle bir ayak üstü konuşmuştuk onunla. Saçları artık tanımlamaya kelimelerimin tükendiği bir sarılıktaydı, gözleri de ne derinliğini, ne de maviliğini bıraktığım bir güzellikteydi. Ses tonunu Jeff Buckley'sine de, Jack White'ına da, James Maynard Keanan'ına da bakmadan her sese gözümü kırpmadan tercih ederdim. Boyu da boyumaydı. Ama sanırım çok güzeldi, benimse sadece hayallerim...  

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Yalnızlık Şehri

Yalnızlık nedir sorusu üzerine yalnız olmayan binlerce insandan nutuklar dinleyebilirsiniz. hepsi de yalnızlığı kendilerince tasvir etmeye çalışır. Ama yalnızlığın nasıl bir şey olduğunu yalnızlığı anlatamayacak kadar yalnız insanlara sormak gerekir. Bu da asla nasıl bir şey olduğunun öğrenilememesine yol açacaktır.

Yalnızlık bir şehirdir. İçinde orada yaşayan insanları ve turistleri barındıran bir şehir. Orada yaşayan insanlar o şehrin güzelliklerini pek umursamaz. Onlar için önemli olan tek şey o şehirde olduklarıdır. Başka şehire gitseler de geri döneceklerini bildikleri bir şehirdir. Turist ise orada yaşayana şehrin güzelliklerini anlatmaya çalışır. O şehirde yaşayan insanın her gün önünden geçtiği ama görmediği, alıştığı önemli yerlerini gezer şehrin, eğlenir mutlu olur. Turist eğlenir, arkadaşlarına anlatır evine dönünce. Fotograflarını çeker, yaşadığı ilginç anıları anlatır. Yalnızlık şehrinin yerlisi ise boş bir ifadeyle izler turistleri. Akşam evine gidip oturur sadece sabah başka turist görmemek umuduyla.

Turistler güçsüzdür. Ne yapacağını bilemez şehirde tek başına. O, arkadaşlarından güç alır. Arkadaşlarının yanında bağırabilir sokakta. Diğer insanları önemsemeyebilir. Ona baktıklarının farkına varıp omuzlarını indirmez.

O şehrin yerlisi ise kulaklıkla gezer hep. Kulağına hep birileri sözler fısıldar. Çünkü yalnız olmadığını hissettirir müzik ona. İnsanların arkadaşları varsa sen de bana sahipsin ben seni hiç bırakmam onlar gibi der. O şehrin yerlisi yapamaz müziksiz.

Yalnızlığın daha ne olduğunu anlayamamış sahtekarlar arkadaşlarına sanki dünyanın sırrını çözmüş gibi anlatırlar yalnızlık şehrinde ne yaptığını, ne kadar mutsuz olduğunu veya yalnızken içindeki huzuru bulduğunu.

Ama o şehirde yaşayanların bu şehrin o kadar da ilginç bir şehir olmadığını anlatacağı kimse yoktur.

İşte turistlerin ve yerlilerin farkı budur.

6 Mayıs 2012 Pazar

Onun Bunun Üzerine



   Küçükken üzerimde olan siklememezliğin insanlarca yorumlanmasıydı olgunluk. O oyuncak alnımazdı, o yemek pişirlmezdi, oraya gidilmezdi ama diğerleri gibi zırlayıp ağlamazdım ve yaşına göre çok olgun diye yüceltirlerdi beni. Hiç bisikletim olmamıştı mesela, ne zaman bisiklet mevzusu açılsa, babana aldırsana oğlum bisiklet diye gaza getirmeye çalışsalar, farketmez derdim. Hiç değişmedim, büyüdüm, adam olamadım, çevremdeki olup biteni yine siklemedim. Ülke nereye gidiyor, okul ne zaman bitiyor, bak şu adam ölüyor… Bu sefer de "boş adam, senden adam olmaz, bu rahatlıkla senden bir bok olmaz" demeye başladı babam, büyüklerim. Oysa ben hiç değişmedim, toplumun istediği davranışları gösterebilmekti olgunluk, ben hiç toplumu siklemedim, onlar da beni siklememeye başladı. Ha siklemezlerse siklemesinler, zerre sikimde değil.

   Kendimden öyle bir tiksiniyorumki bazen, öyle bir nefret ediyorum işte. Dışarıdan biri baksa, biraz da gülümsesem adam sanarlar beni, iyi biri belki… Özümde de iyi değilim sanırım, nedeni hiç olamamış olmam olabilir. Olmayan bir şeyi iyi kötü diye ayırt etmek akıl işi değil. Bu yüzden yok olamıyorum bak, var olabilseydim çok rahat ölebilirdim, varlığın temel amacı yok olmaktır çünkü.

   Bazılarımız için hayat ne de güzel olabiliyor, garip. Çok garipsiyorum ben. Mutlu olduklarına emin olduğum insanlar var. Onlar için hayat güzel olabiliyor ya, ne güzel. Bu bazen –nadir de olsa- beni gülümsetiyor. En azından bu dünyada var böyle şeyler diyorum, suç bendeymiş. Suçun bende olması gülümsetiyor belki beni, yine kendime olan saygısızlığım ve kendim hakkımda yaptığım çıkarımlar ve bunları kabullenişim beni mutlu edebiliyor. Aydınlıkla gülümsüyorum, aydınlığa bakarken. Ama geri geri yürüyorum, karanlığın, pisliğin içine. Ben oyum çünkü. Ben bir bok olamayacak, hiçbir hayalini gerçek kılamayan, karaktersiz, gurursuz ve onursuz saçma salak bir formum. Hayallerimin gerçek olmamasını siklemiyorum mesela, ne hayalim varsa zaten imkansız diyorum, uğraşmaya gerek duymuyorum. Ama beni öldüren, içimi kemiren, ruhumu çürüten, beni pisliklere bulaştıran, o imkansız dediğim hayalleri başkasının yaşamasıdır.

