1 Ağustos 2014 Cuma

Temmuzuma Övgü ve Ağıt - I




           12 ayın içinde bir ay neden ayrıca sevilir, nasıl olur da ayrı bir yere konmayı hak eder, ne hakla diğerlerine kıyasla övgüme layık olur bilemem. Bir ayı sadece günlerden veya saatlerden ibaret olarak gören insanlar da olabilir. Ancak benim için temmuzun anlamı çok farklı. Sayısal verilerden ve istatistiksel yaklaşımdan öte, açıkçası hissettiğim bir ay. Hatta tüm samimiyetimle söylüyorum ki koca bir yılı çekmemin tek sebebi o yılın içinde temmuzun da olmasıdır. Ancak böyle söyleyerek ona karşı olan hislerimi tam olarak açıklayabilirim.


           Hayatının geri kalanını miskinlikle geçireceğini söyleseler göbek atacak bir bedene ve bundan sonra hiçbir şey düşünmeyeceği, beyninin düşünme, düşünerek efkarlanma, bundan dolayı sorun çıkarma ve ortaya çıkan sorunlara çözüm üretme fonksiyonuna gerek kalmayacağı söylense derin bir oh çekip kendini derhal kapatmaya hazır bir zihne sahip bir insandan da ancak böyle bir ayı sevmesi beklenirdi. Tatil… Neden yılın dokuzuncu ayı değil? Çünkü ismini bile anmaktan tiksindiğim bir aydır, bu yüzden sıra numarasıyla söylerim. Peki neden ağustos değil? İlk olarak ağustos, bana çocukluğumdan itibaren hep yalnız geçirdiğim doğumgünlerimi hatırlatır. İkincisi o “malum” dokuzuncu ayın arefesidir.


           Temmuz, bir “bütün gününü masa başında geçirme” ritüelinden bir başka “bütün gününü masa başında geçirme”ye doğru seyredermiş gibidir başta. Çünkü miskin bünyeler, faaliyette değişikliğe gitmenin yanında yaz sıcağını da sevmez. Mümkün olduğunca güneşle temas etmemeye çalışır. Ancak aylar değişirken alışkanlıkların izlediği bu farksızmış gibi görünen seyrin kırıldığı bir nokta var: birinde masa başında istemediğim şeylerle bütün günümü geçirmeme karşılık diğer yanda kafamdaki şeyleri hayata geçirebilmem için gerekli imkan ve şartları sağlayan, dingin bir zaman. Ne ihtiyaçlarımı giderebilmek için ne de başkalarının ihtiyaçlarını giderebilmeleri için insanlarla ilişki kurma zorunluluğum var. Zorunluluklardan azade, çıkarcı paylaşımcılığa dayanan sosyal zincirlerini kırmış, tamamen özgür bir varlığım artık. Ayrıca öncekiyle aynıymış gibi görünse de temmuz, hep spontane şekilde ortaya çıkan ilklerin ayı olmuştur benim. 7 yıllık uzun aradan sonra ilk kez 2011 temmuzunda ağladım. İlk şişe şarabımı 2010 temmuzunda bitirdim. Hala dinlediğim müzik gruplarını temmuzlarda buldum. Hayatımın çok önemli bir parçası olan photoshopa yine bir temmuzda başladım.



...

Temmuzuma Övgü ve Ağıt - II


...



           Yorgun geçen bir günün ardından yatağıma yattığımda, beynim hala hayal kuracak enerjiye sahipse, kendi kendime o gün ne yapmak isteyip de yapamadıysam temmuzda yapacağım yalanını söylerim: “Hele bir tatil başlasın…” İnsan, yalan söyleme yetisini kendisine veren beynine bile yalanlar söyleyebilmeli. Çünkü onun da gerektiğinde dertleşmeye, biraz pışpışlanıp avutulmaya ihtiyacı vardır. Bu naif yalanlar olmasaydı delirmek işten bile değildi. Söylediğim yalanların çoğunun kendim dahi hatırlamam. Maalesef o iş de son yıllarda benden bağımsız hareket eden beynimin sorumluluğunda. Biz bir bedende birbirine gelecek hakkında yalanlar söyleyen iki kişiyiz. Birimiz anı yaşamaya çalışırken diğerimiz ya geçmişi didikleyip ötekine unutturmamakla ya da geleceğin bulanıklığını ötekinin gözüne sokup korkutmakla meşgul. 



           Düşlerim genellikle kendimi nasıl geliştireceğimle, o ana kadarki benlerin yanına nasıl bir ben daha koyabileceğimle ilgilidir. Özgürlük, insanı daha bir çoğaltıyor. Kendi başınayken biliyor gerçekten çalışmak neymiş. Başka bir insanın hazırladığı sınav kağıdına kendini daha şirin gösterebilecek şeyler nelerdir onları ezberlemek değilmiş çalışmak. Emirler yağdıran birinin işini para karşılığı yapmak değilmiş. Kendim için kendimle birlikte uğraş vermek, nasıl daha fazla kendim olabilirim onu keşfetmekmiş çalışmak. Naziler doğru bir şeyi tersten yazarak hata etmişler sanırım: “Çalışmak özgürleştirmez; özgürleşmek çalıştırır.”


           Ne yazık ki içime sığmayan ve planlarımı düşündükçe boşalan beynimi yeniden dolduran neşe, belli sebeplerle hüsrana uğradı. Başta sadece bir sınavdan kaldığım için tatilimi bölmek zorunda kalmam geliyor. Kafamdaki planları derhal uygulamaya geçirmek veya bunları ertelemek ama yine de moralimi bozmamak üzere evimde olmam gereken bir günde gözümü açtığımda her nasılsa bir öğretmenevinin lokalinde çay içip ders çalışırken bulmuştum. Önümde duran nottaki sarı fosforlu kalemle çizdiğim yerler, haziranda yaptığım tatilin üzerine siyah çizgiler çekmişti. Bazı insanların bulsa dua edeceği 15 günlük haziran tatili, istediği olmayınca kollarını bağlayıp dudağını büzen şımarık bir çocuk edasıyla tarafımdan yok sayılıveriliyordu. İnsan gelecek günlerin kıymetini bilmeyeceği gibi, daha sonra pişmanlık ve özlemle yad edeceği geçmiş günlerin de kıymetini bilmiyordu. Bu mükemmeliyetçilik, her şey tam istediğim gibi olsun memnuniyetsizliği nasıl yitirilmiş bir zaman yumağına dönüşecek sonra anlatacağım. Maktul olan temmuzumun bir diğer katili de ramazan olsa gerek.


...

Temmuzuma Övgü ve Ağıt - III


 ...



           Ramazan, benim için hayatın donduğu bir aydır. Her sene içi daha da boşaltılır. Gerçekte geleneksel değerlerle yüklü böyle bir adetin aslı terk edilir ancak yine de her sene ramazanın kaybedilme endişesinin artmasıyla gittikçe daha yapay değerler atfedilir. Aslında yapılan iş, ona gerçek anlamını kazandırmak yerine onu zorlama ve robotik tekrarlara sürüklemektir. Şimdiki çocuklara gereksiz bir şekilde bir geri dönüş yaşatmak için gölge oyunu oynatılması örnek olarak verilebilir. Evinde elektriği olmayan geleneksel dönem çocuklarına eğlenceli gelebilir. Ancak sokak lambalarının ışığının şiddeti yüzünden kedilerin çiftleşme ayını şaşırdığı bir dönemin çocuklarına bu ne kadar ilgi çekici gelebilir? Büyüklerin belki de en büyük hatası çocuklarında kendi çocukluklarının aynısını görme isteğidir. Halbuki meydanlarda kurulan bilgisayarlarda çocuklar için dev bir çoklu oyunculu (multiplayer) bir müsabaka düzenlensin bakın o post modern dönem çocukları, nasıl bir birliktelik duygusuna sahip oluyor, bir dahaki ramazanın yolunu nasıl gözlüyorlar. Bunun gibi pek çok yapaylık ve “orucumuzu tutalım, geçiversin”ci tavır, ramazanı benim gözümde amaçladığının tam aksine sosyal hayatın sıfırlandığı, tabiri caizse hızlandırılmış bir sorumluluk kursudur. Bu yüzden geçivereydicilik mikrobunun kurbanı ramazan, temmuzumla iç içe geçince yatmalı kalkmalı, başka hiçbir iş yapmamalı bir iş döngüsüne dönüştü benim için.


           Sayacağım son şey kendime batırdığım çuvaldız olacak. Özgürlük ve çalışmanın birbirlerini etkileyerek değerlerini arttırdığından bahsetmiştim. Maalesef o bahsi bir sonuca ulaştırmak için söyleyeceğim şey, bazen insanın fantastik ideasıyla zavallı bir gerçekliğe mahkum iradesinin uyuşmadığı. Boş bir zamanın altına gömülü yalnızlık definesi ve içinde saklı mücevherleri keşfetme isteği mücadele ve kararlılık da gerektiriyor. İnsan, bu yolda vazgeçme ve erteleme gibi gayriciddi mekanizmalarını kesinlikle tuz ruhuyla öldürebilmeli. Öyle bir planlanlamaya adamalı ki kendini, çalar saatten önce uyanıp saati paramparça etmeli. Bir taviz, bir bunalma teşkil eden nefes, bir gözden kaçırış, direk gibi dümdüz uzanan bir yolu sapaklarla doldurup dallandırıp budaklandırabiliyor. Nitekim bende de aynen bu şekilde gerçekleşti. Bir insanın kafasındakilerle uygulamaları arasında nasıl bu kadar uçurum olabilirdi? Güya kurgumdaki muhafazakar köye giden çağdaş öğretmenin kendine olan inancına sahip benle gerçekteki benim birbirimize bu kadar yabancılaşmamızdaki sapma nerede gerçekleşmişti, onu bilemiyordum. Ama işte vahim tablo önümdeydi ve ben bir zaman öldürme makinesi olan oyunlara saplanmıştım. Önce kararlılığım yok oldu. Çünkü sanal futbol takımımı kontrol etmek veya günlük hakkım kendini yeniler yenilemez şeker patlatmaya koyulmak gibi görevler, kendimi pekiştirmek adına edindiğimden görevden daha önemliydi. Kararlığım yok olduysa özgürlüğüm de olmalıydı. Tabi bunun için bir cep telefonu oyunundaki “görevlerim”i tamamlamak için her gün metro yolunda koşarak “başkasının belirlediği” bir kelimenin harflerini de toplamalıydım.


           Hayatımın kontrolünün bu derece elimden çıktığını görmek uzun zaman aldı. O uzun zamanın sonunda oldukça şaşırmıştım. Nasıl olur da kendi hayatımın özgür bir gününün 30 dakika veya bir saatini başkaları yönetebilirdi? Ben buna nasıl izin verebilirdim? Kuzu kuzu ayak uydurduğum ancak bunu fark ettiğimde onuruma bir saldırı kabul ettiğim bu denli aciz ve amaçsız bir zaman geçirme alışkanlığını kendime yediremedim. Onur duruşum ise, herkes “Kara Murat benim.” diyip uzun süre sustuktan sonra birinin atılıp “Ben de bir ihtimal Kara Murat olabilirim.” demesi kadar nafile ve zamanlamasız olacaktı: temmuz, zamanın akışına karşı verdiğim savaşta şehit edilmişti. Biraz benim ihanetime uğramış biraz da karşıdaki düşmanların sayısal üstünlüğüne feda edilmişti. (Bunu temmuzun son gününün 3. saatinin içerisinde yazıyorum. Son kutu biramı içiyor ve Balkan Beat Box dinliyorum. Kendileri bence tam da sosyal hayatın akışı karşısındaki beceriksizliğimi betimleyen şekilde “Her şeyi berbat ettim ama bu durum bir bakıma eğlenceli de.” tarzında hoş bir müzik yapıyorlar.)


           Kendimi bir şeyler katabilme amacım adına önüme çıkan fırsatların, her sene spontane olarak kendini gösterdiğini söylemiştim. “Eh,” diyorum şimdi “belki bu sene bunun zamanı değildir”. Biliyorum ki “Bu yaz vücudumu geliştireceğim, İngilizce’yi bitirip Fransızca’ya geçeceğim, ders kitaplarımın dışında kalan kitaplar okuyacağım, artık profesyonel bir illüstratör olacağım.” şeklinde sıralanan, artık kendime söylemekten sıkıldığım vaatlerim, klişeleşmiş pazartesiye ertelenen diyet programlarıyla aynı içeriğe sahip. Ya çok hayalci olmamalı ya da hayallerin hakkını verecek kadar çalışmalı. İnsan, ilkin kendine karşı verdiği sözleri yerine getirmelidir. Bir işe başlamak için en iyi zaman şimdiki zamandır. Belki de bu temmuzki kazanımım bu düstur olabilir. Ya da yitirdiğim zamanı acıyarak özlememem için bulduğum iyimser bir yoldur bu. Bilemiyorum. Ama bir şeyden eminim: 2014 temmuzu benim için hayal ve gerçek çatışmasına feda ettiğim her ömür parçası gibi ileride mumla aranacak bir aydır ve keşkelerle anılacak kaçırılmış fırsatlarla doludur.

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets