...
Ramazan, benim için hayatın donduğu bir aydır. Her sene içi daha da boşaltılır. Gerçekte geleneksel değerlerle yüklü böyle bir adetin aslı terk edilir ancak yine de her sene ramazanın kaybedilme endişesinin artmasıyla gittikçe daha yapay değerler atfedilir. Aslında yapılan iş, ona gerçek anlamını kazandırmak yerine onu zorlama ve robotik tekrarlara sürüklemektir. Şimdiki çocuklara gereksiz bir şekilde bir geri dönüş yaşatmak için gölge oyunu oynatılması örnek olarak verilebilir. Evinde elektriği olmayan geleneksel dönem çocuklarına eğlenceli gelebilir. Ancak sokak lambalarının ışığının şiddeti yüzünden kedilerin çiftleşme ayını şaşırdığı bir dönemin çocuklarına bu ne kadar ilgi çekici gelebilir? Büyüklerin belki de en büyük hatası çocuklarında kendi çocukluklarının aynısını görme isteğidir. Halbuki meydanlarda kurulan bilgisayarlarda çocuklar için dev bir çoklu oyunculu (multiplayer) bir müsabaka düzenlensin bakın o post modern dönem çocukları, nasıl bir birliktelik duygusuna sahip oluyor, bir dahaki ramazanın yolunu nasıl gözlüyorlar. Bunun gibi pek çok yapaylık ve “orucumuzu tutalım, geçiversin”ci tavır, ramazanı benim gözümde amaçladığının tam aksine sosyal hayatın sıfırlandığı, tabiri caizse hızlandırılmış bir sorumluluk kursudur. Bu yüzden geçivereydicilik mikrobunun kurbanı ramazan, temmuzumla iç içe geçince yatmalı kalkmalı, başka hiçbir iş yapmamalı bir iş döngüsüne dönüştü benim için.
Sayacağım son şey kendime batırdığım çuvaldız olacak. Özgürlük ve çalışmanın birbirlerini etkileyerek değerlerini arttırdığından bahsetmiştim. Maalesef o bahsi bir sonuca ulaştırmak için söyleyeceğim şey, bazen insanın fantastik ideasıyla zavallı bir gerçekliğe mahkum iradesinin uyuşmadığı. Boş bir zamanın altına gömülü yalnızlık definesi ve içinde saklı mücevherleri keşfetme isteği mücadele ve kararlılık da gerektiriyor. İnsan, bu yolda vazgeçme ve erteleme gibi gayriciddi mekanizmalarını kesinlikle tuz ruhuyla öldürebilmeli. Öyle bir planlanlamaya adamalı ki kendini, çalar saatten önce uyanıp saati paramparça etmeli. Bir taviz, bir bunalma teşkil eden nefes, bir gözden kaçırış, direk gibi dümdüz uzanan bir yolu sapaklarla doldurup dallandırıp budaklandırabiliyor. Nitekim bende de aynen bu şekilde gerçekleşti. Bir insanın kafasındakilerle uygulamaları arasında nasıl bu kadar uçurum olabilirdi? Güya kurgumdaki muhafazakar köye giden çağdaş öğretmenin kendine olan inancına sahip benle gerçekteki benim birbirimize bu kadar yabancılaşmamızdaki sapma nerede gerçekleşmişti, onu bilemiyordum. Ama işte vahim tablo önümdeydi ve ben bir zaman öldürme makinesi olan oyunlara saplanmıştım. Önce kararlılığım yok oldu. Çünkü sanal futbol takımımı kontrol etmek veya günlük hakkım kendini yeniler yenilemez şeker patlatmaya koyulmak gibi görevler, kendimi pekiştirmek adına edindiğimden görevden daha önemliydi. Kararlığım yok olduysa özgürlüğüm de olmalıydı. Tabi bunun için bir cep telefonu oyunundaki “görevlerim”i tamamlamak için her gün metro yolunda koşarak “başkasının belirlediği” bir kelimenin harflerini de toplamalıydım.
Hayatımın kontrolünün bu derece elimden çıktığını görmek uzun zaman aldı. O uzun zamanın sonunda oldukça şaşırmıştım. Nasıl olur da kendi hayatımın özgür bir gününün 30 dakika veya bir saatini başkaları yönetebilirdi? Ben buna nasıl izin verebilirdim? Kuzu kuzu ayak uydurduğum ancak bunu fark ettiğimde onuruma bir saldırı kabul ettiğim bu denli aciz ve amaçsız bir zaman geçirme alışkanlığını kendime yediremedim. Onur duruşum ise, herkes “Kara Murat benim.” diyip uzun süre sustuktan sonra birinin atılıp “Ben de bir ihtimal Kara Murat olabilirim.” demesi kadar nafile ve zamanlamasız olacaktı: temmuz, zamanın akışına karşı verdiğim savaşta şehit edilmişti. Biraz benim ihanetime uğramış biraz da karşıdaki düşmanların sayısal üstünlüğüne feda edilmişti. (Bunu temmuzun son gününün 3. saatinin içerisinde yazıyorum. Son kutu biramı içiyor ve Balkan Beat Box dinliyorum. Kendileri bence tam da sosyal hayatın akışı karşısındaki beceriksizliğimi betimleyen şekilde “Her şeyi berbat ettim ama bu durum bir bakıma eğlenceli de.” tarzında hoş bir müzik yapıyorlar.)
Kendimi bir şeyler katabilme amacım adına önüme çıkan fırsatların, her sene spontane olarak kendini gösterdiğini söylemiştim. “Eh,” diyorum şimdi “belki bu sene bunun zamanı değildir”. Biliyorum ki “Bu yaz vücudumu geliştireceğim, İngilizce’yi bitirip Fransızca’ya geçeceğim, ders kitaplarımın dışında kalan kitaplar okuyacağım, artık profesyonel bir illüstratör olacağım.” şeklinde sıralanan, artık kendime söylemekten sıkıldığım vaatlerim, klişeleşmiş pazartesiye ertelenen diyet programlarıyla aynı içeriğe sahip. Ya çok hayalci olmamalı ya da hayallerin hakkını verecek kadar çalışmalı. İnsan, ilkin kendine karşı verdiği sözleri yerine getirmelidir. Bir işe başlamak için en iyi zaman şimdiki zamandır. Belki de bu temmuzki kazanımım bu düstur olabilir. Ya da yitirdiğim zamanı acıyarak özlememem için bulduğum iyimser bir yoldur bu. Bilemiyorum. Ama bir şeyden eminim: 2014 temmuzu benim için hayal ve gerçek çatışmasına feda ettiğim her ömür parçası gibi ileride mumla aranacak bir aydır ve keşkelerle anılacak kaçırılmış fırsatlarla doludur.