Sınavlar önü alınamayacak bir hızla gelmekteydi, hastalığın kırıntıları daha vücudumu terk eylememişti ki, artık kontrolü ele alma vaktinin geldiğinin bilincindeydim. O ara notlara uzanan elim, yanlışlıkla Stephen King’in en güzel serisi, en sağlam kitapları olan The Dark Tower’a -halk arasında bilinen tabiriyle kara kuleye- değmişti. Bir an irkildim, uzun zaman olmuştu. Gözlerim saçma salak duygusallıktan dolmadan, hemen ilk kitabı alıp düşmüştüm götümün üzerine. Sayfalar saatler derken, dolmuş kafamla çalışamayacağıma kanaat getirerek böyle saçma bir yazı dizisi geliştireyim dedim, yazı dizisi derken, bir işe başlamadan önce onu sınırlandırmaktan nefret ediyorum, müthiş bir baskı kuruyor. Yani bu şimdi kotartıp bir roman da olabilir, tam bu cümle ile de son bulabilir. –Bakın mesela bulmadı.- O yüzden bundan sonra yazılacak her şeye yazı dizisi deme kararı aldım. Msn, facebook gibi ileri teknoloji sohbet gereçlerini kullanırken de başlattığım konuşmalara yazı dizisi diyorum mesela, ders de nadir de olsa not almalarıma da. Artık her şey daha tek düze ve daha basit. Bu pilot uygulama tutarsa hayatımın bütün noktalarına yerleştireceğim. Mesela demek isterdim ama diyemiyorum, diy emmediğim vakitler… Ehe ve mehe efekleri arasında girizgahı bitirip sol açıkta bulduğum boşluktan ilerlemek için kafamı aşağı eğiyorum müthiş bir İbrahim Üzülmez canlandırmasıyla.-
Başka insanları da vururlar, hem niye vurmasınlar canım. İsteksiz bir şekilde, bunaltan güneşin altında bankaya doğru ilerlerken, çatlamış dudaklarından dişleriyle yolduğu renksiz kabukları tükürüyordu diyelim mesela başka bir insan için. Dümdüz bankaya inen yoldan sapıp su almak için markete girmeye de üşeniyordu. Yol çalışması nedeniyle biriken toprak, hafif bir rüzgarla ayaklanıyor, çok fazla yükselemese de ayakkabılarının üstünü örtmeye yetecek kadar bir yükseklik kazanıyordu. Ellerini hızlıca açıp kapamaya başlamıştı, terliyordu çünkü uzun bir süre hareket ettirmezse. Elleri çok sık terlerdi. Sol şakağından bir ter damlası yerçekimine ve her adımda sallanan vücudunun dengesizliğine dayanamayıp bırakmıştı kendini. Hissettiği hafif bir kaşıntı duygusuyla burnunun hizasını tam yarılamışken ter damlasını silivermişti. Bankaya gelir gelmez içeri göz attı. Fazla kalabalık değildi. Üç masa çalışıyordu. Koltuklara oturmuş insanlara baktı. Yüzü buruş buruş olmuş yaşlı bir adam gördü. “Bankaya yollayabileceği bir çocuğu yahut torunu yok mu ki?” diye düşündü, ya da herkesin çocuğu kendisi gibi değildi. İçeri girdi içerisi gayet serindi. Sıra numarası bile almadan hemen kendini boş bir koltuğa bıraktı. Tam o sıra içeri dört kişi girdi, kar maskeleri vardı. Bu sıcakta kar maskesi baya bir işkence olmalı diye düşündü. Herkes çığlıklar atmaya başladı. İçlerinden biri çuvalı masada dehşet içinde bakan görevli kadına fırlattı, doldur diye sert bir talimat verdi. O ara koşuşan ve çığlık atan kalabalık adamları panikletmişti, ne yaptığının farkında olmadan ortalığı sakinleştirmek için bir el ateş etti kapıya yakın olan adam. Ve vurulmuştu, hem de başından. Beyni sıra numarası alma makinesinin cam haznesinde konuşlanmıştı tam da. Beyaz ve kırmızının en büyük uyumsuzluğunu sergiliyorlardı, Gayet mide bulandırıcı bir görüntü vardı, yerde de cansız yatan bir beden.
Evet yani gördüğünüz üzere başka insanları da vururlar. Onlar da sıkılırlar bazen. Evlerinde boş boş oturup oflayarak, ayağa kalkıp saatlerce dolanabilirler odalarında. Sıkıntıdan kafalarını halıya eğip yere sürterek kıvılcım çıkartmaya çalışabilirler sıkılmanın verdiği delilikten.
Hep başka insanlar hayatımın eksik yönlerini gösterdi bana. Neleri eksik yaptığımı hep onlardan öğrendim. Bir forma savaşıydı bu, ve sanki hepimiz aynı mevkideydik. Ben de “takımda böyle bir tatlı rekabetin olması güzel, bu sayede daha çok çalışıp daha çok gelişeceğiz” gibi talihsiz bir açıklama yapmıştım. Keşke yapmasaymıştım, ah be.
…
Evde kimse yoktu. Salonun ortasına attığım masa, iki sandalye, ben ve o boşluk vardı. Masaya özenle saçılmış iskambil kağıtlarını topladım, kardım ve dağıttım. Sonra boşlukla bir konuşmaya tutuştum. Dışarıdan biri görse pek ala deli yaftasını yapıştırırdı, ağzından tükürükler saçarak. İnsanlar her zaman anormale ilgi duyar ve en ufak bir belirti de bunu algılarıyla abartıp müthiş bir hendek kazarlar o kişiyle önlerine ironik bir şekilde. Masaya dışarıdan güneş de vuruyordu perdeleri yarıp. Bir yarık izi gibi aydınlık vardı masanın tam ortasında. Sandalyenin üzerinden hiçbir engel gözetmeksizin yansıyan ışık, boşlukla giriştiğim pek muhteşem diyalogları baltalayamıyordu.
(Eve geldi, büyük bir hevesle zile basıyordu. Bastığı o artık beyazlığını yitirmiş zilin tuşu sanki tüm kafasındakileri çalan o melodiyle silecekti. Kapıyı kimse açmadı, hızla anahtarını çantasından çıkarak kapıyı açtı, içeri ayakkkabılarını dahi çıkarmadan geçti ve kapıyı hemen kapattı. Rahatlamıştı artık, tüm dış dünyayı, bozulan, yıkılan ve un ufak olan tüm hayal dünyasını, büyük bir iştahla kişiliğini yemeye odaklanmış tüm insanları dışarıda bırakmıştı artık. Derin ve sakince nefes almaya başladı, uzun bir aradan sonra nefes alabildiğini hissetti.Toz tutmuş ayakkabılarını çıkararak ayakkabılığa bıraktı, salona geçti, bir masa ve iki sandalye vardı, birisinde kendisi oturuyordu. Güneş odaya perdeyi yarıp geçmekte, masaya ise sandalyede oturan kendisinin omuzlarından çarpıp çok ufak bir ışık düşmekteydi. Bu durumu pek yadırgamadı ve masaya oturdu.)
“Başarılarının devamını diliyorum eniscan” dedi (boşluk)-kendim.
“Ne biçim bir bedduadır bu bre gafil, baş ağrılarım öldürüyor zira beni, varsa versene bir ağrıkesici” dedim.
“Hayır yanlış anladın beni deyyus, başarı dedim ben başarı.”
“Bunu baş ağrısı olarak algılamak da büyük bir başarıydı dikkatinizi çekerim, başarılarım devam ediyor gördüğünüz gibi.”
“Görüyorum.”
“Görüyor ve arttırmıyorsunuz umarım, ben kazanacağım çünkü, 4 asım var.”
“Bende de 5 as var.”
“O zaman hile yapıyorsunuz nasıl 9 as çıkabildi.”
“E 3 desteyle oynuyoruz oyunu.”
“A evet haklısınız hayat da 3 desteyle oynanan bir oyun değil midir?”
“Ahah hayır değildir elbet.”
“Nedir o zaman?”
“Bunu ya da öldükten sonraki yaşamı bilmem ama 3.hayat taş ve sopalarla oynanacak.”
“Ahahah çok şakacı bir ademoğlusunuz. Ayrıca şöyle bir teorim var; belki öldük ve bu da öldükten sonraki yaşamımız, ve kimileri cennet kimileri de cehennemi yaşıyor bu hayatta.”
“Ama nasıl yanıldığınızı bir de bu sandalyeden görebilseniz. İnsanlar hala ölmekte, nasıl sonsuz bir hayatta ölüm de var olabiliyor peki.”
“Bölüm atlıyorlar pek tabii. Sonraki level’a atlıyorlar.”
“Saçmalıyorsunuz mütamediyen, hayat bir oyun değildir çıkarınız bunu kafanızdan.”
“E siz de –oynanacak- tabirini kullanarak buna yardım ve yataklık etmiştiniz ama.”
“Sadece oyun mu oynanır, bir kasap havası da oynanır, kafa da oynanır mesela, kafayı oynatmışsınız eniscan gibi tabirler kullanırız.”
“Çok haklısınız.”
“Çok haklılığa da karşıyımdır ahahah, tek haklılık esastır benim için.”
“Yine çok şakalı yanınızı konuşturdunuz ama biber süreceğim o yanınızın ağzına artık.”
Uzun süreli bir sessizlik olmuştu, kalktım ve mutfağa doğru yürümeye başladım. Ellerim bir ölünün elleri gibi bağımsızdı ve sağ elim duvara çarpmakta idi, bir acı hissetmiyordum, bu yüzden de elimin hızla duvara çarpmasına karşı bir refleks geliştirmiyordum.Ağlayacak gibi olmuştum bir anda, sanki o ana kadar 22 yıllık duygu birikimi bir anda çökmüştü üzerime, aniden kendimi kapının kirişine yaslanarak yere bırakmak zorunda kaldım. Sağ elimde müthiş bir acı vardı, eklem yerlerim soyulmuş hafif de kanlanmıştı. Ağzıma doğru götürme isteği duydum ama ruhsal anlamdaki soyulmalar ve kanamalarım daha fazlaydı. Hatırıma düştüğü kadarıyla geçmişi yıl yıl ayırıp gözden geçirdim hızlıca bir film şeridi gibi. Öldüğümü düşündüm, kendim olarak gözüken de azraildi. O da beni takip etmişti, merhamet dileyen gözlerle ona baktım. Benden daha acınası bir hali vardı ve bakışları sanki o tüm 22 yılın hüzünlerini, yalnızlıklarını yansıtıyordu. Ağlamaya başladım, utanmadan. Kelimeler ağzıma geliyor ama dışarı çıkamıyorlardı, bu yüzden ağzımı açarak derin bir nefes aldım.
“Hayatımda bi' bok değişmeyecek sanırım, bi’ 10 yıl sonra bile aynı şeyleri düşüneceğim, her şey bölye kalacak tabii bir 10 yıl daha yaşarsam.” dedim
“Neden öyle düşünüyorsun?” diye sordu.
“Çünkü bi’ bok yapmaya gücüm ve takatim yok, benim gibilerin de şans ayağına gelmez.”
“Bizim gibilerin.”
“Evet bizim gibilerin, başkaları için değil. Ama yine de iyi ki var başkaları.”
“Daha gelmemiş olan birine kal demek nasıl bir düşünce siteminin ürünüdür?”
“Daha gelmeye ayaklanmadan git yanıtını almaktan hallicedir bence, iyi hallisidir, iyi halden dışarı çıkar ağzımdan yani.”
“Bu salıverilmeler, bu aflar, bu ruhlarımızın avukatı, şeytan mıdır? Yoksa bizler miyiz şeytanın avukatı ve bu şeytan ayrıntılarda mı gizlidir? Bu yüzden mi sürekli ayrıntılı düşünürüz de tek düze yaşamaya çabalarız?”
“Yaşamaya çabalamayız biz, saçlarımızın uzaması gibi kendiliğinden gerçekleşmekte bu iş. Sabah kalkıp tek tarak vurmadan dışarı çıktığımız saçlarımız gibidir bizim için yaşayabilmek, berbere gitmeye üşenmekten de hallicedir ölmek.”
“Evet ve o kuaförlerde saatlerini harcayanlar, ayna karşısında pek mühim bir savaşa girişenler saçlarına karşı, başkalarıdır. Bu yüzden başkalarıdır onlar. Başkaları…”
“Onlar mı başkalaşım geçirmiş, yoksa biz miyiz metamorfik kayaçlar?”
“Çok jeolog bir insanmışsınız.”
“Hayır yanıldın, insan değilim.”
Ayağa kalkıp yan odaya geçtim. Masada duran kolonyayı elimin üzerinde soyulmuş kısma boca etmiştim. Hissettiğim tüm acı ve sızılar çok keskindi, uzun süredir bu kadar gerçek bir duygu hissedemediğimi hatırladım. Kafamda Nine Inch Nails’dan Hurt parçasının dizeleri dönmeye başladı. Birazda dışarı doğru mırıldandım, arkamı döndüğümde kapıda beni dinliyordu.
“Karşılarına geçip orospu çocuk diye bağırmak istediğim insanlar var. İşte 7 milyar civarı filan.” Dedim.
“Evet 7 milyar civarı insan ve bir ayna.” Dedi.
“Ya da sadece bir ayna, çünkü başkaları iyi ki var onların bir suçu yok. Hepsi tanrının üstlendirdiği bir görevi canlandırmakta. Her şey olması gerektiği gibi gidiyor. Hayat böyle devam etmek zorunda. Başka yolları da gördüm ben oysa, ve öyle bir inandım ki.”
“İnandırdılar.”
“Evet inandırdılar, ona, onlara kızamıyorum, böyle davranmak zorundaydılar. Ve benim bir aynaya bile ihtiyacım yok. Tüm birikimlerim ve düşüncelerimle karşımda duruyorum, ve haykırmak istiyorum artık. Belki ruhum bu ızdıraptan kurtulur. Orospu çocuk.”
“Ruhunun dalgalanmalarını ve sürekli bir şeyleri gömüp arkana bakmamaya çalışmalarını orospulukla suçlaman kolaya kaçmaktır. Sana son sözüm, bir geyik değil, bir espiri, bir iğrençlik değil. N’olur iyi dinle. Sen de herkes kadar insansın, herkes senden daha beter geri dönüşler yaşamakta ve iç hesaplaşmaları var. Sen sadece insansın, daha alçağı değil, tek sorun senin daha üstü olma çabaların. Dediğin gibi hayat böyle devam etmek zorunda ve sen tüm ızdıraplarınla sadece bir insan olarak kalmak zorundasın.”
“Üzgünüm sanırım, artık daha fazla kalamayacağım için.”
Kalmadım da, topladım pılımı pırtımı, merdivenlerden yuvarlanmaya başladım. Yanaklarım her basamağa çarpışında burnuma o beton kokusu geliyordu, sevdiğim o koku. Yeşilden çim kokusundan nefret ederdim, çamurdan, yağmurdan ve toprak kokusundan değil ama. Ayağa kalktım, üstümü başımı ellerimle vura vura çırpma gereği duydum. Temizlenmek için sert darbeler indirmem gerekiyordu kendime, bir yerden sonra dayanamadım, hem vuran ellerim hem de vurduğum yerlerim acımaya başlamıştı. Temizlenmek için pek bir şey feda edememiştim. Tam öğle vakti yukarıdan vuran güneşin hınzırlıkla tüm kirlerimi parlatması da pek ilgilendirmiyordu. Buna bozulan güneş de artık bulutların arasından çıkmaz olmuştu, birileri yardım etmek ister gibi yağmurlar yağdırmaya başlamıştı. Büyük hızla düşen her damlanın yere vuruşunu ayrı ayrı gözetebiliyordum. Bir meydana oturdum, çok oturmuştum, yine oturdum. Bu kez kirli bir şekilde, toz, toprak, çamura bulanmış bir şekirde oturdum. Sadece başkalarını bekliyordum, sadece onları gözetliyordum artık, yine eskisinden farklı olarak. Hiç kimse yanıma gelmedi, “ne yapıyorsun burada, ne yapmak istiyorsun, amacın ne?” diye sormamıştı kimse ama ben yine de cevap verdim.
“Who are you to wave your finger diye bağırmak istiyorum Maynard asiliğinde, herkese karşı, who are you, who the fuck are you demek istiyorum hatta, sağ elimi göğüslerine dürtüp bir Ryan Gosling edasıyla.”
Yanıma biri oturmuştu sonunda, ama ben cevabımı çoktan vermiştim, bir ilgim yoktu artık. Kendime ne kadar da çıkarcı bir insanmışım diye sinirlendim. Ama duraksadım,“ insanmışım, evet insan” diye aklımdan geçirerek mutlu olmaya bile başlamıştım. Kulaklıklarından birini kulağıma takmıştı.
“-and here the air that i breathe isn't dead/enter life of what's still here”
“Nefes alabiliyorsun, sorun yok bence, kinli kinli bakma insanlara.” Dedi.
“Sana mı soracağım ulan?” dedim. Bir müdahil olma durumları çok sinirlendirmişti beni. Gözlerini açtı, zira kısıktı yanıma oturduğu süre içerisinde, giydiği ve kapşonunu kafasına geçirdiği pelerini çıkardı üzerinden, eldivenlerini de, saçlarını da çözdü, kafasını hızlıca sağa sola doğru salladı.
“-close the door away from near”
“Ben bilmiyorum, şu şakaklarımdan çatlayan nefret kadar, ya da dizlerimde sancıyan umutsuzluk gibi bakmak durumunda kalıyorum herkese. Kafamla bakamıyorum, düşüncelerimle hiç yön veremiyorum hiçbir şeye zaten.” Dedim.
“Neden böyle?” diye sordu.
“Artık ben de bilmiyorum, pelerinini giyebilirmiyim, eldivenlerini de, saçlarımı bağla sen bir de, sonra beni alıyormuşsun gibi yap yanına, istersen alma, zaten senin gibi gözlerimi kısacağım. Yahut sen hep şu anki durumundaydın, ben seni böyle gördüm bilemiyorum ama herkes beni artık bu pelerinle eldivenle ve kapalı gözlerle görsün, görmesin yani.”
“-throught the bridge was over now/lost the track astray somehow”
“Bilemiyorum”
“Tanrı bile bilemiyor.”
“-who's painting my life in sorrow blue.”
Kulaklığı çıkardı, gidip gitmemekte tereddüt yaşar bir hali vardı. Mimiklerini kontrol edemiyor, dudakları gergin bir tel halini halmış ve titriyor gibiydi. Gözleri uzağa dalmıştı, belli ki içinde muhakeme yapıyordu durumu. Kafamı yerden kaldırdım, belki de hiç oturmamıştı, belki oturup hızla kalkacaktı, belki o kapanmayı ben çoktan yapmış ve kurtulma çabası içerisindeydim. Ama şu cümlenin ağzımdan kızgın bir yağ gibi döküldüğüne eminim
“Tanrı bile bilemiyor.”