     Lakin genelde o mutlu olduklarına emin olduklarıma… Yani imkansız dediğim hayallerimi yaşayan insanlara… Evet insan onlar, canlarım benim, adamlar, sütten çıkmış ak kaşıklar, at kaşıklar… Çokca eleştiriyorum sizi, küfürler ediyorum size. O kadar iğrenç bir insanım işte, kıskançlıktan öte bir şey bu kesinlikle. Haftasonu sırf ölmemek için, gidip günün her saatine ayrı ayrı iddaa kuponu yapıp, zaman geçebilsin de ölmeyeyim diyerek boş boş her maçı izledikten sonra uyumanın ve sabah kalkınca ölmediğin için bir zafer kazandığını düşünmenin ne demek olduğunu bir düşünün; sevgilinizle yağmurun, güneşin, üzerine serildiğiniz çimlerin tadını çıkarırken, yahut gezmeye gittiğiniz yerlerin fotoğraflarını çekmeye başladığınızda içinizde paylaşma hevesi güderken ya da bir amaçla ve hırsla ders çalışırken…

   Şimdi bir durun, yok olacağınızı düşünün ki olacaksınız, çünkü varsınız. Öleceksiniz ve yok olacaksınız ama sırf o arkasına sığındığınız başka dünyalara yalakalıklarınız, hastalıklı kılıyor oluşturduğunuz toplumu ve bunu göremiyorsunuz. Bazen size çok özeniyorum. Ne mutlu size, kendi var ettiğiniz tanrı sizi seviyor ve her şeyi –her iyiliği ve kötülüğü- sizin için yapıyor.

    Not: Ha bak hıdırellezmiş bugün. Bazıları dileklerini kağıda yazar denize, nehire atarmış. Bazıları ise gül dallarına gerçekleşmesini istediği hayallerini yazıp, çizip asarmış. Ben o gülü gerçekleşmesini istediğim yegane hayale verdim, ne kadar ironik değil mi? Sonuç? Sonuç imkansız dediğim hayallerimi yaşayan, ve tüm toplumla beraber nefret kustuğum insanlar, adamlar, güçlüler, zekiler, entellektüeller, cana yakınlar, konuşkanlar, özgüvenliler ve gülün kaybolup gittiği o avuçlar…

   Not2: İş bu yazı, daha uzun, daha samimi, ve daha bir acıtan gerçeklerden örülüydü. Yalnız okudukca yüzü kızaran, utanan, sıkılan, cesaretsiz bu arkadaşımız, yazının can alıcı yerleri kesmiş biçmiş ve servis etmiştir. Kendisinin tez zamanda o her sıkkınlıkta sığındığı uykulardan bir sabah uyanamamasını temenni ediyoruz.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Yolculuk

Watch me closely, i will stand up

Now.

Ayağa kalkıp arkamda tam bir saattir bağıran, koltuğa yapışıp sallayan çocuğa, iki kardeşine ve annesine baktım. Ne olduğunu anlamadan bir saattir sıktığım yumruğumu yedi yaşında olduğunu tahmin ettiğim çocuğun burnuyla elmacık kemiği arasına yerleştirdim. Burnunun kırılmasını elimde hissettim. Sağ elimin üstüne kırılmış burnunda akan kanlar bulaştı. Omzumdan güç alıp bu sefer tam olarak ağzının bitiş noktasına indirdim elimi. Çenesinin kırılma sesi duyuldu. Çaresizlikten ve şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen çocuk ellerini kafasında birleştirip korumaya çalıştı kendini ama bu sefer de şakağına bir yumruk indirip bayılttım çocuğu.

We will rise

Olayın şokunu üstünden atıp bağırmaya ve bana saldırmaya başlayan annenin boğazını tuttum. Geriye kalan iki çocuk kardeşlerinin yüzünü darmadağın eden bu çelimsiz ve esmer adamı küçük yumruklarıyle annelerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Ama şarkı daha bitmemişti.

We will rise above

Annelerinin boğazını bırakıp köprücük kemiklerinin boğazı ile birleştiği boşluğa böğürerek bir yumruk daha attım. Kadın bayıldı. Baygın yatan kadına hırsımı alamayıp birkaç kere daha vurdum, elim ağrımaya başlayınca bıraktım vurmayı.

Etrafıma baktığımda oalyın şokunu ancak olay bittikten sonra atlatabilen yolcuları gördüm. Bağrışmalar güvenliği dikkatini çekmiş olacak ki hemen geldi güvenlik. İnce bileklerimden tutup götürdüler beni. Götürürlerken küçük çocuğun hıncını almak istercesine kafama yolladılar elllerinde kalan tüm enerjilerini ve yetkilerini topladıkları yumruklarını.

Ama çocuğun bir suçu yoktu. Suç gerekli terbiyeyi verememiş annenindi. Bu teoriye göre benim de suçsuz olmam gerekirdi.

Şarkı sona erdi.

Ellerime baktım kan yoktu. Çevremdeki yolcuların hepsi hiç bir şey olmamış gibi sakindi. Koltukta oturuyor, dışarıyı seyrediyordum.

Her zamanki gibi bir şarkı süresi kadardı yaşadıklarım.

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets