" Seni çoooooook seviyorummmmmmm " yazıyordu gelen mesajda, ve ben yine hayatın ters tarafından kalkmıştım. Midem bulanmaya başladı. Bir sigara yakıp derin bir nefes aldım, pencereyi açıp kısık bir sesle " Neden " dedim. Midem iyiden iyiye bulanmıştı. Kusmam gerekiyordu, ben de bağırdım " Neden "
Neden yaşamaya mecbur edildim? Öylesine bağırıyordum ki nefesim yetmiyor, öksürüyordum. İçimdekileri çıkarmak biraz rahatlatmıştı. Ama hayatım boyunca süren bulantım ölsem de gitmeyecekmiş gibi midemin üstünde duruyordu.
Bileklerimdeki dikişlere gözünü dikerek " sorunun yalnızlık " demişti psikologum. " Sorunum insan olmak " demedim. Bir an önce bitmesini istiyordum seansın. İnsan olmaktan vazgeçirmediklerine göre dediklerini yapıp yalnızlığıma çare bulmalı, hayatımı düzene sokmaya çalışmalıydım. Toplumun bir parçası olursam düzeleceğimi garanti etmişti psikolog. " Denemezsen nerden bilebilirsin? " demişti. Hayatımı biraz olsun düzene sokup okulumu zor da olsa bitirdim, aşık olmadığım, arkadaşlarımın aracılığıyla tanıştığım; sadece güzel göründüğü için tanışmayı kabul ettiğim bir kızla sevgili oldum. İlk zamanlar mutlu bile sayılırdım. Seviliyordum.
Ancak sevilmek, sevmek adlı kelepçeyi de zihnime takıyordu. Onu üzmemek için seviyormuşum gibi davrandım. Anlayacağını bilsem, hiçbir insanı sevemeyeceğimi, insanlardan nefret ettiğimi anlatmaya çalışırdım. Anlamayacağını bildiğim için sustum. Hayatım boyunca kimsenin anlamayacağını bildiğim için susmuştum zaten, antremanlıydım.
Bulantım tekrar şiddetlenmeye başlayınca bu işin burda bitmesi gerektiğini anlamıştım. Telefonu kapattım. Beni bu kadar seven bir insana karşı davranışımın yan etkisi vicdan azabım da bulantımın üstüne binmiş, gözlerimdeki havuzu taşırmıştı. Delicesine ağlıyordum artık. Ağlamak rahatlatır derler, yalanmış. Ağladıkça içimde biriktirdiklerim çatlamış bir barajdan dışarı sızıp barajı yıkan sular gibi dışarı dökülüyordu.
Diğer insanlar hayat nehrinde sorunsuzca akıntıyla beraber yüzen balıklarken, ben akıntının sürüklemeye çalıştığı bir tarafı toprakta bir tarafı suda duran taştım sanki ve akıntı her saniye bir parçamı koparıyordu. Ya akıntıya kapılırsın ya da un ufak olursun der gibiydi.
Hayatımı mecburiyetlerle yaşamaktansa, o hayatı yaşamamayı tercih ediyordum. Beni sevdiğini söyleyen bir insan eğer gerçekten seviyorsa karşılık vermemi beklememeliydi. Ben de " gerçekten " hissettiğim zaman ona söyleyecektim. Ama ne zaman sevgi dolu sözlere karşılık vermesem karşılıksızlığımın cezası pasif agresif bir tavır oluyordu.
Neden birbirini seven insanlar beraber bir şeyler yapmak zorundalardı? Neden kimseye birbirlerini sevdiklerini bilmeleri yetmiyordu. Neden istemediğimiz ama toplumun gerektirdiği şeyleri yapmak zorundaydık? Neden ben hayatımı devam ettirmek için sevmediğim bir işte çalışmalıydım?
Çünkü " çok fazla " insandık. Çok fazla " insandık ".
O zaman korkularımdan kurtulup, ailemi karşıma alıp istediğim mesleği yapmalı, aşık olana kadar kimseyle beraber olmamalı veya değiştirmek istediğim düzen için öneriler sunmak zorundaydım. İşte yaşamı reddetmek istememe sebep olan da tam olarak bu kelime " zorundaydım "
Ben sadece bu zorunluluklardan nefret eden bir insanım. Bu duruma bir çözümüm yok, olması için de çaba sarfetmedim. Ama yalnızca istediğim şekilde yaşamayı isteme hakkım yok mu? Bu toplumdan nefret etmeye hakkım yok mu? Bunu bile mi esirgiyorsunuz benden?
İçimde bir şeyler eksik veya fazla. Tüm insanlardan uzak bir deniz kenarında tek başıma yaşamak mutlu edecek sadece beni. Ama bunun için de ailemi karşıma alıp, mutlu olmak için gittiğim yerde ailemi düşünerek yaşamak " zorunda " olacağım.
Telefonu açıp, " uyuyordum bitanem, ben de seni seviyorum " yazdım.
İçimde bir şeyler ölüyordu ancak ben ölmüyordum. En acıklısı da bu olsa gerek.
27 Mayıs 2014 Salı
23 Mayıs 2014 Cuma
Better off Dead
Son zamanlarda üst üste olan olaylardan dolayı çıldırmak üzereydim. Önce soma faciası oldu. Aklım almadı, düşündükçe düşündüm nasıl olabilir diye. Düşündükçe beynim pes etmeye başladı. Çünkü bir kazadan sonra 301 kişinin ölmesi ve suçlular apaçık ortada olduğu halde kimsenin bir şey yapamaması ve hatta 5 gün sonra birbirimize oyun istekleri yollayacak kadar normale dönmemizi zihnim kabullenemiyordu. Ortada ters giden bir şeyler vardı. Olması gerek bu değildi. Tam o faciayı unutmuşken yeni bir facia haberi geldi. Polis, bir insanı gerçek mermiyle vurarak öldürmüştü. Düşünmekten kafam ağrımaya başlamıştı artık. Polis bunu yaptığı halde herkes hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam ediyordu. Sanki normal bir olaymış gibi. Ancak ölenler hayatlarına devam edemiyorlardı. Sorun burdaydı.
Ertesi gün saat 3te uyandım. Çayın altını yaktım, kahvaltı hazırlayıp bilgisayarın başına geçtim ve yine bir haber. Pittbull kediyi öldürüyordu. Bu küçücük damla bardağı taşıran son damla olmuştu. Sanki yıllardır, çekilen setin arkasında kocaman göle dönüşen bir baraj vardı ve küçücük bir delikten sızan su tüm seti yıkmıştı. Artık düşünceler ardı ardına geliyordu. İnsanların hayvanları sahiplenmesi, hayvanların da buna izin vermesi günümüz toplumuna benziyordu. Yemeğini, suyunu, kalacak yuvanı veriyordu ve ona itaat etmen gerekiyordu. Devlet bizim sahibimiz, bizse devletin evcil hayvanlarıydık. Hatta arada eğlenmemiz için bizi parka bile götürüyordu devlet.
Düşüncelerimi durdurmak, aklımı yatıştırmak için Facebook'a girdim. Düşüncelerimi yatıştırmak bir yana, daha da harladı. İlişkiler, kalıplara sokulmaya çalışılan erkek-kadın ilişkileri, güzellik, çirkinlik, ego tatmini... ne ararsan vardı Facebookta ve arkadaşlarımdan nefret ettim.
Artık bir tür kırılma yaşıyordum. İçimde bir şeyler çöküyordu sanki.Midem bulanıyordu, vücudum bana batıyordu, sanki etim bende ayrılmak istermiş gibiydi. Öylesine büyük bir rahatsızlık yaşıyordum ki ağlıyordum. Gözlerimden akan yaşları durdurmak için sürekli gözlerimi kırpıyor, kafamı ellerimin arasına alıp " Nasıl? Nasıl? " diye bağırıyordum. " Ne ara ben geride kaldım, ne ara normal denilen şey gözümün önünden kayboldu? " Toplum treni kaçmıştı. Diğer herkes binmiş, ben trenin arkasından ve arkasında bıraktığı çöplüğe bakakalmıştım. Her yerim ağrıyordu. Sanki bir pres makinesi her yanımdan bastırıyordu. Sanki beni küçük bir küp yapıp trenin arkasındaki çöplüğe atmak istermiş gibiydi.
Duvarları yumrukluyor, " Tanrım nolur bitir artık şu hayatı, görmüyor musun insanı? Tiksinmiyor musun? " diye bağırıp yalvarıyordum Tanrıya. Tek çözüm yolu buydu. O kadar tembelliğe, kolaylığa ve normale dönmeye alışmıştı ki insan, tedavi edilemez düzeydeydi hastalığı.
Beynim sonunda kendini korumak için kapanmıştı. Bu toplumda, kendini korumanın en iyi yolu kapanmaktı zaten.
Sonunda huzurla uyuyabilirdim. Vücudumun ne halde olduğundan, hangi yılda olduğumuzdan toplumun ne hale geldiğinden haberim yoktu ve zerre kadar umrumda değildi. Boşlukta süzülüyordum, ve sanırım hayatımda ilk defa huzurluydum.
Zihnimde Anathema-Better off Dead çalıyordu.
Ertesi gün saat 3te uyandım. Çayın altını yaktım, kahvaltı hazırlayıp bilgisayarın başına geçtim ve yine bir haber. Pittbull kediyi öldürüyordu. Bu küçücük damla bardağı taşıran son damla olmuştu. Sanki yıllardır, çekilen setin arkasında kocaman göle dönüşen bir baraj vardı ve küçücük bir delikten sızan su tüm seti yıkmıştı. Artık düşünceler ardı ardına geliyordu. İnsanların hayvanları sahiplenmesi, hayvanların da buna izin vermesi günümüz toplumuna benziyordu. Yemeğini, suyunu, kalacak yuvanı veriyordu ve ona itaat etmen gerekiyordu. Devlet bizim sahibimiz, bizse devletin evcil hayvanlarıydık. Hatta arada eğlenmemiz için bizi parka bile götürüyordu devlet.
Düşüncelerimi durdurmak, aklımı yatıştırmak için Facebook'a girdim. Düşüncelerimi yatıştırmak bir yana, daha da harladı. İlişkiler, kalıplara sokulmaya çalışılan erkek-kadın ilişkileri, güzellik, çirkinlik, ego tatmini... ne ararsan vardı Facebookta ve arkadaşlarımdan nefret ettim.
Artık bir tür kırılma yaşıyordum. İçimde bir şeyler çöküyordu sanki.Midem bulanıyordu, vücudum bana batıyordu, sanki etim bende ayrılmak istermiş gibiydi. Öylesine büyük bir rahatsızlık yaşıyordum ki ağlıyordum. Gözlerimden akan yaşları durdurmak için sürekli gözlerimi kırpıyor, kafamı ellerimin arasına alıp " Nasıl? Nasıl? " diye bağırıyordum. " Ne ara ben geride kaldım, ne ara normal denilen şey gözümün önünden kayboldu? " Toplum treni kaçmıştı. Diğer herkes binmiş, ben trenin arkasından ve arkasında bıraktığı çöplüğe bakakalmıştım. Her yerim ağrıyordu. Sanki bir pres makinesi her yanımdan bastırıyordu. Sanki beni küçük bir küp yapıp trenin arkasındaki çöplüğe atmak istermiş gibiydi.
Duvarları yumrukluyor, " Tanrım nolur bitir artık şu hayatı, görmüyor musun insanı? Tiksinmiyor musun? " diye bağırıp yalvarıyordum Tanrıya. Tek çözüm yolu buydu. O kadar tembelliğe, kolaylığa ve normale dönmeye alışmıştı ki insan, tedavi edilemez düzeydeydi hastalığı.
Beynim sonunda kendini korumak için kapanmıştı. Bu toplumda, kendini korumanın en iyi yolu kapanmaktı zaten.
Sonunda huzurla uyuyabilirdim. Vücudumun ne halde olduğundan, hangi yılda olduğumuzdan toplumun ne hale geldiğinden haberim yoktu ve zerre kadar umrumda değildi. Boşlukta süzülüyordum, ve sanırım hayatımda ilk defa huzurluydum.
Zihnimde Anathema-Better off Dead çalıyordu.
14 Mayıs 2014 Çarşamba
Eşik
Bir intihar eşiğindesin diyelim
Salonda gürültüler belirsiz gölgeler
Bir güneş de oraya vuruyor
Kavrıyorum ışığı belinden
O kadar güçsüz düşmüş bileklerim
Bir kuş konsa kollarım kırılıyor
"Gitmemek de var aslında"
Diyor biri kafasını eğip
O senin narin ellerine mendil tutuşturuluyor
Bir vapur kalkıyor ciğerlerine
Sancağında Turgut, iskelesinde Edip
Biraz ferahlık koyasım geliyor
Oysa ellerim yarılmış
Ağaçlar bulut kavgasına tutuşmuş
İlkin bir çimen ölüyor
Çoraklaşıyor sonra toprak
Hani buralara hiç gelmiyorsun
Öleceğimi de biliyorum ama
Dibinde her şeyin
Ne varsa buyursun
Sana hiç alışamadım aslında
Sensizliğe de aşinalığım yok
Gözlerime çiziyorum resmini
Belki lazım olur bulunsun.
Kaydol:
Yorumlar
(
Atom
)