2 Kasım 2015 Pazartesi

Kasvet


Ayların en rahatsız edicisi, en olmaması gerekeni; Kasım ve saat 6.30. Henüz karanlık çökmemiş. Ancak aydınlıktan çok uzağız. Tek çaremiz karanlığı beklemek. 

Soğuk. Soğuktan korunmak için sarıldığımız sobalarda yanan kömür kokusu evlerin gri bacalarından dışarı akıyor.Yerler çamur. Sanki dünyanın rengi kahverengiyle karışık gri.

Ev. Evlerin içi sarı. Ucuz 40 waltlık ampullerin aydınlatmaya çalıştığı, loşluğu geçmiş, aydınlığa uzak evler. Sobanın aşırı ısıttığı odadan gelen televizyon sesi ve mandalina kokusu. Sobanın hiç ısıtmadığı odadan gelen sessizlik. Ve tekrar, tekrar arada kalmışlık.

Mutfakta demlenen çayın tıslaması, içeride yatan hasta annenin inlemeleri ve babanın yokluğu.

Yalnızlık. Kasvetin hamuru. Yalnızlığa aranan çare, çaresizliğin ta kendisi. zihinlerde binlerce dert, olmaması gereken her şeyin olmuş olması ve olması gereken her şeyin olmaması.

Tembellik. Üstüne oturmuş kasvetin ağırlığı. Öyle ki kolunu kaldırmana izin vermiyor. İzin vermedikçe işler yığılıyor, zihninde birikiyor. Ve öyle bir kısır döngü ki bu, karanlık dipsiz bir kuyudasın sanıyorsun.


En iyisi uyumak. En azından yarın bugün kadar kötü olmaz umuduyla.

27 Eylül 2015 Pazar

Peri



Penceremde beliren peri!
Uyutarak nahoş ninnilerle
Baştan terbiye edip beni
Yeniden büyüt, olmaz mı?
Kırpamadım gözlerimi gidersin diye
Yorgunum, bilmezsin.

12 Eylül 2015 Cumartesi

Deli


Kaybetsem kendimi sokaklardan,
Gözlerden ve bütün hafızalardan
Kayıp sayılmam başkaları için
Çünkü kayıp olan bir daha kaybolmaz
Aklımı kaybetsem...
Delirmiş sayılmam

12 Nisan 2015 Pazar

Yağmur

   Sesler, hayaller ve düşünceler... Hepsi yanıyor üzerlerine düşen yıldırımla. Alevler söndükten sonra küllerini eşeliyorum, gri bir inci çıkıyor içinden, ruhum sanıyorum. Ellerim simsiyah oluyor. Ellerimi birbirleriyle temizlemeye çalıştıkça iyice kararıyorlar. Toprağa siliyorum, zihnim kararıyor.
   Gökyüzüne bakıyorum boynumu kırarcasına. Belki bir yağmur damlası yüzüme düşer de parçalanır diye. Bir ömür boyunca bekliyorum, ölmek üzereyken yağmur damlası düşüyor; yüzüm parçalanıyor. Akan kanın soğukluğu mu yoksa düşen yağmur damlasının sıcaklığı mı bu çözemiyorum. Ardından binlerce yağmur damlası düşüyor, hiçbiri bana değmiyor. Sanki gök; "seni parçalamaya bir tane yeter" dermiş gibi.
   Yağmur herkesi parçalıyor, gözler ve dudaklar haricinde bir şey bırakmıyor. Bedenimden geriye kalanlara acır gözler ve fısıldayan dudaklarla bakıyorlar.
   "Peh. Önce kendinize bakın siz" diyorum. Ama içimden, veya içimden geriye ne kaldıysa ondan.
   Gözler yaklaştıkça çamurlaşıyorum, dudaklar açılıp kapandıkça kuruyup rüzgarla savruluyorum.
   Tozum küllere karışıp savruluyor. Bulutlara doğru yola çıkıyor. Bir başkasının yüzünü parçalamak için düşüşe geçen bi yağmur damlası oluyor.

15 Mart 2015 Pazar

Matrix'e Girsem Bir Daha Çıkamasam




           İnsanların "Eğer Tanrı'ya sadece bir soru sorma hakkınız olsa bu ne olurdu?" sorusuna çokça kez "Hayatın anlamının ne olduğu..." cevabı verdiklerini birçok kez işitmiştim. Genelde benim sorduğum herhangi bir soruyu bana geri yönelterek fikrimi merak etmediklerinden (sanki onları sorgulamakla görevim bitiyormuş gibi) benim cevabım her zaman bende saklı kalır. Sanırım benim sorum, (hayatın anlamının olmadığına inandığımdan) yaşadığım hayatı "benim kurallarımla" tekrar yaşayıp yaşayamayacağım olurdu. Bütün ihtimallerini benim hesapladığım, iplerini benim elimde tuttuğum, tanrısının ben olduğum bir hayat...

           Mutluluk böyle doğmuyor mu? Mutluluk adını verdiğimiz duygu, insanın istediği şey gerçekleşince pompalanan bir sıcaklık değil midir? İşte bu hayat, milyarlarca ihtimalden her birinden yine benim mutlu çıkacağım bir hayat. Arapların kar yağışına, İskandinavların güneşe hasret olduğu bir dünyada benim mutluluğa dair düşler kurmam o kadar da anlaşılmaz değil sanırım.

           Mutluluğun, üzüntüden kaynaklandığını söyleyenler de var. Yani ortada bir üzüntü olmazsa mutluluğun da olmayacağını, bu iki duygunun karşıtlıktan meydana geldiğini iddia edenler... Peki üzüntülerin mutluluklara sayıca üstünlük kurduğu, halihazırda elimizdeki mevcut dünyada da başka bir hayatı özlemiyor muyuz? Öyleyse, bu yönde üzüntülerin özlendiği mutlu bir dünyayla mutluluk dilenilen hazin bir dünya arasında pek bir fark kalmıyor.

           Başka bir hayat yaratamam. Kader olarak bize diretilen inanış da bize "verilen"le idare etmemiz dışında bir seçeneğimiz olmadığını söylüyor. Peki hayata karşı bakış açımı değiştirerek daha umutlu olabilir miyim, sanmıyorum. Değişmeye istekli olmadığımı, içimde bu isteği ateşleyecek bir kuvvet bulunmadığını bildiğim gibi istesem bile değişmeyi beceremeyebileceğimden eminim.

           İlacım, bir yalanı yaşamak. Bu çözüme düşünerek, uğraş vererek ulaşmam garip geliyor. Çünkü, her zaman sanki benden başka herkes bunu bir gün okulda öğrenmiş de ben o gün okula gitmemişim gibi bir hisse kapılmışımdır. Zaman zaman şikayet edildiğini duyduğum samimiyetsizliği toplum icat etmemiş gibi bir tavra karşılık benim de bu tavrın kendisine samimiyetsizlik gözüyle baktığımı bilmenizi isterim.

           Ne diyordum, kendime yalanlar söylemek. Kendime, kendim hakkında ve yaşadığım hayatla ilgili yalanlar söylemek... Bazen hatta çoğu zaman gelen "birilerinden koşarak kaçma hissi"ni gerçeğe kavuşturmuş olurum böylece. Ve bunun işe yarayacağına naif bir inanışla kaniyim. Hayatımın bütün döneminde saf gerçeklikle zaman geçirmek zorunda kalmamın ve her yıl -benim için bir anlam ifade etmeyen- başka bir yaşa bastıkça bundan iyiden iyiye sıkılmamın hayati reçeteme ne sebeple ve hangi yolla ulaştığım konusunda gayet açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Hem kendimle ilgili bir tahlil yapıyorum hem bir itirafta bulunuyorum hem de Tanrı'ya (veya bu toprak parçası üzerinde olmamın sebebi her neyse ona) sitem ediyorum. Bu, beni rahatlatmaktan çok kafamı daha çok karıştırıyor.


           Artık gerçeklikle yüz göz olmaktan, onunla aynı soğuk hücrede oturmaktan, onun acı veren hikayelerini dinlemek zorunda olmaktan sıkıldım. Hep başka bir hayatı özledim, başka bir paralel evrendeki ben'e hep imrendim ve çoğu zaman kıskançlıkla o piç kurusunu suçladım. Çünkü bu kadar kötü durumda olmamın sebebi muhtemelen onun çok iyi durumda olması.

           Şimdiye kadarki günlerimi hep bir halüsinasyonu, bir sanal dünyayı, bir düşü, bir vahayı bekleyerek geçirdim. Filmdeki karakterin aksine birinin gelip Matrix'e bağlamasını istedim. Bunu bilerek ve isteyerek arzuladım. O biri beni hayatın bütün efkarından azade kılacak gözümü boyayacaktı. Sanki penceremden girip beni kurtaracakmış gibi... Kendimi aşan hayaller kurmam, sahip olamayacağım bir hayata dair umut beslemem, beraber olamayacağım kadınlara aşık olmam hep bundan. Bunun için suçlayabilir misiniz beni? Bence suçlamamakta isabet edersiniz. Çünkü, şu an itibariyle unutulmamayı başarabilmiş bütün dünya dillerinde gerçekliğin acı ve soğukla, yalanların ise tatlı ve yumuşaklıkla tamlamlanmasının bir tesadüf olmadığını anlamak zorundasınız.

3 Mart 2015 Salı

Tembel

               

                 Yazılar yazılarak mı çoğalır okunarak mı? Sanırım hiç bir zaman bilemeyeceğim bunu. Çünkü ne yazarım diyebilecek kadar yazıyorum, ne de okuyorum. Peki, ben ne yapıyorum; ya da ne yapmıyorum? Ne yapmadığımı bilsem yapacak bir şeyler bulabilirim.
                Çalışmıyorum, çalışamam çünkü. En azından bana öyle geliyor.
Toplum tarafından kabul görülen bir eğlence aktivitesi de icra etmiyorum. Kabulden ziyade, saygı ve beraberinde kıskançlık getirecek bir aktivite. Binlerce fotoğraf çektirip paylaştıktan sonra aç kurtlar gibi fotoğrafların beğeni ve beğeniyle doğru orantılı kıskançlık getirmesini beklemiyorum.
                Dışarıdan birine göre gayet sıradan, boş bir hayat yaşıyorum. Kendimi geliştirmeye dair en ufak bir çabam yok. Neredeyse herkese göre hayatın en güzel yaşlarını evde, odamda yine başkalarına göre boş boş oturarak geçiriyorum.
                Çalışmaya, eğlenmeye, gelişmeye duyulan açlığı anlayamıyorum. Hayatının en güzel dönemini güzel geçirmek için harcanan çaba bu dönemi daha da kötüleştirmiyor mu? En mutlu olma hırsı nerden geliyor? Neden mutluluğu bile hırsla karartıyoruz? Yaşıyoruz işte. Mutsuz değiliz. Yetmez mi? Kime ne kanıtlamaya çalışıyoruz?
Çalışmak… Para kazanmak için zamanından ödün vermek. Harcayamayacağın parayı kazanmak için hayatını boş vermek. Evet, biriktirmek, düzen kurmak için gerekli. Peki, neden bu düzenin dışında kalamıyoruz? Neden hayat böyle sürüp geçemiyor? Anlayamıyorum.
                Belki de ben fazla gamsız ve tembelim, belki de siz fazla gamlı ve işgüzarsınız. Çoğunluk haklıdır elbet. Siz yine haklısınızdır. Eminim.
                Ama bırakın da aksın hayat. Çalışıyorsan da çalışabildiğin için mutlu ol. Gençlik yıllarım heba oldu çalışarak diye veya çalışmayıp bu yaşa geldik çalışamadık diye dert yanma.
                Boş yere o kadar çok derdimiz var ki. Anlatarak bitiremem. Şu okul bitsin de… Askere bi gideyim de… İş bulayım, evleneyim de… Eee? Nerde sonu? Öleyim de mi?
                Anı yaşamak gerek. Carpe Diem… Peh. Anı yaşamayı bile bir kalıba sokmuşlar. İnsanlar anı yaşayabilmek için bile çabalamak zorunda hissediyorlar kendilerini. “Anı yaşamalıyız”, “Yapmalıyız”, “Mutlu olmalıyız”. Mutsuz olun ne var yani? Mutsuzluktan ne kadar çok korkuyorsunuz? Mutluluğunuzu mutsuz olmamakla takas ediyorsunuz. Çok ilginçsiniz.
                Bırak, ne olacaksa, ne oluyorsa olsun. Boş boş duvara mı bakıyorsun? Duvara bakmaya devam et. Herkes her gece çılgın partilerde eğlenmek zorunda değil. Herkesin onlarca sevgilisi olmak zorunda değil. Herkes kendinin hayatını yaşıyor. Yaşamalı daha doğrusu.KEndi hayatını olduğu gibi görmeyip başkasının hayatına özenmek, sonra da böyle bir hayatı olabilirmiş de, olamamış diye hüzünlenmek… Kendinize haksızlık etmiyor musunuz?

                Sanırım ben çok tembelim, ama belki de siz, çok hırslısınız. Umarım ben tembelimdir. 

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets