30 Ocak 2012 Pazartesi

Sesler ve Hayaletler


Anahtar şıkırtısı ve kapının kapanırken çıkardığı gıcırtı... Bu sesler, onun, gecenin geldiğini hissettirmek istercesine akşamın üstüne çulladığı ayazdan, sabahın aslında sabah olmadığı saatlere, şafağa, kadar duyacağı son seslerdi. Bir de kapısı, onun bu yalnız haline üzülmüş olacak ki, kapandığında bir "Çat!" ekledi, onun sessiz dünyasına.

Kış geliyordu. Bu yüzden, yıkanmaktan topak topak olmuş yün çoraplarını çıkarmadı. Battaniyesini aldı ve sobasının yanındaki çift kişilik koltuğuna yöneldi, diken saçlı kellesini öne eğerek. -Her gün evine gelirken aynı saatte bindiği aynı dolmuşta bir de kambur edinmişti. Birileri ayakta dururken, o oturmaya utanır; herkesin, kendine oturduğu için suçlayıcı bakışlar fırlattığını düşünür; bu yüzden yer verir, ayakta giderdi. Bu dal gibi ince ve uzun delikanlı, dolmuş tavanı, onun boy vermesine müsaade etmediği için hep iki büklüm gitmek zorunda kalmıştı evine. İşte onun kamburunun hikayesi de böyle bir şeydi.-

Oturdu. Yersiz zamanda ve alakasız biçimde bir melodi takılmıştı bugün kulaklarına. Melodinin başkahramanı piyano tuşları, ona ağlamasını ister gibi fısıldıyordu. Çok zamandır sevecen bir insan sesi işitmediği için olsa gerek, aklına ancak böyle sözsüz melodiler geliyordu böyle. Başlangıçta uymasa da piyanonun şeytan fısıltılarına, dayanamayarak ağlamaya başladı. Refleks olarak, yaşlarını geri gönderebilmek için rutubetli evinin soba isli, sarı tavanına baktı kısa bir süre. Giderek içine kapandığı için onu çook uzun zaman önce terk eden arkadaşları, yine yanında olmadığı için, artık yaşlarını dökebileceği kimse kalmamıştı yakınlarında. Hıçkırmaya başladığında ne kadar gurursuzca ağladığını fark etti ama önemsemedi. Nasıl olsa ona gurursuzluğunu hatırlatacak kimse de kalmamıştı. Tavana bakmaktan vazgeçip gözyaşlarını halıya bırakıvermeyi tercih etti.

Zor anlarında sarılabileceği şeyler ne bir cep telefonu (rehberinde sadece kendi ev telefonu ve bir taksi durağı numarası olduğu için satmıştı) ne de derdini yazacağı, gözyaşlarıyla ıslatıp buruşturacağı bir günlüğü vardı (buna eski Türk filmlerinden özenmişti). Hüzünlendiğinde yalnızca içki içmeyi biliyordu (bu da Yeşilçam'ın bir hediyesi). Ama gecenin bir yarısı sokakları kıpkırmızı suratıyla ağlayarak geçen ve esnaftan hıçkırarak bir ufak rakı isteyen bir dev adam görüntüsü, ona da pek estetik gelmemiş olacak ki, bu fikrinden vazgeçti.
Her zaman olduğu gibi daha veremediği bir karardan vazgeçmişti. Buna rağmen tüm gücüyle üşengeçliğini yenip bir sigara aldı ahşap sehpasının üzerindeki paketten. Sigarayı yaktı ve neden yalnız olduğuyla ilgili sorular sordu kendine. Son zamanlarda, kendine sorduğu bu soruların cevabını veremiyor hatta beş saniye sonra unutuyordu soruların ne hakkında olduğunu. Bu sorular, ona yalnızlığını daha çok sorgulatır olmuştu.

Ailesinin (!) hala eve gelmediğini henüz fark etmişti ve meraklanmaya başladı. Ağlarken sigarasını ıslattığı için hiçbir zevk alamadı. Üşengeçliğini bir kez daha yenip izmariti sobaya attı. "Belki de uyuyunca geçer." diyerek (avuntu bulmakta üstüne yok) battaniyesini aldı ve yatağına yöneldi. Derken içindek merakı giderecek bir şey oldu. Geceleri yatmadan önce onu uğurlayan ailesinin hayaletlerinin geçit töreni başlamıştı bile:

Öncelikle annesi geçti yavaş yavaş süzülerek:

-İyi geceler oğlum.
-İyi geceler anne.

Ardından kasketini düzeltmekle meşgul olan babası, hiçbir şey demeden, gururluca... Babası, oğlunu hiçbir zaman önemsememişti. Kasketini düzelttikten sonra ceketinin omzundaki toprağı silkelemeye başladı. O da süzülüp geçti. Ve beşikte ölen kardeşi, "İyi geceler abi." dedi.

Ailesini görünce merakını gidermenin hafifliğiyle yumuşadı sıkılan kalbi. Birkaç tane daha tanıdık ruhun, eski odalarında yerlerini almalarını bekledi saygı gösterisi içinde.

Ve sonra nihayet kendisi yürüdü odasına, yattı. Tek yoldaşı yatağına "İyi geceler" dedi. Cevap bekliyormuş gibi absürd bir hareketle doğruldu ve yatağına baktı. Yatağından cevap gelmedi. Yatağı bu genci pek sevmese de kapısı, onun bu yalnız haline üzülmüş olacak ki, bir anahtar şıkırtısı, kapının kapanırken çıkarttığı gıcırtı ve bir "Çat!" sesi hediye etti "sessiz" dünyasına.

Şimdi avunma sırası, sıradaki hayaletteydi.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Ben, Senin En Çok Beni Sevmeyişini Sevmedim

Niye sevmediysen beni? Allah allaaah. Yakışıklı adamım aslında. " aynalara bakmadığım sürece gayet de yakışıklı adamım "

Acayip uyuz oldum biliyor musun sevmediğine? O çöpçü kılıklı elemanın belini tutmasına izin vermenden daha fazla uyuz oldum. Öbür deve tabanının kolunu omzuna atmasından daha fazla tiksindim.
Ulan eliniz kolunuz bir rahat dursun orospu çocukları ahtapot musunuz şerefsizler. " Bak kızın omzuna elimi atabiliyorum ben sosyalim kızlarla da şeyim var heaa " mantığınızda olduğunuzu bilmiyoruz lan sanki. Eli yüzde 40 işlevini kaybedesiceler - insaflı da adamım bak görüyor musun -

Niye sevmedin lan? Yazı mazı yazıyoruz bak. Müzik yapıyorum felan, çok ilginçsin cidden.

Bak yine aklıma geldi. O elinizi bi tarafınıza sokucam ibneler sizi.

Günde 8 saat The Battle for the Middle Earth - The Rise of the Witch King oynuyorum neden biliyor musun? Seni düşünmemek için değil tabi ki de. Yapacak işim yok çünkü napayım?

Kaba gonuşuyom diye mi? Konuşuyorum desem daha mı fazla sevcen gız? - Boka sardı -

Sen böyle değildin. Hep o kevaşe ev arkadaşın yüzünden oldu bunlar. Hemen de yaftalarım insanları bu konuda çok iyiyimdir. Master ım yani.

Master demişken bak aklıma geldi. Oyun güzel ha. Brutal iyi kastırıyor. Aman vermiyor. -Aman verme bak -

Bak yine eleman aklıma geldi. Onun eli de pis pis kokuyodur şimdi sigara sigara, iğrenç herif. Sakallarını kaşıyordur hart hurt. Pis herif ya. Allahın barzosu. - Yafta 2 -

Kamburum diye mi ki? o kadar değil artık düzelttim bak - Eliyle sırtının düzlüğünü gösteriyor -
Bak gözlüklüyüm ona eyvallah. Kafadan -2 puan. senin de burnunun kemeri biraz şey ama. - İyice boka battı -

Sevseydin baya güzel olurdu. Ben 2 günde bir mesaj atardım. Sen cevap atmazdın. Sonra ben merak edip ne oldu bile demezdim. Hemen tribe girip 10 gün mesaj atmazdım güzel olurdu.

Ya da ne bilim evime gelirdin. Göt kadar evde - kimin götü olduğuna da bağlı ama - otururduk ben gitar çalardım, sen sıkılırdın. İçki içerdik benim midem bulanırdı, sızardım. Ne bilim oyun felan oynardık öyle takılmaca yani.

Arkadaşlarınla dışarı çıkıp eğlenip napacaksın ya? Mis gibi ev, oturur cips yerken film izlerdik, ya da film izlerken cips yerdik o da olur. Sen mısır patlatırdın. düşününce bile güzel.
Komikli film izlerdik ben, ne gadar homihg ya hosghbadhah diye gülerdim.

Kar yağarken kartopu savaşına çıkardık ben oynamazdım, kardan adam yapalım derdim, çekinirdim insanlardan.

Ve sen hep üzülürdün. Hiç içten gülmedin zaten bana. Ha bi kere güldün gibi sanki de anlayamadım.

Seni gülmez sanıyordum ama onlara gülünce anladım gülebiliyormuşsun :) hep böyle güldün bana bi kere de şöyle gül be kadın :D. - kadın mı? -

Biliyorum ben bile mutlu değilken seni nasıl mutlu edecektim ki?

Ben senin en çok beni sevmeyişini sevmedim. ama en çok da beni sevmeyişine sevindim. senin adına tabi. kendi adıma niye sevineyim mal mıyım?

not : Malım.

26 Ocak 2012 Perşembe

Beni Bir Çocuk Sevdi

Kendimi tanımlamayı hiç beceremem. Bir polis gbt’me baksa, benden daha çok şey öğrenir kendim hakkımda belki. Yine de söyleyebileceklerim; mütevazılık yapılamayacak kadar güzel olmam. Güneş saçlarım için değil, saçlarım güneş için bir betimleme aracı olabilir ancak. Gözlerimi sonsuz bir huzur veren uçsuz okyanuslarla mı yoksa sonsuz bir özgürlük hissi uyandıran açık, bulutsuz gökyüzü ile mi kıyaslasam karar veremem. Yine de hayatımda kötü başladığım günler olabilir, ancak aynalar varken bunun sürmesi imkansız gibi bir şeydir. Bakışlarımın kaynağı sanki Yusuf Aleyhisselam’ım düştüğü kuyu kadar derin ve mübarektir. Herkese dinginlik ve mutluluk verir.


Tüm bunlar yüzünden herkes yanımda kendi olmakta zorlanır, kaypak götverenler. Ha dikkat ettiğiniz gibi küfür de ederim ve bu da bana çok yakışır. Karşımdaki insanlara özgüven eksikliği pompalamam benim suçum değildir. Zira yanımda küçülüp un ufak olan, gözlerime bakmaktan bile korkan aciz insanların oluşu beni de üzer, bu kadar gerzek insanların bu hayata nasıl tutunabildiğini hep merak etmişimdir, ezik ve aciz insanlar. Yazık!


Yine de ellerimle verdiğim güveni suistimal eden bir çok orospu çocuğuyla karşılaştım geçmişte. Bu yüzden ben de insanlara karşı güven sorunu yaşıyorum. Sonuçta çoğu da zaten kendini gösteremeden yanımda özgüvensiz bir piç olarak silikleşiyor, bu da benim suçum olmasa gerek. İşte yine bir gün bir mesaj ulaştı bana. Çok mesaj geliyordu böyle, sanırım insanlar hayatlarında eksik olan huzur, mutluluk ve dinginlik için beni bir tanrıça olarak görüyordu, bencil yavşaklar. Ama bu mesaj biraz farklıydı. Bu yüzden bir mesajla bu çocuğu reddetmek, içimin de dışım kadar güzel olduğu yargısına ters düşer. Böyle samimiyetsiz bir platformda olsa dahi, bu mesaja en azından yüz yüze cevap verecek kadar iyi yürekli bir insanımdır.Gayet uzun bir mesaj olmasının yanı sıra, bana taptığını anladığım bu özgüven yoksunu kişinin benim için yazdığı şiirlerden oluşan bir bloğu varmış. Gerçekten bir an güven duyma girişiminde bulundum, çünkü gayet uğraşılmış ve içten bir sevgi vardı ortada. Bu yüzden hiç gecikmeden cevap verme yoluna gittim.


“Bu konu yüz yüze konuşulmalı” dedim. Çok geçmeden cevap geldi;


“Konuşalım o zaman, yani konuşalm mı, konuşulur mu, konuşmasak mı?” dedi.


Bu kadar özgüvenden yoksun bir insanla karşılaşmak beni ziyadesiyle rahatsız etmişti. Çünkü bu tarz insanlar toplum tarafından dışlandığını düşünen paranoyak ve silik karakterlerdir. Açıkçası pek bir umudum olmasa da bu olayı ona umut vermeden bitirmek istedim o an, bunu da yüzyüze yapmalıydım.


“Konuşalım tabii, ama şimdi bir anlat bakayım nasıl sevebildin beni böyle sadece bir fotoğraftan, beni görmeden, tanımadan?” diye sordum.


Yazılan: “Ya işte şey, güzelliğin, beğeniler, bla bla bla bla.”


Aslında söylenmek istenen: “Ne saçma bir sorudur bu ya? Ne bileyim, ben de hayatımın ağzına sıçmak istemezdim ama bir anda oldu, nedeni yok ve bitmeyecek bir şey bu.”



Konuşmaların geri kalanı tamamiyle itici bir özgüven yoksunluğu ile geçse de, biri tarafından bu denli yüceltilmek, hafiften de gururumu okşamıştı, ama yine de gerçekten olacak bir durum yoktu ortada, bu yüzden ertesi gün bunu bitirme kararı aldım.



“Tamam yarın buluşalım o zaman saat 4’te, yurdumun önünde”



“Tamamdır o zaman, görüşmek ümidiyle”



“Cep numarını ver istersen, bir sorun olursa diye”



“Tabii ki; 05xx xxx xx xx.”



Garip çocuk daha benden numaramı istemeye bile utanıyordu, aradan bir saat sonraa falan bir cevap daha attı;



“Şey ya aramızda bir adaletsizlik var. Benim numaram sende var ama seninki bende yok."



