yine yine yine. akıllanmıyorum. kafa basmıyor herhalde. umut etmek çabalamak uğraşmak yok dedikçe " yine " aynı boku yiyorum. kendimden nefret ediyorum artık. güçsüzlükten ya da iradesizlikten felan değil. bu kadar ucuz bir kalbim olduğundan. yara alıyor, kanıyor ama daha acıyı bile yaşayamamışken düzeliyor numarası yapıyor. ben de yiyorum enayi gibi. tekrar sırıtmaya başlıyorum. tekrar her şey eskisi gibi oluyor. ya da öyle sanıyorum. bu kaçıncı lan diye soruyorum " yine ". artık diye başladığım her cümle neyse boşver ile bitiyor. yaraları çabuk iyileştirmek güzel bir şey gibi duruyor ama iyileştirmede sorun var. kopmuş parmağa yara bandı yapıştırıp yok bir şey bak geçti demek gibi. ama bir gün küçük küçücük minnacık bir darbede kanamaya başlıyor parmak. üstüne bir kat daha bez sarıyorum. geçiyor gidiyor. geçti sanıyorum ya da." yine " yiyorum. akıllanmayacakmışım, aynı boku yiyecekmişim gibime geliyor " yine "
27 Temmuz 2011 Çarşamba
14 Temmuz 2011 Perşembe
Hikaye'm
Yazan adam. Ama hiç kendi hikayesi olmadı. Başlamamış hikayelerin mutsuz sonları vardı içerisinde.
Dizlerinden derman kesilene kadar yürüdü. Dermanı kesildi ve düştü. Kimse görmedi düştüğünü, hala yerde olduğunu da kimse görmüyor. Birileri! geçerken öylece bakıyor belki yardım eder diye ama kimse görmüyor düştüğünü. Tanrı cezası bir güç olsa gerek bu görünmezlik.
Yürümeye koyulduğunda, her adımının bir başlangıç olmasını istedi. Kendi hikayesi için yürüdü, sonunu önemsemeden. Hani pek hayra alamet de değildi sonu pek. İçerisinde hep mutsuz sonlar vardı. Ama yine de olmadı. Düştü sonunda, kaldı öylece öğlen güneişinin altında ters dönmüş kaplumbağa gibi.
Kendi hikayesini kendi yazdı sonra, bir sona bağlamaya çalıştı. Ama farketti ki yazdığı hikaye onun için hiç başlamamıştı. Tanrı olmadığıın kesinkes farkına vardı o an ve insan kendi kaderini kendi yazar rezilliğini tüm utancıyla yedirdi insanlığa. Elindeki senaryo hakkında hiç bir fikrim yok benim ama oyunculuğu berbat işte bunu söyleyebilirim.
Dizlerinden derman kesilene kadar yürüdü. Dermanı kesildi ve düştü. Kimse görmedi düştüğünü, hala yerde olduğunu da kimse görmüyor. Birileri! geçerken öylece bakıyor belki yardım eder diye ama kimse görmüyor düştüğünü. Tanrı cezası bir güç olsa gerek bu görünmezlik.
Yürümeye koyulduğunda, her adımının bir başlangıç olmasını istedi. Kendi hikayesi için yürüdü, sonunu önemsemeden. Hani pek hayra alamet de değildi sonu pek. İçerisinde hep mutsuz sonlar vardı. Ama yine de olmadı. Düştü sonunda, kaldı öylece öğlen güneişinin altında ters dönmüş kaplumbağa gibi.
Kendi hikayesini kendi yazdı sonra, bir sona bağlamaya çalıştı. Ama farketti ki yazdığı hikaye onun için hiç başlamamıştı. Tanrı olmadığıın kesinkes farkına vardı o an ve insan kendi kaderini kendi yazar rezilliğini tüm utancıyla yedirdi insanlığa. Elindeki senaryo hakkında hiç bir fikrim yok benim ama oyunculuğu berbat işte bunu söyleyebilirim.
12 Temmuz 2011 Salı
Çizgi
Nesih sudan çıkmış balık gibiydi. Gerçek anlamda da öyleydi, gölden kendini dışarı atabildiğinde. Ve o hali geçmedi hiç bir zaman. Ta ki nefes alıp verdiğinin bir mesajla farkına varana kadar. Bir geceyle yaşayabildiğinin farkına varana kadar. Bir gülümseme ile huzur denen şeyin farkına varana kadar. Bir temasla var olduğunun farkına varana kadar.
Burada başlıyordu sonraki sancılar zaten. Artık varlığının bilincindeydi. Oysa öncesinde sadece yokluk vardı. Dilara yoktu ve o da yoktu. İkisi çok iyi bir uyum içerisinde piç ediyordu hayatını. Şimdi o vardı, Dİlara ise günden güne kayboluyordu. Ve tüm bu uyumsuzluk içerisinde hayatının ayaklarının altından kaydığını hissetmek... Bunun tanımı kesinlikle piç oluş bir hayat değil. Bunun tanımı yok, tanımlanacak bir şey yok. Hiç olmamış bir hayat, hiç alınmamış bir nefes. Ama vermeye çalışıyordu şu an o nefesi Nesih. Son nefesi olmasını istiyordu, zira çok güçtü artık. Boş, anlamsız hayat zırvalıklarından öte bir yerdeydi, güçtü.
Gece dinginlik getirmiyordu. Kopamıyordu günün gerçekliğinden Nesih, artık bir tutkal gibi yapıştırmıştı onu anılar. “Birini her saniye düşünüyorum” diyen kişi yalan söylüyordur. Nesih o yalanı yaşıyordu. O yalanı yaşaması yalanı gerçek yapmaz. Gerçek olan bir şey hiç var olmamıştır zaten. Nesih'in de kafasında oluşan her gerçek, hayallerle yalan oluyordu. "Evet" diyordu "ben bunları yapamam, söyleyemem karşısına geçip. Ve şu an bu düşündüklerim ne kadar gerçek dahi olsa, yapmadıktan sonra yalandır. Onun gözlerinde yalandır. Onun gözlerinde yalansa benim için de yalandır. Çünkü onun gözlerine azad etmiştim ben her şeyimi. Hala oradalar."
Ağlamak utanılacak bir şeydir, gerzekcedir, acizcedir, ahmakcadır ve boşa geçen vakittir, aynı dua etmek gibi. Ama Nesih hiç bir şeydi. O yüzden dinlemeye korktuğu şarkıları bile loop'a alabiliyor ve dahi güne o şarkılarla başlayabiliyordu. "Ne önemi var ki zaten?" diye düşünüyordu belki de. Ne önemi var ki? Boşa geçen vaktin vadesi dolmuş bir hayatın bonusu olduğu düşünüldüğünde.
Sigara sararken, çarşafın yapışmasından yara olmuş dudaklarından dumandan başka bir şey çıkmıyordu pek. Ellerini kullanıyordu Nesih artık. Yazmak uyuşturuyordu onu ama uyuşukken bile olmuyordu. Olmuyordu Nesih, olamıyordu. Bir şeylerin üstünden gidemiyordu. Onu çağıran bir şey de yoktu artık. Belki de hiç olmamıştı. Belki de hiç bir şey olmamıştı. Algıda seçiciliğin ağzına sıçmıştı belki de. Belki de başlangıç dediği, çoktandır akıp giden bir sıradanlıktı Dilara'nın gözlerinde, dolayısıyla Nesih gözlerinde.
Herkes hayatının bir döneminde çevresindeki her şeyi, herkesi durdurup “ne oluyor, ne oldum ben?” diye düşünür. Nesih hayatının bir döneminde her şeyin herkesin aktığını hissedebiliyordu. Evet anılar bir tutkaldı ve çizginin tam üstünde yapışmıştı Nesih, her şey yine durmuştu. Alışılagelmişin dışında artık çizginin arkasını da görebiliyordu. Aydınlıktı, o vadedilen topraklar vardı, Dilara vardı.
Çizgi baş edemeyeceği bir incelikteydi. Düşemiyordu da, geçemiyordu da. Bir şey bekliyordu Nesih, bir güç, bir güçsüzlük, herhangi bir şey. Sadece sıradanlığı kırabilecek bir şey. O yüzden yeni güne, hep gecenin geleceği umuduyla uyanırdı. Biri getirecekse o da gecedir. Ve o karanlık pelerinin altında bir gün bir şey çıkar umuduyla, gece pelerinini çekerken gözüne bir şeyin parlaması umuduyla geceyi bekliyordu.
Bir çok karanlık gördü Nesih, hepsiyle de bir eyvallahı oldu. Ama hiç bir üzüntüsü onu dibe vurdurup çıkarmayı başaramadı. Hep sıradanlıkta, aynı içinde ki boşluk ve bokluk isteğiyle o geceyi bekledi. O gece hiç gelmedi.
Burada başlıyordu sonraki sancılar zaten. Artık varlığının bilincindeydi. Oysa öncesinde sadece yokluk vardı. Dilara yoktu ve o da yoktu. İkisi çok iyi bir uyum içerisinde piç ediyordu hayatını. Şimdi o vardı, Dİlara ise günden güne kayboluyordu. Ve tüm bu uyumsuzluk içerisinde hayatının ayaklarının altından kaydığını hissetmek... Bunun tanımı kesinlikle piç oluş bir hayat değil. Bunun tanımı yok, tanımlanacak bir şey yok. Hiç olmamış bir hayat, hiç alınmamış bir nefes. Ama vermeye çalışıyordu şu an o nefesi Nesih. Son nefesi olmasını istiyordu, zira çok güçtü artık. Boş, anlamsız hayat zırvalıklarından öte bir yerdeydi, güçtü.
Gece dinginlik getirmiyordu. Kopamıyordu günün gerçekliğinden Nesih, artık bir tutkal gibi yapıştırmıştı onu anılar. “Birini her saniye düşünüyorum” diyen kişi yalan söylüyordur. Nesih o yalanı yaşıyordu. O yalanı yaşaması yalanı gerçek yapmaz. Gerçek olan bir şey hiç var olmamıştır zaten. Nesih'in de kafasında oluşan her gerçek, hayallerle yalan oluyordu. "Evet" diyordu "ben bunları yapamam, söyleyemem karşısına geçip. Ve şu an bu düşündüklerim ne kadar gerçek dahi olsa, yapmadıktan sonra yalandır. Onun gözlerinde yalandır. Onun gözlerinde yalansa benim için de yalandır. Çünkü onun gözlerine azad etmiştim ben her şeyimi. Hala oradalar."
Ağlamak utanılacak bir şeydir, gerzekcedir, acizcedir, ahmakcadır ve boşa geçen vakittir, aynı dua etmek gibi. Ama Nesih hiç bir şeydi. O yüzden dinlemeye korktuğu şarkıları bile loop'a alabiliyor ve dahi güne o şarkılarla başlayabiliyordu. "Ne önemi var ki zaten?" diye düşünüyordu belki de. Ne önemi var ki? Boşa geçen vaktin vadesi dolmuş bir hayatın bonusu olduğu düşünüldüğünde.
Sigara sararken, çarşafın yapışmasından yara olmuş dudaklarından dumandan başka bir şey çıkmıyordu pek. Ellerini kullanıyordu Nesih artık. Yazmak uyuşturuyordu onu ama uyuşukken bile olmuyordu. Olmuyordu Nesih, olamıyordu. Bir şeylerin üstünden gidemiyordu. Onu çağıran bir şey de yoktu artık. Belki de hiç olmamıştı. Belki de hiç bir şey olmamıştı. Algıda seçiciliğin ağzına sıçmıştı belki de. Belki de başlangıç dediği, çoktandır akıp giden bir sıradanlıktı Dilara'nın gözlerinde, dolayısıyla Nesih gözlerinde.
Herkes hayatının bir döneminde çevresindeki her şeyi, herkesi durdurup “ne oluyor, ne oldum ben?” diye düşünür. Nesih hayatının bir döneminde her şeyin herkesin aktığını hissedebiliyordu. Evet anılar bir tutkaldı ve çizginin tam üstünde yapışmıştı Nesih, her şey yine durmuştu. Alışılagelmişin dışında artık çizginin arkasını da görebiliyordu. Aydınlıktı, o vadedilen topraklar vardı, Dilara vardı.
Çizgi baş edemeyeceği bir incelikteydi. Düşemiyordu da, geçemiyordu da. Bir şey bekliyordu Nesih, bir güç, bir güçsüzlük, herhangi bir şey. Sadece sıradanlığı kırabilecek bir şey. O yüzden yeni güne, hep gecenin geleceği umuduyla uyanırdı. Biri getirecekse o da gecedir. Ve o karanlık pelerinin altında bir gün bir şey çıkar umuduyla, gece pelerinini çekerken gözüne bir şeyin parlaması umuduyla geceyi bekliyordu.
Bir çok karanlık gördü Nesih, hepsiyle de bir eyvallahı oldu. Ama hiç bir üzüntüsü onu dibe vurdurup çıkarmayı başaramadı. Hep sıradanlıkta, aynı içinde ki boşluk ve bokluk isteğiyle o geceyi bekledi. O gece hiç gelmedi.
11 Temmuz 2011 Pazartesi
Ve Şöyle Bir Sahne…
Yatağından, kıvırcık kızıl saçlarını kaşıyarak kalkan bir çocuk... Yaşı ufakça ama kendini neye dönüştürdüğünün farkında. İçinden “Tekrar!” diyor heyecansızca. Hayatını, karakterinin vazgeçilmez parçası olan rutinlerle devam ettirmekte kararlı ve devam ediyor yapmaya, ne yaptıysa dün de, dünün öncesinde de.
Yuvarlak çerçeveli gözlüklerini düzeltiyor. Kamburunu sırtına yük edip ayaklarının ucundaki halıyı incelemeye başlıyor. Birazcık öyle kaldıktan sonra ya rutinine dahil olmadığından ya da halının pek de numarası olmamasından olacak değiştiriyor yeşil gözlerinin nazarını, ayağa kalkıyor aniden.
Her ne kadar güneşe, başkaları için doğduğu için kızsa da, aklına havanın nasıl olduğuna bakmak geliyor ve kendisine selam veren güneşe karşılık veriyor. Pencereden kafasını çıkarıp etrafı seyrederken elleri, kolları, kafaları kısacası birkaç uzvu birbirine kenetlenmiş şekilde yürüyenleri görüncü utanıp yere doğru bakıyor, yapmadığı bir kötülük vicdanını titretmiş gibi.
Kollarına bakıyor ve belki de yaşadığı o ana kadar kimseye sarılamadığını fark ediyor kollarının. Kendiyle dalga geçercesine gülüyor. “Eh be çocuk senin neyine?!”… Sarıyor kollarını kendi bedenine. (O katı yürekten beklenmeyecek hareketler bunlar). Kollarının, onları anlamsızlaştıran boş amaçları yerine getirmesi yerine, hayattan zaman çaldığı vakitler kendini avutması için yaratılmış olabileceğini anlıyor o zaman.
Zeminin kaybolduğunu ve bir uçurumun boşluğundan pürüzsüzce düştüğünü hayal ediyor yeşil gözlerini kapatarak. Kendini bu hayale hazırlamıştır kim bilir ne zamandan beri. Zorluyor kendisini kaptırabilmek için bu uçsuz, ışıksız hayale. Ve istediğini elde ediyor. Hayatında tatmadığı gerçekliği (?) tattığını hissediyor, zifirlenmiş zihninin uydurduğu bu hayal sırasında. Boşluğa savrulurken dalgalandığını hissettiği kıvırcık saçlarına şükrederek içine dolan huzurun keyfini çıkarıyor. Kendi çabasıyla arattığı bu yeni heyecandan dolayı gurur duyuyor kendisiyle. “Sonu var mıdır?” diye düşününce cevabı bulamıyor. Bu düşün gerçekliğine o kadar düşmüş olacak ki, telaşla bedenine sardığı kollarını çırpmaya başlıyor, kötülediği ve kötüleştirdiği gerçek hayatına. Ama düşüşü daha da hızlanıyor ve bu, korkunun, içini daha çok kaplamasına yol açıyor. Çırpındıkça daha çok soğuyan kollarına, zorlukla aralayabildiği gözleriyle yarım yamalak bakıyor. Bir an için, yaşamı boyunca benzerini görmediği bir korku yerleşiyor içine. Kalbinin de, giderek can veren kollarının soğukluğuna eriştiğini hissediyor. Ne buraya düşerken atladığı yeri ne de düşeceğini düşündüğü bu uçurumun sonunu görebiliyor. Çaresizce ve korku içinde etrafına bakıyor bir süre zor bela açtığı gözleriyle; anlam verilecek hiçbir şey göremiyor. “Siyah bir perdeden başka bir şey yok!”
Karanlığın sonlanması için dualar ediyor, kime yalvardığını bilmeden. Kendisinin içine sevgiyi koyan kişiyi düşünüp dua ediyor. Ama, onun düşüşüne faydası yok yakarmalarının.
Kurtulmak için, anlam veremediği bu durumun sebebini hatırlamaya çalışırken, birden tiz bir kadın çığlığıyla irkiliyor, sesi tanıyor. Sesin nereden geldiğini anlamak için zorlukla da olsa, heyecanla açıyor göz kapaklarını bir anda. İçindeki telaşın da etkisiyle derin ve anlık bir nefes çekiyor içine. Tam o anda, güneş ışıklarının terk ettiği odasına dönüyor, sesin sahibini görüyor ve tanıyor. Olan bitene anlam veremeden, içine çektiği nefesi hediye ediyor başucunda bekleyen kadına. Artık hissetmediği için şükrettiği korkuyu da koyuveriyor yanına. Duyduğu çığlıkların arasına adının da karışabildiğini duyuyor en son.
Bu, adıyla çağrılıp uyandırıldığı son gün…
Kaydol:
Yorumlar
(
Atom
)