Anahtar şıkırtısı ve kapının kapanırken çıkardığı gıcırtı... Bu sesler, onun, gecenin geldiğini hissettirmek istercesine akşamın üstüne çulladığı ayazdan, sabahın aslında sabah olmadığı saatlere, şafağa, kadar duyacağı son seslerdi. Bir de kapısı, onun bu yalnız haline üzülmüş olacak ki, kapandığında bir "Çat!" ekledi, onun sessiz dünyasına.
Kış geliyordu. Bu yüzden, yıkanmaktan topak topak olmuş yün çoraplarını çıkarmadı. Battaniyesini aldı ve sobasının yanındaki çift kişilik koltuğuna yöneldi, diken saçlı kellesini öne eğerek. -Her gün evine gelirken aynı saatte bindiği aynı dolmuşta bir de kambur edinmişti. Birileri ayakta dururken, o oturmaya utanır; herkesin, kendine oturduğu için suçlayıcı bakışlar fırlattığını düşünür; bu yüzden yer verir, ayakta giderdi. Bu dal gibi ince ve uzun delikanlı, dolmuş tavanı, onun boy vermesine müsaade etmediği için hep iki büklüm gitmek zorunda kalmıştı evine. İşte onun kamburunun hikayesi de böyle bir şeydi.-
Oturdu. Yersiz zamanda ve alakasız biçimde bir melodi takılmıştı bugün kulaklarına. Melodinin başkahramanı piyano tuşları, ona ağlamasını ister gibi fısıldıyordu. Çok zamandır sevecen bir insan sesi işitmediği için olsa gerek, aklına ancak böyle sözsüz melodiler geliyordu böyle. Başlangıçta uymasa da piyanonun şeytan fısıltılarına, dayanamayarak ağlamaya başladı. Refleks olarak, yaşlarını geri gönderebilmek için rutubetli evinin soba isli, sarı tavanına baktı kısa bir süre. Giderek içine kapandığı için onu çook uzun zaman önce terk eden arkadaşları, yine yanında olmadığı için, artık yaşlarını dökebileceği kimse kalmamıştı yakınlarında. Hıçkırmaya başladığında ne kadar gurursuzca ağladığını fark etti ama önemsemedi. Nasıl olsa ona gurursuzluğunu hatırlatacak kimse de kalmamıştı. Tavana bakmaktan vazgeçip gözyaşlarını halıya bırakıvermeyi tercih etti.
Zor anlarında sarılabileceği şeyler ne bir cep telefonu (rehberinde sadece kendi ev telefonu ve bir taksi durağı numarası olduğu için satmıştı) ne de derdini yazacağı, gözyaşlarıyla ıslatıp buruşturacağı bir günlüğü vardı (buna eski Türk filmlerinden özenmişti). Hüzünlendiğinde yalnızca içki içmeyi biliyordu (bu da Yeşilçam'ın bir hediyesi). Ama gecenin bir yarısı sokakları kıpkırmızı suratıyla ağlayarak geçen ve esnaftan hıçkırarak bir ufak rakı isteyen bir dev adam görüntüsü, ona da pek estetik gelmemiş olacak ki, bu fikrinden vazgeçti.
Her zaman olduğu gibi daha veremediği bir karardan vazgeçmişti. Buna rağmen tüm gücüyle üşengeçliğini yenip bir sigara aldı ahşap sehpasının üzerindeki paketten. Sigarayı yaktı ve neden yalnız olduğuyla ilgili sorular sordu kendine. Son zamanlarda, kendine sorduğu bu soruların cevabını veremiyor hatta beş saniye sonra unutuyordu soruların ne hakkında olduğunu. Bu sorular, ona yalnızlığını daha çok sorgulatır olmuştu.
Ailesinin (!) hala eve gelmediğini henüz fark etmişti ve meraklanmaya başladı. Ağlarken sigarasını ıslattığı için hiçbir zevk alamadı. Üşengeçliğini bir kez daha yenip izmariti sobaya attı. "Belki de uyuyunca geçer." diyerek (avuntu bulmakta üstüne yok) battaniyesini aldı ve yatağına yöneldi. Derken içindek merakı giderecek bir şey oldu. Geceleri yatmadan önce onu uğurlayan ailesinin hayaletlerinin geçit töreni başlamıştı bile:
Öncelikle annesi geçti yavaş yavaş süzülerek:
-İyi geceler oğlum.
-İyi geceler anne.
Ardından kasketini düzeltmekle meşgul olan babası, hiçbir şey demeden, gururluca... Babası, oğlunu hiçbir zaman önemsememişti. Kasketini düzelttikten sonra ceketinin omzundaki toprağı silkelemeye başladı. O da süzülüp geçti. Ve beşikte ölen kardeşi, "İyi geceler abi." dedi.
Ailesini görünce merakını gidermenin hafifliğiyle yumuşadı sıkılan kalbi. Birkaç tane daha tanıdık ruhun, eski odalarında yerlerini almalarını bekledi saygı gösterisi içinde.
Ve sonra nihayet kendisi yürüdü odasına, yattı. Tek yoldaşı yatağına "İyi geceler" dedi. Cevap bekliyormuş gibi absürd bir hareketle doğruldu ve yatağına baktı. Yatağından cevap gelmedi. Yatağı bu genci pek sevmese de kapısı, onun bu yalnız haline üzülmüş olacak ki, bir anahtar şıkırtısı, kapının kapanırken çıkarttığı gıcırtı ve bir "Çat!" sesi hediye etti "sessiz" dünyasına.
Şimdi avunma sırası, sıradaki hayaletteydi.