“Olur öyle şeyler” dedim. Çok mu aşırı bir ayar hüvviyetine bürünmüştü bu cevap bilemedim tam ama bu özgüvensiz salağa bir ders olurdu umarım. Belki bu tokat onu bir insana benzetirdi, ama yanılmışım, uzun bir süre hiçbir şey yazamadı, sonra da çıktı zaten.



O gün o buluşmaya çok net gitmiştim, umut vermeden bu işi bitirecektim. Yanıma geldi, gözlerinden ne kadar da karşımda ufaldığı ve aklını zapt etmek için ne kadar da çaba sarf ettiği belli oluyordu.



“Anlat” dedim.



“Ya ben seni çok seviyorum, ne anlatayım o şiirlerden fazlası değilim, sadece bir şans…” minavalinde saçmalamaya başlamıştı. Fazla uzatmak istemiyordum bu acı durumu, üzülmüştüm sonuçta, yazık lan kimin çocuğuysa.



“Hayır, olamaz, imakansız.” kombosunu yapıştırmıştım çok net bir şekilde. Afalladı, “kendine iyi bak” dedi ve gitti. Israr bile etmemişti, sonra iyice kuşkulandım samimiyetinden, seviyorsan biraz ısrar et değil mi it herif, belki naz yapıyorum, tey Allah’ım.



Çok zaman geçti. Bu salak hala bana şiirler yazıyordu, okuyordum ben de. Neden vazgeçemediğini bir türlü anlamamıştım. Sonuçta o gün olursa olur olmazsa olmaz bir tavrı var gibi gelmişti. Ah seni özgüvensiz piç, zaten güven sorunu yaşıyorum insanlarla bir de senle mi uğraşacağım. Ama dayanamadı tabii yüreğim, vicdan azabı işte, acıma duygusu içimi kemirip bitiriyordu. Uzun bir aradan sonra tekrar mesaj attım. Daha gözlerimin rengini bile bilmiyordu, gözlerime bile kaçamak bakışlar atan bir dangalakla uğraşıyordum, ne işlere kaldım ya rabbim ben ya, ne insanlara kaldım..



“Gözlerim yeşil değil mavi.” Dedim



Bir hikaye ile cevap verdi. Anladık yazmayı seviyorsun da bre dangalak insan gibi cevaplar versene artık, kendin gibi samimice. Aldırmadım tekrar buluşmak istediğimi söyledim, bir şans verecektim bu çocuğa, bu acıma duygusu benim bir günümün içine edecekti ama ne yapalım, çok iyi bir insanım sonuçta. Sanırım en kötü özelliğim bu olsa gerek.



Sonunda kampüs dışında buluşmuştuk. Buınu bir çıkma olarak adlandıramayacağım kadar vasat bir görünümü vardı, zaten vasat altı bir çocuktu.Beni salaş bir rock bara götürdü. Sanırım hep burada takılıyor. Mojito istedim afalladı garbim, o salaş barda mojito istemek benim hatam zaten, “neyse bira olsun” dedim. İki bira söyledik ben bira sevmezdim o günlerde, benimkini de o içti. Acıktığımı söyledim ve ben liderlik yaparak adam gibi bir yere götürdüm onu. Müthiş saçmalıyordu, çeşitli komikli şakalıklı olmaya çalışmalar, dram kasmaya çalışmalar, bir de hayvan gibi bakıyordu gözlerime, rahatsız ediciydi. Konuştuk ettik, mekandan çıktık, bu arada hesabı da ben ödedim, peh. Yolda yürürken montunu çıkarıp yağan yağmura karşı üstüme siper etme girişiminde bulundu, çok saf salak birisiydi anlayacağınız. Ömrümde bu kadar malını görmemiştim, tanrım benim bununla bugün ne işim vardı. Yolda gül satan bir çocuk geldi.


“Abi ablama bir gül alsana.”


Yine afallamıştı, utandı, bana döndü “alayım mı?” diye sordu, hayvan herif. Reddedeceğimden falan korkusundan olsa gerek, salak herif bir gülün nesini yanlış anlayayım, sıradan bir çiçek işte, vereceksin ve bitecek. Neyin korkusunu yaşıyorsun. Aldı, diz çöktü ve verdi. Çok dangalak bir sahneydi. Kendini iyice kaybetmiş bir mal gibi gülüyordu verirken, ne yalan söyleyeyim ben utandım. Kendine sahip çıksın diye, şemsiyemi eline verdim, ben de koluna girdim. O an kalp atışlarını hissedebiliyordum. Kalp krizi geçirir diye korkmadım değil. Beni durağa bıraktı sonra gidişimi izledi. Çeşitli saçma mesajlaşmalarla sürdürdük durumu. Sonuçta çok büyük umutlar vermiştim çocuğa, şimdi ters bir söylem canını çok yakardı, ne kadar gerizekalı olsa da bunu yapmak istemezdim. Sonuçta bana gerekçesi olmadan mesaj atamayacak kadar özgüven yoksunu korkak bir mal vardı karşımda, ben kısa ve mesajlaşmayı sürdüremeyecek tarzda mesajlar atıyordum. “Nasılsın?” diye soruyordu, “iyiyim, şöyle oldu böyle oldu” deyip, kesiyordum mesajı. Bunun sonucunda mesaj atamaz oldu, ben de atmıyordum zaten, kurtuluyordum yavaş yavaş. Ara ara beni görse de bir bok yapabildiği yoktu zaten. Zavallı aptal her gün saatlerce aynı yerde oturup beni bekliyordu ama acımak da bir yere kadar, yapabilecek bir şeyim yoktu.


Bu her gün şiir yazmaya devam etti bana, hala da yazıyor, ara ara canım sıkıldıkca bakarım. Bir iki kere mesaj attı, doğum günümde şiir falan gönderdi. Pek sallamadım, umursamaz tavrım en sevdiğim özelliklerimden biri oldu o vakit.


Şimdi ne yapıyor bilemem. Yazı yazıyordur yine benimle alaklı salak herif. Yazmayı becerebilse bari göt, at kafalı. Rabbim bu müsvetteleri niye yarattın?

Jolene

Jolene, jolene, jolene, jolene
Im begging of you please don't take my man
Please don't take him just because you can

Şarkıyı dinleyip vay ulan dedim kendi kendime. İşte aşk bu lan, gururundan bile vazgeçebilmek.

Your smile is like a breath of spring
Your voice is soft like summer rain
And I cannot compete with you, jolene

Tüm egolardan sıyrılıp sevdiği için mücadele etmek işte. Ben naptım? Sebep bile yokken gurur yaptım, ihmal ettim, egoma söz geçiremedim. Bırak başkasını, sevdiğime bile söyleyemedim ona gitme bana gel diye. Ergen gibi kendi kendime senaryolar kurup olmayan şey için kırdım belki de.
" Şunu yaptım bunu yaptım lan sevdim lan " lar ı ardı ardına sıraladım ama, biraz olsn bile vazgeçmedim gururumdan. Sanki çok gururluydum da.
Meğer aşk; gururundan bile vazgeçebilmekmiş.

Leyla olmuş muymuş, salak. Sen mecnunun tırnağı olamazken kız da leyla olacaktı. He lan tamam olmadı sen haklısın. Hep sen haklısın, herkes kaka zaten. Aptal herif.

Malsın lan ne diyim
Evet tam bir gerzeksin
Rahatına sıçayım, senin ben;
Ta amına koyayım.

21 Ocak 2012 Cumartesi

Ağır Bir İntikam Hikayesi

- Memooooş meeeemoş! Git lan bu vatandan. Mehmetçik orda ölürken sen neyin kafasını yaşıyorsun? Siktir git o zaman.
- Ağır konuşuyosun abi. Devletlerin ideolojileri için ölmek zorunda mıyım ben? Bu da benim hakkım. Sırf devletin isteklerine ters düşüyor diye başka beyni yıkanmışları öldüremem ben.
- Ulan adam senin ananı bacını sikecek sen de vicdani ret hakkım var diye bir şey yapamayacan ona.
- Ne alakası var ya? Gelirse savunurum ben onları sen merak etme.
- Aynı şey işte. Gelmesin diye uğraşıyo lan binlerce adam. Senin götün rahat olsun diye sakat kalıyo orda.
- O da bir seçimdir sonuçta.
- Tamam sen gitme biz koruruz bu vatanı. Senin gibileri de koruruz merak etme.
- Ayıp oluyo bak.
- Asıl ayıbı sen yapıyon atalarımız da senin gibi deselermiş sen olmazdın.
- Bir bok anladığın yok. İşgal altında mı vatan?
- Ulan olmasın diye uğraşıyoruz işte küçük kafan almıyo mu bunu? Hem işgal altında sen gitme o gitmesin, teröristler gelsin siksin atsın ülkeyi iyi mi?
- Devlet bi çözüm bulacak ona. Bana değil devlete kız.
- Senin ben var ya.. bişey demiyorum sana ya.. tamam devlet mal koruyamıyor.


Deli Dumrul adlı filmde bir sahnede neredeyse eşcinsel oalrak gösterilen 2 genç askerlik hakkında konuşurken, halkın kahramanı deli dumrul bu konuşmaya sahit olup bu 2 gevşek gence " derslerini " veriyor, otobüsten atıyordu. Bu sahneye " ohh iyi oldu lan, yaaa böyle yaparlar adamı helal olsun " şeklinde yüzünde kocaman bir gülümsemeyle destek veren arkadaşına " ayıp değil mi insanların görüşleri yanlış diye aşağılamak, toplumdan dışlamak. " diye çıkışınca tartışma çıkmıştı.


O günden sonra artık ona herkes memoş diye hitap etmeye başlamıştı. Rahmetli annesinin " övülmüş " anlamında koyduğu Mehmet i anlamına hiç uymayan, hatta zıt bir şekilde yerilerek Memoş yapıvermişlerdi. Sesini çıkarmıyor, susuyordu.


-Lan Memoş ben yarın askere gidiyorum. Mehmetcik olacaz oğlum. Senin gibi memoş olmadık tabi.
-Harbi mi lan. İyi git bakalım yolun açık olsun Ali
-Gelmeyecen mi uğurlamaya
-Ben evinde uğurlarım gitmeden sevmiyorum o olayları.
-Tam bir Memoşsun lan piç hadi görüşürüz.
diyip yine karşısındakini ezmenin verdiği üstün gururla gevrekçe güldü. Vatanını savunuyordu ya o onu Mehmetten daha üstün kılıyordu. Herkes de öyle düşünüyordu zaten.


Ertesi gün uğurlandı askere. Uğurlamaya gitmişti ama uzaktan seyrediyordu. O muhabbetleri daha fazla kaldıramayacaktı. Sevgilisine sarıldı gitmeden sevgilisi de uzun uzun ağladı. Herkeste bir gurur vardı ama itiraf etmedikleri şey korkuydu. İçten içe gitmesen de olur diyorlardı. Bundan emindi. Öfkeyle yanıp tutuşuyordu. Her Memoş lafını duyduğunda ciğerlerinden gelen nefretin tadı ağzına geliyordu. dert ve demirimsi tadı vardı.


Sahilde otururken Ali'nin sevgilisini gördü. Muhabbet ettiler. Kız Ali'yi özlediğinden, gelince nişanlanacaklardından, Ali'nin ne kadar cesur ve vatansever olduğundan bahsetti. Öfkeden alev alacaktı artık. İntikamın zamanı geldi diye düşündü. Kızı elde edecekti. Tepkisini böyle gösterecekti. Çok sevdiğine de inanmıyordu Ali'yi. Kız başta çekingen olsa da ilerleyen yalnızlığını Ali ile onun izin günlerinde 1 saat kamerada sohbet etmek bastıramıyordu.


Artık kız da Mehmet e ilgi gösteriyordu. Arıyor, beraber kahvaltı ediyorlar, gülüşüyorlar, bahaneyle birbirlerine dokunmak bile başlamıştı.


- Gel seni bi yere götürcem
- Ay neresi ya?
- Soru sorma gel
....
- Ben içki içmem ki barda ne işimiz var.
- Olsun ya vişne suyu içersin canlı müzik istiyodun hem
- İçmem ama
......
- Bi 70'lik bi de vişne vodka
- Ya içmiycem ben niye söyledin!?
- Vişne suyu ya azıcık alkol var içinde
- Üff
......
- Bu mu vodka e hiç tadı gelmiyo?
- E dedim ya sana işte azıcık alkol var
......
Saat ilerledikçe kız sarhoş olmaya başlamıştı. sarılmalar, gereksiz yere gülmeler...


- Sen sarhoşsun eve gitme baban kızar
- Nolacaaaaak yaaa içtim baba yea deriiim
- Bana gidelim Büşralarda kaldım dersin
- Pffffffffft
...........
Kızın üstünü çıkardı. Saçını yıkadı banyoda yatağa yatırdı. Kızdan bi hareket bekliyordu şimdi

- Sen de gelsene ihihiih
- Geleyim
......
işte istediği sahne gerçekleşmişti. kızı elde edebilirdi şu an. bir an için bile düşünmedi ve kızı sikti.



Sabah uyanınca herşey boka sarmıştı. Kız ağlıyordu. Aptalım ben aptalım diyordu. Mehmeti gördü. göğsünü yumrukladı. Niye böyle bişey yaptın ? Niye böyle bişey yaptım niye? diye ağladı. Mehmet oralı olmadı. Sen istedin. Git istersen şimdi dedi.

Kız ağlayarak çıktı evden.


Bir kaç ay sonra tekrar aradı kız. buluşmak istediğini söyledi. Buluştular konuşup tekrar eskisi gibi olma kararı verdiler. Ali'nin haberi olmayacaktı elbette.
" Alinin haberi olmazsa ne anlamı var lan " diye düşündü.
" Sen artık benimsin başkasının olamazsın "lar havada uçuştu. Kız da inanmış gibiydi. Aylarca sevgili kaldılar, sabah kadar seviştiler. Ali'nin nerdesin mesajları " görmedin cnm " lar la geçiştiriliyor, telefonları kısa cevaplarla savuşturuluyordu.


- O ne ya elindeki
- Hamilelik testi ya kaç gündür kusuyorum göğüslerim de büyüdü.
- Hadi yap hemen ya
- Pozitif çıktı
- Ne demek yani?
- Baba oluyosun demek
- Ali'den olmadığı ne malum?
- Ne saçmaladığının farkında mısın? Ali gideli 1 yıldan fazla oldu nasıl olabilir?
- Ne bilim gelmiştir felan bayramda bilmemne de
- Ya ağzından çıkanı kulağın duyuyo mu?
- Ne yapacaksın şimdi? aldıracak mısın?
- Senin allah belanı versin.
.........
işte yine ağlayarak çıkıyordu evden. Müthiş rahatlamıştı. Artık Alinin geleceği ve yüzüne karşı güleceği günü bekliyordu. Yüzüne vuracaktı. Senin kızı hamile bıraktım ben diyecekti. Tüm arkadaşlarına yayacaktı.
..........................


- Oğlum duydun mu?
- Neyi baba?
- Ali mayına basmış şehit düşmüş...

17 Ocak 2012 Salı

Babacan ve Cimri Tanrım! Bağışla Ama Sadece Sevmek mi?..


"Her kitabımda söyledim.

Ve rüyalarına ve akıl odalarına her uğradığımda, sana sevmeni öğütledim.

Demedim mi ki komşunu sev, seni seveni sev, daha da önemlisi kendini sev(ki emanetimsin) ?

İçine tıkıştırıverdiğim güzel duyguları, sana verdiğim aklı, hediyem olan ruhunu, mutlu rüyaları sev.

Yarattıklarımı sev.

Ağaçları sev ve evvela iki elini birleştirip bu eşsiz estetiğe hayranlıkla bakan sulu gözlerini taşıyan kafanı yana yatır hafifçe. Ne kadar da şirinsin sevgili yaratığım!

Kuşları sev.

Safça bir gülümsemeyle seyret kurlarını, flörtlerini. Onları sana neşe olsun diye gönderdim benim yarım akıllı çocuğum, tıpkı neşem ol diye seni dünyaya gönderdiğim gibi.

Gösteriyi (sirki) izleyip dört köşe olduğun anlarda bu naif yaratıcını da sevmeyi unutmazsın değil mi?"

Kıskançlık yapıyorsun belki. Onu senden daha çok seveceğimden korkuyorsun. Haklısın da. Ama ben de senin yarattığın ruhlardan biriyim sadece. Senin sevdiğin gibi, bir baba gibi sevemem ki. Aklımda o başka bir yerde, sen başka... Senin sevginin yanında, benim aciz aşkım ne ki? Sırf bu aciziyetim yüzünden merhametini, affedilmeyi ve onurlanmayı hak etmiyor muyum? İhtiyacım var, anla artık. Aşk demek, acı demek belki. Bana bunu da sen öğrettin. Ama o acıyı sadece senin yarattıkların veriyor bana. Yüce divanında azıcık ütopya yer etmez mi? Öyle bir ütopya ki, sevilince mutlu et seni seveni, hiç acı vermeden ve hiç ağlatmadan.



Bana bunu neden yapıyorsun?

Leyla İle Mecnun Hadisesi

...
Şimdi bakıyorum çevremde adam yok, çoğu at. İlişki!! bakımından da lacivert bir haldeler. Yani dışarı bakmasam, tanrı büyük bir kibirle yarattıklarını savunup Lucifer’e siktiri çektikten sonra, Adem’in daha ilk mevzuda tongaya düşmesiyle, sinirlenir ve sinirini insanlardan çıkartmak için bu aşklı, sevmeli, mevmeli, insanların bolca hayatlarının ağzına sıçan bir duyguyu bahşeder dünyaya.




Bu çevre ve mevzu bahis içerisinde, yok Leyla neydi, Mecnun nasıl olunur tematikli bir tatlı sohbet dönüyor iki arkadaşımız arasında.




(…)



Kaizer: Leyla'yı Leyla yapan Mecnun’dur. Hikayeye bakarsan zaten orada birbirini deli gibi seven iki insan değil, sevdiği için her türlü fedakarlığı yapan adamı görürsün. Leyla ile Mecnun, Mecnun'un hikayesidir aslında biraz. Hal böyleyken karşındaki Leyla'dan bir şeyler yapmasını beklemek yanlış olur kardeş ;) Haydi görüşürük.



Vakamijin: Leyla mecnunu bekler olm. Beklemezse leyla olmaz bi gülşen olur, ne bilim bi hande felan olur.



Kaizer: Leyla'nın Leyla olduğundan haberi olmazsa Leylalık yapamaz kardeş.



(…)



Bakın at oğlanlar, atoş oğlanlar;



Leyla ile Mecnun bu fani dünyada kavuşamamıştır. Bildiğin oyun oynamışlar adamlar. Kays Leyla’dan ötürü Mecnun olmuştur. Sonra baktı oğlan delirdi, babası toplamak için Leyla’yı ister, bu sefer de “sizin oğlan Mecnun olmuş çöllerde dolaşır kız mız vermeyiz biz” derler. Yani saçmalıklı bir Hollwood filminin avseq1’ine taş çıkartacak derecede bir senaryo var burada. Sonrası yok işte avseq2 hata vermiş sanırım ya da başka bir filme aitti bilemiyorum, filmci abiye sormak lazım. Sonrası burkine faso fiso, yok allah aşkıymış, tanımamış da Mecnun, zart zurt.




Değinirsem yine şu gecenin bel altından biraz kendime;


Şimdi beni sıyırtan, Mecnun eden belli değil mi? Bekleyip beklememesi önemli değil,otamatikman Leyla yapar bu onu. Bu da sevmek gibi yani. Evet gidip gözlerinin içine bakarak konuşabilmek için, sarılabilmek için, gülüşüyle cenneti elinin tersiyle itebilmek için bir beklenti içerisine girilip bir takım işlemler yürütülebilir bu konuda. Ama sevmek için karşı tarafın bir bok yapmasına gerek yok afedersin. İzin verse ne vermese ne, umut vermeye hiç girmiyorum tabii.




Sonuçta Mecnun olmuşsan ve o da kendi bile belki farkına varmadan Leyla olmuşsa, sen artık ciddi anlamda mala bağladığından dolayı bir bok yapamazsın, elinden bir şey gelmez, gelemez. E Leyla hanım kızımız da suçlu değildir, Leyla olduğunun bilincinde değildir belki ama kesinkes Leyladır. Bu bilinçsizlikle de bir girişimde bulunması beklenemez. Ola ki bilincindeydi, bu bile yeterli bir argüman oluşturmaz, işlemleri başlatabilmek için.




Olayın çok bir diğer boyutu var bir de, şöyle ki;


Limit Mecnun'a giderken Leyla’nın umursamaza yakınsamasıdır bu olay. Mecnun’un Allah diye dolanmasından pek daha kötüdür. Mecnun deliliğinde çölde Leyla’yı bulmuş, dingin mavi bir deniz kenarı kendisine gösterilmiş, umudun allahını midesine indirmiş, tam ya allah derken, sanki bir serapmış gibi kumlara gömülmüştür. O saatten sonra Mecnun kafasını kaldıramaz beyler bayanlar, ağzına dolan kum tanelerinin yavaş yavaş yere dökülmesini izler. Zamanı bitecektir son tanenin yere vurmasıyla. O saatten sonra katatoniğe bile bağlar, tanrıyla konuşur pek de mühtescen olmayan cümleler kurar. Bu dünyası yetmiyormuş gibi, ahiret hayatın da ağzına sıçar. Durum ne olursa olsun; ne Mecnun’dan o saatten sonra başka bir bok olabilir, ne de Leyla herhangi bir şart altında Leyla’lığını kaybeder Mecnun’un gözünde.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Sen Güzelsin Hayat Değil

"Büfeden bir paket sigara almak istemişti, “bir paket parlement verebilir misin abi, ne kadardı?” diye sordu. Adam 9.5 tl olarak cevapladı ki o kadar dahi parası yoktu. “İyi o zaman sen bir anadolu ver abi, bir de çakmak”.


Köprüye çıktı, sigarasını yaktı. Köprünün en ortasında durdu, demirlere tutunuyordu sıkı sıkı. Sağına baktı, merdivenlerde oturan bir kız gördü ve çok güzeldi, çok güzel gelmişti ona o an. Baktı baktı, kızda farketmişti. Kız kafasını kendisine çevirir çevirmez, birden önüne döndü. Önce sağ ayağını kaldırdı, sonra sol… Artık demirin arka tarafındaydı. Kız koşmaya başladı yanına doğru “ne yapıyorsun be!” diyerek. Son bir kez kıza baktı.


“sen güzelsin, hayat değil.”


Ve ellerini demirden bıraktı.
"




Duygular kendi şaşalı dönemlerimizin birer değersiz argümanlarıdır. Sürekli dilimizle ortaya sürer ve ilk itirazda yenilgiyi kabullenip çekilmek zorunda kalırız. Bu biziz, altın çağı çoktan geride bırakmış, kaybolup sonra bir köprü altında umursamaz bir saç sakal karışımı tavırla şarap içen ve geriye sarhoş olmaktan bir şey bırakmayan neslin hiç savaşmaya başlamayacak olan yenik neferleri… Ve aksi yönüne tarih onursuzluk olarak not düşmüştür. Bu da sanırım bize tanrı tarafından verilen kolay lokma ya da başka bir açıyla sus payıdır. Her insan belli dönemlerde belirli duyguları daha keskin hisseder. Sürekli huzur, refah ve mutluluk süren insan görülmemiştir pek. Aynı şeyi sürekli huzursuzluk, karamsarlık yahut bilimum depresyon semptomu olan duygular için söylemini ise Egemen kırıyordu, kaideyi pek ala bozacak bir garip istisna olarak. Nefes alan her canlı gibi oda yorulmuştu ama onu diğerlerinden daha ciddi kılan kısık bir sesle kendisine tebliğ ettiği titrek bir “yoruldum” idi. Bunu ruhsal yahut fiziksel olarak ayrı ayrı incelemek lazım gelir ki, elindeki tabancayı kafasına zar zor dayayışı yahut elinin titremesi her iki duruma da delalet olabilir.


(...)


belki devam edebilir...

Ben Mecnun Olamadım Ama Sen Leyla Oldun Mu?

Şimdi gelsen yanına usulca seni seviyorum desem... ben de seni seviyorum diyecek misin? hamam böceğinden korkmuyorum " ben seni sevmiyorum ama " demenden korktuğum kadar, başkasının elini tuttuğunu görmekten korktuğum kadar. Ne çıkar Mecnun olamadıysam ne çıkar ferhat gibi dağları delmediysem? ne çıkar senden önce başkalarına da seni seviyorum dediysem. Şu an seni seviyorum be. yetmez mi? geleceği düşünmesek bir an olsun. ilerde de sever mi acaba diye kaygılanmasak? yanına gittiğin her erkeğin, yaklaştığın herkesin sana benden daha yakın davranacağından korkar oldum. ben kafayı yiyorum herhalde.

Sen de haklısın öyleyse. Neyse boşver sevmesen de olur. Kalabalıkta sesimi duyunca gözlerin beni arıyor ya, o yeter bana. Sen sevme, sevme boşver, benle uğraşılmaz zaten. Herkes öyle diyor. Bir bildikleri vardır elbet. Ama o kocaman gözlerin beni arasın hep. Kaçmasın gözlerimden.

Belki Mecnun olamadım, sokakları yakamadım hatta bazen yanına gelip konuşamadım bile ama sen Leyla oldun mu be güzelim?

Hayal ve Gerçek Arasında Pamuk İpliği Kadar İnce Bir Çizgi Vardır. İşte O İpte Asılı Kalmak...


Hayal kuran bir insan, gerçeğin keskin yüzüyle karşılaşmamış demektir. Çünkü hayal ve gerçek birbirlerini birebir zıt anlamda karşılamazlar, doğrudur. Ancak hayal ve gerçeğin hayat denilen bıçağın iki yüzü olduğunu söylemek mümkün. Hayalci, zihnini oyalamak için bıçağın kesmeyen yüzünü değdirir tenine ve bıçağın kesmediğini zanneder. O saf dünyada kimbilir ne saflıklarla uyuşturuyor kafasını. Sevilmek, saygı görebilmek, erdem sahibi olmak?.. Belki bunların düşünü kuruyor gözlerini kapadığında. Maalesef, bunlar için o ufak hayalleri kurmanın yeterli olduğunu bilmez. Sevilmek(aşktan söz ediyorum) için iliklerinden kibir taşması gerektiğini, saygı görmek için bunu hak etmek zorunda olduğunu ve bunu, mevki sahibi olarak gerçekleştireceğini zannediyorsa yaptığı minik cambazlıklara ve ayak oyunlarına karşı vicdanını susturmasının elzem olduğunu, gerçek hayatla tanışmadığı için bilmez. Peki ya erdem ?.. İyi bir insan olabilmek... Ama lise yıllıklarında tanınmayan adamların yıllığı boş kalmasın diye kullanılan "iyi bir insan"den öte bir iyi olabilmek... Saflık ve iyimser niyetler yeterli midir bu uğurda ? Yetse bile para edecek midir tüm bunlar dişleri çekilmiş bu çarkta?

Tüm bunlar bir soru işareti. Ancak ne mevki sahibi olmak ne de Tanrı gözünde yükselme hayalleri etkiliyor onu, sevdiği insanla kendisinin kuracağı ütopik hayatı düşlediği kadar.

PUF! Balon patlıyor. Aptal ki, gülümsemesine aşık olduğu insanı (ki o, onun bir insan olduğuna inanmak istemez. Zaten aşkın soyutluğu, o şartsız sevme halinde ve yüceltme isteğinde saklıdır  ve belki bu yüzden, bir türlü tanımlanamaz aşkın neden bu kadar dünyaüstü olduğunu.) bir kez daha görmek ister. Eski gülümsemesiyle... Onun da gördüğünde kendisi kadar heyecanlandığını görmek ister. En azından hayallerini bu şekilde yaratır. Gerçekliğin soğuk kolarrına emanet olduğunda ise aslında onun gülümsemesinin eskiden olduğu gibi hayallerindeki şekliyle olmadığını fark eder. Ama o sıcacık gülümseme bile değişmiştir. Reddetmekte üsteler gerçeği. Çünkü, içinde öyle ferah ve temizdir ki o gülümseme, bu anı gerçek olanıyla mahvetmek istemez.

O gülümsemenin yöneldiği gözler, kendi gözleri değildir artık.

"Bilmiyorsun neler hissettiğimi bunca zaman. Bilmeni istemedim. Elimde var olanı, yapabileceğimi değersiz görebileceğinden, küçük düşebileceğimizden korktum.

Bunca sene... Ne o eski cennet tasviri gözler, ne de tatlılıkla ve biraz da nazla bahşettiğin o gülümseme. Neden duraksadın? Adım?..

Bilmiyorsun değil mi artık adımı?
Sırf atmadım diye o ilk adımı.
Saplantıyla doldurdum diye mi akıl çukurumu,
Yoksa artık o zift ile pek olan tutkum mu?
En derinden kazıp çıkardığım
O lanet olası kelimeler değil de,
Akılda kalabilecek kadar
Konuşmuş olmak mı önemli olan?"


14 Ocak 2012 Cumartesi

Sadık Dayı

O meşhur Hz. Ömer hikayesini bir kitapta okumadım ben. Okumakla pek aram yok zaten, tüm gayretim yazmak adına. Belki de bir şekilde tutunmak için kelimeleri sallıyorum bir halat gibi. Ben o hikayeyi ilk kez, mahallede otururken duymuştum. Sakalları, saçları ak Sadık Dayı anlatmıştı. Herkes Deli Sadık derdi, görünüşü de el verişliydi buna. Ayakkabasının biri farklı, öteki farklıydı, çorapları da keza öyle. Çoğu zaman gerçekleşmesi imkansız hikayeler anlatırdı, biz inanmasak da dinlerdik, o kadar fantastik kurgular Tolkien’den bile çıkamazdı. Keşke o günler de not alsaymışım, güzel şeyler çıkabilirdi. Artık ulaşma imkanım da yok, geçen yıl kaybettik kendisini, Allah rahmet eylesin.


Bir gün elinde para, küfrederken, sokağın köşesinde gördüm, gittim yanına oturdum.”Hayırdır Sadık Dayı” dedim. Elindeki paranın Atatürk resmine bakıyordu, “ulan ulan niye benim anamı sikmedin de babam olmadın” diye veryansın ediyordu paraya. Bir gülme gelmişti ama tuttum kendimi . Kafamın ufaktan uçmaya başladığı günlere denk geliyordu o günler çünkü. Bizim belki deniz kenarında şarapcı bir balıkçımız yoktu ama Sadık Dayı'mız vardı. Onun saçma muhabbetlerinden kendime ders almaya çalışacaktım.


“Sadık Dayı” dedim “ben çok kötüyüm be, bırak şimdi parayı. Aşık oluyorum galiba, oldum hatta bildiğin.”

“İyi ben bunu cebime koyayayım da, bir kola al gel ısmarla bakalım, kuru kuru gitmez öyle.”

“Dur bekle kola köpeğin olsun be Sadık Dayı.”


Kolayı alıp geldim, bardağı doldurup verdim, daha kendi bardağıma geçmeden, tekrar uzattı boş bardağı. Aldım tekrar doldurdum verdim, ben daha yine başlamadan kendi bardağımı dolurmaya, yine uzatmıştı boş bardağı.


“Dur Sadık Dayı” dedim, “ben kendime doldurayım al sen şişeden devam et.”


Şişeyi verdiğimle tepesine dikmesi bir oldu. Mahallede rekor ondaydı. 11 dakika da 2.5 litre kolayı bitirmişliği vardı. Benim ise 17 dakikalık bir rekorum vardı. En eften püften bir rekordu bu benim için, ve şu an ziyadesiyle midemin ağzına sıçmış olan bir rekor. Şişeyi yarıladıktan sonra;


“Hz. Ömer’in hikayesini bilir misin?” diye sordu. “Yoo hayır” dedim.

“Zamanında Hz. Ömer adamın birine demiş ki, her sabah evime geleceksin ve diyeceksin ki, yaa ömer sana da ölüm var, ve ben sana her sabah bir altın vereceğim. Adam hemen kabul etmiş.”

“Bir altın mı? Bana versin her gün bir altın, pankartlarla tezahuratlarla giderim yanına be.”

“Dur işte, adam hergün gidiyormuş, yaa Ömer sana da ölüm var işte diyormuş ve altını alıyormuş. Bir gün gitmiş, yaa Ömer sana da ölüm var işte demiş. Hz. Ömer altını vermiş ve demiş ki, bundan sonra gelme. Adam şaşırmış. Hayırdır Ya Ömer! Bir kabahat mi işledim? Hz. Ömer de cevaplamış. Yok, ondan değil. Bu sabah aynaya baktım da sakalamın bir teli ağarmış. Artık hergün söylemene gerek yok, ben her sabah hatırlayacağım çünkü.”


Hikaye bana güzel gelse de benim girdiğim konuyla ilgili bir boka bağlayamamıştım. Ne alaka diye de soramadım adama, şevkini kırmamak için. Başka bir hikaye beklentim vardı.


“Baksana” dedi, “benim sakallarım da hep ağarmış.”

“Eee kes o zaman” dedim.

“Ellerim titriyor artık.”


Sonra ayağa kalktı şişeyi de eline alıp. Bir şey de diyemedim. Onu son görüşümdü, 2 gün sonra öldüğü haberini aldım.


Bugün aynaya uzamış sakallarıma baktımda, ön tarafta 4-5 tel ağarmış gördüm. Hemen aklıma Sadık Dayı, o ilk gün geldi, ondan aşık olmamla ilgili bir hikaye bekleyişim ve o hikaye. Yaa Giampaolo sana da ölüm var dedim aynada kendime bakıp. Hala bir öğreti niyetine hikaye duymamıştım, anlatacak biri de yok artık. Hala ilk günkünden bir farkım yoktu, bir şeyleri beceremeyen bir aşık… Kendim yazıyordum hikayelerimi hem. Ama hiç biri de öğretmiyordu nasıl davranacağım konusunda bir şeyi bana. Hep nasıl davranılmaması gerektiğini ve keşkeleri tekrar gözüme sokuyordu yazdıklarım. Belki de bize yol gösteren de hep başkalarının pişmanlıkları ve keşkeleriydi zaten.

Hayaller Rüyalar Ve Gerçekler

10 metreküp odasında her sınav dönemi olduğu gibi 3 kişi vardı. Sevmediği pek çok şey vardı ama kaos... kaos onu boğuyordu. nefes alamıyor hareket edemiyor, deney düzeneğine konulmuş fare gibi hissediyordu. her ne kadar yalnız kalmayı istese de sınava tek başına çalışamayacağını bildiğinden - bir çaresizlik profili - mecbur kalıyordu.

Ortama uyum sağlayıp sınavların bitmesini bekleyecekti mecbur. işte böyle kaos anlarında tek sığındığı yer yatağıydı müdahale edilmeyen tek yer orasıydı. çalışmanın bitmesi ve yatıp hayal dünyasına dalmak onun için tek dayanma unsuruydu. sanki yatağa yatıp hayal kurmaya başlayınca dokunulmaz oluyordu. ona kimse hiçbir şey yapamazdı orda. o da bu güveni boşa çıkarmıyor yatağını yalnız bırakmıyordu hiç.

Çalışma bitti ve o çok sevdiği yatağına girip elde etmeye yaklaşıp gerizekalılığı yüzünden elinden kaçırdığı her şey e bir senaryo kurmaya başladı. her şey istediği gibi gidiyordu hayallerinde. hata yapmıyor, tüm etkenler de onun istediği gibi oluyordu.

Sisli ve soğuk bir sabaha uyandı yine. geceye de benziyordu sanki. yola koyuldu. karşıdan sevdiği kız geliyordu. kız geldi, sarıldı. kızın başı göğsünde beraber yürüyorlardı. " allahım gerçek olamaz " diyordu. çok mutluydu. Okulu siktiredip bir restaurant - otel karışımı yer e gittiler. kızın başı hala gösündeydi, kalp atışlarının hızlanmasını farkedip yüzüne sıcacık gülümsüyordu. diğer herkese nispet yaparcasına yürüyordu. kuzenini gördü; birkaç, mutlu insan yavşaklığındaki " nabıyon burda çakal " muhabbetinden sonra yukardaki odaya geçtiler. kız beyaz yatağa yüzüstü yattı. iyi geceler diyip ışığı kapatacaktı ki kız; " benimle yatar mısın " dedi. gülümseyip yanına kıvrıldı, sıkıca sarıldı arkasından, saçını koklayıp boynunu öptü. o an ölebilirdi.

Sabah uyandı. etrafına baktı. yer yatağında yatan arkadaşını, yerlere saçılmış ders notlarını, masanın üstündeki kurumuş beyaz leblebiyi gördü. odasındaydı." yine mi rüya amına koyim " dedi. ama mutluydu. rüya da olsa beyni o anları yaşamış kabul etmişti. masanın başına geçti. aklında bir şarkı çalıyordu kalktığında " ben sana hala aaaaaaşığııım " hemen onu açtı.
arkadaşı da uyanıp uyku sersemi yüzüne baktı " yeni mi anladın amına koyim " dedi.
o an kafasına dank etti. ne olursa olsun seviyordu ve sevecekti. " he lan " diyip güldü. arkadaşı gülmedi uyumaya devam etti. mutluydu. sevilmese de seviyordu. kim naparsa yapsın onun zihindeki yerini, onu sevmeyi rüyalarda öpmeyi seviyordu bundan da hiç rahatsız değildi.bir sigara yaktı. yağan karı seyretti. ilk defa mutlu ve huzurluydu. güldü...

7 Ocak 2012 Cumartesi

hocam.com

yalnızlıktan bunaldı. bu yalnızlığını dışarıya yöneltmek yerine sosyal ağ a döndü. iyice asosyalleşiyordu artık saatin kaç olduğunu hangi gün olduğunu hatırlamıyordu. gerizekalı bu çocuk yemin ediyorum gerizekalı. sen girmeye devam et oraya buraya, http://www.hocam.com/ a sırf bu iş için değerlerini de mahvet. bi sen yalnızsın demi. hayat sadece sana zalim demi. salak.

3 Ocak 2012 Salı

Kahpe ve Asosyal

  • İlk Tepki : Öfke
  • Yine her zamanki gibi hiçbir şey yapmıyordu.Güneş batana kadar uyuyup gece tekrar uyuyana kadarki zamanı öldürüyordu. boktan bi kahvaltı yaptı, bilgisayarın başına geçip rastgele film indirdi. Film bitince arkadaşlarıyla konuşmak için girdiği sanal ortamda vurdu şok onu. nefes alamadı, bağırdı, duvarları yumrukladı, arkadaşlarına mesaj attı bir teselli olur diye. " Dur olm sakin ol dediğin gibi birşey yoktur " diye sakinleştirmeye çalışan arkadaşına " çatır çatır becerdiler kızı lan " diye böğürdü. Enerjisinin de azalmasıyla yatıştı biraz da olsa. " Remorse is for the dead " dinliyordu
  • Yargısız İnfaz : Kahpe
  • Ne yapacağını bilmeyen herkes gibi hemen yaftaladı : kahpe. " kahpe lan. biz dokunmaya kıyamazken ... " gibi cümleleri küfürleri akla gelmeyecek senaryoları büyük bir iştahla sıraladı. Şimdiye kadarki tek başarısı olan müziğe dökmeye çalıştığı pisliğini. Bol küfürlü, hakaretli ama dandik melodili bir şarkı yaptı. Rahatlamıştı. Suçu bir başkasına atmak rahatlatmıştı onu. Buydu, olay bu kadar basit ; kahpeydi işte. 2 damla göz yaşı döktü. Zaten en fazla bu kadar ağlayabiliyordu." Kahpe " dinliyordu
  • Sorgulama : Neden?
  • Her dertte sığındığı tek liman olan içkiye sığındı yine. Normalde 1 saatte içeceği içkiyi 10 dakikada içti. Kadehlerin sayısı arttıkça öfke yerini sorgulamaya bıraktı. " Neden lan? " dedi " Neden sevgin yetmiyor bütün uğraşların yavşağın biri tarafından yokediliyor. boşuna mı çabaladım ben hep " diye sordu. Arkadaşı " yapacak bir şey yok boşver " diye teselli etmeye çalıştı ama olmadı. " Adaletin bu mu dünya " dinliyordu
  • Kabullenme : Suç bendeİyice artan içkinin de etkisinden olsa gerek artık suçu kendinde aramaya başladı. " Aslında suç bende " dedi. " Hep aşk çaba gerektirir sen çabalamıyorsun artık çabala diyip karar aldım çabalıyacaktım " dedi. çabalayacakTIM. Erteledi her şey gibi. Bu evrede " neden? " sorusuna da cevap buldu ; " sen sigara kokan evinde her gün dışardan söylediğin dürümleri yiyip film izlerken başkaları onu mutlu etmek - veya başka amaçlar - için uğraşıyordu. Sense yapacağın tüm işleri erteleyip mutfağa dönmüş boktan masanda kıza yaklaşık 46 kişinin yaptığı gibi naber mesajı atıyordun. ne bekliyordun ki ? Tüm asosyalliğinle evde oturacak ve sırf seviyorsun - ondan da emin değilsin daha - diye kızın sana gelmesini mi bekleyecektin? Senin gibi korkak değil herkes, yanında olan kazanır" dedi iç sesi ve en başından söylenmesi gereken lafı söyledi
  • " O yanındayken sen nerdeydin? "
  • " Evdeydim müzik diniyordum " diye ezik bir cevap verebildi anca. daha da ezilmeden iç sesine, kabullendi.
  • " Aldırma gönül " dinliyordu.
  • Son : Yaşamaya Devam
  • İçkinin de etkisiyle geç yatmasına rağmen erkenden kalktı - ne zaman çok içse erkenden uyanırdı - güneş doğmuştu. odasına baktı, ertelediği işlerine baktı kocaman bir " vay amk " çekti. Kendine bir kahve koydu. Uzun zamandır açmadığı perdesini ve penceresini açtı, oksijeni doldurdu içine. Garip bir huzur hissediyordu. Uzun zamandır iç sesiyle konuşmadığı için olabilirdi belki de.
  • " Aşk ; boktan aşk filmlerindeki gibi değil be, aşk güzel çünkü zor. Bu zorluğu seviyoruz " dedi.
  • " Sen aşık mıydın sanki? Değildin ve değilsin lan " dedi iç ses
  • " He ya " dedi; gülüştüler salak gibi, bir damla da gözyaşı döktü sebepsiz yere.
  • İç sesini dinliyordu.

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets