29 Mart 2012 Perşembe

İyi ki Varsınız Başkaları


Sınavlar önü alınamayacak bir hızla gelmekteydi, hastalığın kırıntıları daha vücudumu terk eylememişti ki, artık kontrolü ele alma vaktinin geldiğinin bilincindeydim. O ara notlara uzanan elim, yanlışlıkla Stephen King’in en güzel serisi, en sağlam kitapları olan The Dark Tower’a -halk arasında bilinen tabiriyle kara kuleye- değmişti. Bir an irkildim, uzun zaman olmuştu. Gözlerim saçma salak duygusallıktan dolmadan, hemen ilk kitabı alıp düşmüştüm götümün üzerine. Sayfalar saatler derken, dolmuş kafamla çalışamayacağıma kanaat getirerek böyle saçma bir yazı dizisi geliştireyim dedim, yazı dizisi derken, bir işe başlamadan önce onu sınırlandırmaktan nefret ediyorum, müthiş bir baskı kuruyor. Yani bu şimdi kotartıp bir roman da olabilir, tam bu cümle ile de son bulabilir. –Bakın mesela bulmadı.- O yüzden bundan sonra yazılacak her şeye yazı dizisi deme kararı aldım. Msn, facebook gibi ileri teknoloji sohbet gereçlerini kullanırken de başlattığım konuşmalara yazı dizisi diyorum mesela, ders de nadir de olsa not almalarıma da. Artık her şey daha tek düze ve daha basit. Bu pilot uygulama tutarsa hayatımın bütün noktalarına yerleştireceğim. Mesela demek isterdim ama diyemiyorum, diy emmediğim vakitler… Ehe ve mehe efekleri arasında girizgahı bitirip sol açıkta bulduğum boşluktan ilerlemek için kafamı aşağı eğiyorum müthiş bir İbrahim Üzülmez canlandırmasıyla.-


Başka insanları da vururlar, hem niye vurmasınlar canım. İsteksiz bir şekilde, bunaltan güneşin altında bankaya doğru ilerlerken, çatlamış dudaklarından dişleriyle yolduğu renksiz kabukları tükürüyordu diyelim mesela başka bir insan için. Dümdüz bankaya inen yoldan sapıp su almak için markete girmeye de üşeniyordu. Yol çalışması nedeniyle biriken toprak, hafif bir rüzgarla ayaklanıyor, çok fazla yükselemese de ayakkabılarının üstünü örtmeye yetecek kadar bir yükseklik kazanıyordu. Ellerini hızlıca açıp kapamaya başlamıştı, terliyordu çünkü uzun bir süre hareket ettirmezse. Elleri çok sık terlerdi. Sol şakağından bir ter damlası yerçekimine ve her adımda sallanan vücudunun dengesizliğine dayanamayıp bırakmıştı kendini. Hissettiği hafif bir kaşıntı duygusuyla burnunun hizasını tam yarılamışken ter damlasını silivermişti. Bankaya gelir gelmez içeri göz attı. Fazla kalabalık değildi. Üç masa çalışıyordu. Koltuklara oturmuş insanlara baktı. Yüzü buruş buruş olmuş yaşlı bir adam gördü. “Bankaya yollayabileceği bir çocuğu yahut torunu yok mu ki?” diye düşündü, ya da herkesin çocuğu kendisi gibi değildi. İçeri girdi içerisi gayet serindi. Sıra numarası bile almadan hemen kendini boş bir koltuğa bıraktı. Tam o sıra içeri dört kişi girdi, kar maskeleri vardı. Bu sıcakta kar maskesi baya bir işkence olmalı diye düşündü. Herkes çığlıklar atmaya başladı. İçlerinden biri çuvalı masada dehşet içinde bakan görevli kadına fırlattı, doldur diye sert bir talimat verdi. O ara koşuşan ve çığlık atan kalabalık adamları panikletmişti, ne yaptığının farkında olmadan ortalığı sakinleştirmek için bir el ateş etti kapıya yakın olan adam. Ve vurulmuştu, hem de başından. Beyni sıra numarası alma makinesinin cam haznesinde konuşlanmıştı tam da. Beyaz ve kırmızının en büyük uyumsuzluğunu sergiliyorlardı, Gayet mide bulandırıcı bir görüntü vardı, yerde de cansız yatan bir beden.


Evet yani gördüğünüz üzere başka insanları da vururlar. Onlar da sıkılırlar bazen. Evlerinde boş boş oturup oflayarak, ayağa kalkıp saatlerce dolanabilirler odalarında. Sıkıntıdan kafalarını halıya eğip yere sürterek kıvılcım çıkartmaya çalışabilirler sıkılmanın verdiği delilikten.


Hep başka insanlar hayatımın eksik yönlerini gösterdi bana. Neleri eksik yaptığımı hep onlardan öğrendim. Bir forma savaşıydı bu, ve sanki hepimiz aynı mevkideydik. Ben de “takımda böyle bir tatlı rekabetin olması güzel, bu sayede daha çok çalışıp daha çok gelişeceğiz” gibi talihsiz bir açıklama yapmıştım. Keşke yapmasaymıştım, ah be.



Evde kimse yoktu. Salonun ortasına attığım masa, iki sandalye, ben ve o boşluk vardı. Masaya özenle saçılmış iskambil kağıtlarını topladım, kardım ve dağıttım. Sonra boşlukla bir konuşmaya tutuştum. Dışarıdan biri görse pek ala deli yaftasını yapıştırırdı, ağzından tükürükler saçarak. İnsanlar her zaman anormale ilgi duyar ve en ufak bir belirti de bunu algılarıyla abartıp müthiş bir hendek kazarlar o kişiyle önlerine ironik bir şekilde. Masaya dışarıdan güneş de vuruyordu perdeleri yarıp. Bir yarık izi gibi aydınlık vardı masanın tam ortasında. Sandalyenin üzerinden hiçbir engel gözetmeksizin yansıyan ışık, boşlukla giriştiğim pek muhteşem diyalogları baltalayamıyordu.


(Eve geldi, büyük bir hevesle zile basıyordu. Bastığı o artık beyazlığını yitirmiş zilin tuşu sanki tüm kafasındakileri çalan o melodiyle silecekti. Kapıyı kimse açmadı, hızla anahtarını çantasından çıkarak kapıyı açtı, içeri ayakkkabılarını dahi çıkarmadan geçti ve kapıyı hemen kapattı. Rahatlamıştı artık, tüm dış dünyayı, bozulan, yıkılan ve un ufak olan tüm hayal dünyasını, büyük bir iştahla kişiliğini yemeye odaklanmış tüm insanları dışarıda bırakmıştı artık. Derin ve sakince nefes almaya başladı, uzun bir aradan sonra nefes alabildiğini hissetti.Toz tutmuş ayakkabılarını çıkararak ayakkabılığa bıraktı, salona geçti, bir masa ve iki sandalye vardı, birisinde kendisi oturuyordu. Güneş odaya perdeyi yarıp geçmekte, masaya ise sandalyede oturan kendisinin omuzlarından çarpıp çok ufak bir ışık düşmekteydi. Bu durumu pek yadırgamadı ve masaya oturdu.)


“Başarılarının devamını diliyorum eniscan” dedi (boşluk)-kendim.

“Ne biçim bir bedduadır bu bre gafil, baş ağrılarım öldürüyor zira beni, varsa versene bir ağrıkesici” dedim.

“Hayır yanlış anladın beni deyyus, başarı dedim ben başarı.”

“Bunu baş ağrısı olarak algılamak da büyük bir başarıydı dikkatinizi çekerim, başarılarım devam ediyor gördüğünüz gibi.”

“Görüyorum.”

“Görüyor ve arttırmıyorsunuz umarım, ben kazanacağım çünkü, 4 asım var.”

“Bende de 5 as var.”

“O zaman hile yapıyorsunuz nasıl 9 as çıkabildi.”

“E 3 desteyle oynuyoruz oyunu.”

“A evet haklısınız hayat da 3 desteyle oynanan bir oyun değil midir?”

“Ahah hayır değildir elbet.”

“Nedir o zaman?”

“Bunu ya da öldükten sonraki yaşamı bilmem ama 3.hayat taş ve sopalarla oynanacak.”

“Ahahah çok şakacı bir ademoğlusunuz. Ayrıca şöyle bir teorim var; belki öldük ve bu da öldükten sonraki yaşamımız, ve kimileri cennet kimileri de cehennemi yaşıyor bu hayatta.”

“Ama nasıl yanıldığınızı bir de bu sandalyeden görebilseniz. İnsanlar hala ölmekte, nasıl sonsuz bir hayatta ölüm de var olabiliyor peki.”

“Bölüm atlıyorlar pek tabii. Sonraki level’a atlıyorlar.”

“Saçmalıyorsunuz mütamediyen, hayat bir oyun değildir çıkarınız bunu kafanızdan.”

“E siz de –oynanacak- tabirini kullanarak buna yardım ve yataklık etmiştiniz ama.”

“Sadece oyun mu oynanır, bir kasap havası da oynanır, kafa da oynanır mesela, kafayı oynatmışsınız eniscan gibi tabirler kullanırız.”

“Çok haklısınız.”

“Çok haklılığa da karşıyımdır ahahah, tek haklılık esastır benim için.”

“Yine çok şakalı yanınızı konuşturdunuz ama biber süreceğim o yanınızın ağzına artık.”


Uzun süreli bir sessizlik olmuştu, kalktım ve mutfağa doğru yürümeye başladım. Ellerim bir ölünün elleri gibi bağımsızdı ve sağ elim duvara çarpmakta idi, bir acı hissetmiyordum, bu yüzden de elimin hızla duvara çarpmasına karşı bir refleks geliştirmiyordum.Ağlayacak gibi olmuştum bir anda, sanki o ana kadar 22 yıllık duygu birikimi bir anda çökmüştü üzerime, aniden kendimi kapının kirişine yaslanarak yere bırakmak zorunda kaldım. Sağ elimde müthiş bir acı vardı, eklem yerlerim soyulmuş hafif de kanlanmıştı. Ağzıma doğru götürme isteği duydum ama ruhsal anlamdaki soyulmalar ve kanamalarım daha fazlaydı. Hatırıma düştüğü kadarıyla geçmişi yıl yıl ayırıp gözden geçirdim hızlıca bir film şeridi gibi. Öldüğümü düşündüm, kendim olarak gözüken de azraildi. O da beni takip etmişti, merhamet dileyen gözlerle ona baktım. Benden daha acınası bir hali vardı ve bakışları sanki o tüm 22 yılın hüzünlerini, yalnızlıklarını yansıtıyordu. Ağlamaya başladım, utanmadan. Kelimeler ağzıma geliyor ama dışarı çıkamıyorlardı, bu yüzden ağzımı açarak derin bir nefes aldım.


“Hayatımda bi' bok değişmeyecek sanırım, bi’ 10 yıl sonra bile aynı şeyleri düşüneceğim, her şey bölye kalacak tabii bir 10 yıl daha yaşarsam.” dedim

“Neden öyle düşünüyorsun?” diye sordu.

“Çünkü bi’ bok yapmaya gücüm ve takatim yok, benim gibilerin de şans ayağına gelmez.”

“Bizim gibilerin.”

“Evet bizim gibilerin, başkaları için değil. Ama yine de iyi ki var başkaları.”

“Daha gelmemiş olan birine kal demek nasıl bir düşünce siteminin ürünüdür?”

“Daha gelmeye ayaklanmadan git yanıtını almaktan hallicedir bence, iyi hallisidir, iyi halden dışarı çıkar ağzımdan yani.”

“Bu salıverilmeler, bu aflar, bu ruhlarımızın avukatı, şeytan mıdır? Yoksa bizler miyiz şeytanın avukatı ve bu şeytan ayrıntılarda mı gizlidir? Bu yüzden mi sürekli ayrıntılı düşünürüz de tek düze yaşamaya çabalarız?”

“Yaşamaya çabalamayız biz, saçlarımızın uzaması gibi kendiliğinden gerçekleşmekte bu iş. Sabah kalkıp tek tarak vurmadan dışarı çıktığımız saçlarımız gibidir bizim için yaşayabilmek, berbere gitmeye üşenmekten de hallicedir ölmek.”

“Evet ve o kuaförlerde saatlerini harcayanlar, ayna karşısında pek mühim bir savaşa girişenler saçlarına karşı, başkalarıdır. Bu yüzden başkalarıdır onlar. Başkaları…”

“Onlar mı başkalaşım geçirmiş, yoksa biz miyiz metamorfik kayaçlar?”

“Çok jeolog bir insanmışsınız.”

“Hayır yanıldın, insan değilim.”


Ayağa kalkıp yan odaya geçtim. Masada duran kolonyayı elimin üzerinde soyulmuş kısma boca etmiştim. Hissettiğim tüm acı ve sızılar çok keskindi, uzun süredir bu kadar gerçek bir duygu hissedemediğimi hatırladım. Kafamda Nine Inch Nails’dan Hurt parçasının dizeleri dönmeye başladı. Birazda dışarı doğru mırıldandım, arkamı döndüğümde kapıda beni dinliyordu.


“Karşılarına geçip orospu çocuk diye bağırmak istediğim insanlar var. İşte 7 milyar civarı filan.” Dedim.

“Evet 7 milyar civarı insan ve bir ayna.” Dedi.

“Ya da sadece bir ayna, çünkü başkaları iyi ki var onların bir suçu yok. Hepsi tanrının üstlendirdiği bir görevi canlandırmakta. Her şey olması gerektiği gibi gidiyor. Hayat böyle devam etmek zorunda. Başka yolları da gördüm ben oysa, ve öyle bir inandım ki.”

“İnandırdılar.”

“Evet inandırdılar, ona, onlara kızamıyorum, böyle davranmak zorundaydılar. Ve benim bir aynaya bile ihtiyacım yok. Tüm birikimlerim ve düşüncelerimle karşımda duruyorum, ve haykırmak istiyorum artık. Belki ruhum bu ızdıraptan kurtulur. Orospu çocuk.”

“Ruhunun dalgalanmalarını ve sürekli bir şeyleri gömüp arkana bakmamaya çalışmalarını orospulukla suçlaman kolaya kaçmaktır. Sana son sözüm, bir geyik değil, bir espiri, bir iğrençlik değil. N’olur iyi dinle. Sen de herkes kadar insansın, herkes senden daha beter geri dönüşler yaşamakta ve iç hesaplaşmaları var. Sen sadece insansın, daha alçağı değil, tek sorun senin daha üstü olma çabaların. Dediğin gibi hayat böyle devam etmek zorunda ve sen tüm ızdıraplarınla sadece bir insan olarak kalmak zorundasın.”

“Üzgünüm sanırım, artık daha fazla kalamayacağım için.”


Kalmadım da, topladım pılımı pırtımı, merdivenlerden yuvarlanmaya başladım. Yanaklarım her basamağa çarpışında burnuma o beton kokusu geliyordu, sevdiğim o koku. Yeşilden çim kokusundan nefret ederdim, çamurdan, yağmurdan ve toprak kokusundan değil ama. Ayağa kalktım, üstümü başımı ellerimle vura vura çırpma gereği duydum. Temizlenmek için sert darbeler indirmem gerekiyordu kendime, bir yerden sonra dayanamadım, hem vuran ellerim hem de vurduğum yerlerim acımaya başlamıştı. Temizlenmek için pek bir şey feda edememiştim. Tam öğle vakti yukarıdan vuran güneşin hınzırlıkla tüm kirlerimi parlatması da pek ilgilendirmiyordu. Buna bozulan güneş de artık bulutların arasından çıkmaz olmuştu, birileri yardım etmek ister gibi yağmurlar yağdırmaya başlamıştı. Büyük hızla düşen her damlanın yere vuruşunu ayrı ayrı gözetebiliyordum. Bir meydana oturdum, çok oturmuştum, yine oturdum. Bu kez kirli bir şekilde, toz, toprak, çamura bulanmış bir şekirde oturdum. Sadece başkalarını bekliyordum, sadece onları gözetliyordum artık, yine eskisinden farklı olarak. Hiç kimse yanıma gelmedi, “ne yapıyorsun burada, ne yapmak istiyorsun, amacın ne?” diye sormamıştı kimse ama ben yine de cevap verdim.


“Who are you to wave your finger diye bağırmak istiyorum Maynard asiliğinde, herkese karşı, who are you, who the fuck are you demek istiyorum hatta, sağ elimi göğüslerine dürtüp bir Ryan Gosling edasıyla.”


Yanıma biri oturmuştu sonunda, ama ben cevabımı çoktan vermiştim, bir ilgim yoktu artık. Kendime ne kadar da çıkarcı bir insanmışım diye sinirlendim. Ama duraksadım,“ insanmışım, evet insan” diye aklımdan geçirerek mutlu olmaya bile başlamıştım. Kulaklıklarından birini kulağıma takmıştı.


“-and here the air that i breathe isn't dead/enter life of what's still here”

“Nefes alabiliyorsun, sorun yok bence, kinli kinli bakma insanlara.” Dedi.

“Sana mı soracağım ulan?” dedim. Bir müdahil olma durumları çok sinirlendirmişti beni. Gözlerini açtı, zira kısıktı yanıma oturduğu süre içerisinde, giydiği ve kapşonunu kafasına geçirdiği pelerini çıkardı üzerinden, eldivenlerini de, saçlarını da çözdü, kafasını hızlıca sağa sola doğru salladı.

“-close the door away from near”

“Ben bilmiyorum, şu şakaklarımdan çatlayan nefret kadar, ya da dizlerimde sancıyan umutsuzluk gibi bakmak durumunda kalıyorum herkese. Kafamla bakamıyorum, düşüncelerimle hiç yön veremiyorum hiçbir şeye zaten.” Dedim.

“Neden böyle?” diye sordu.

“Artık ben de bilmiyorum, pelerinini giyebilirmiyim, eldivenlerini de, saçlarımı bağla sen bir de, sonra beni alıyormuşsun gibi yap yanına, istersen alma, zaten senin gibi gözlerimi kısacağım. Yahut sen hep şu anki durumundaydın, ben seni böyle gördüm bilemiyorum ama herkes beni artık bu pelerinle eldivenle ve kapalı gözlerle görsün, görmesin yani.”

“-throught the bridge was over now/lost the track astray somehow”

“Bilemiyorum”

“Tanrı bile bilemiyor.”

“-who's painting my life in sorrow blue.”


Kulaklığı çıkardı, gidip gitmemekte tereddüt yaşar bir hali vardı. Mimiklerini kontrol edemiyor, dudakları gergin bir tel halini halmış ve titriyor gibiydi. Gözleri uzağa dalmıştı, belli ki içinde muhakeme yapıyordu durumu. Kafamı yerden kaldırdım, belki de hiç oturmamıştı, belki oturup hızla kalkacaktı, belki o kapanmayı ben çoktan yapmış ve kurtulma çabası içerisindeydim. Ama şu cümlenin ağzımdan kızgın bir yağ gibi döküldüğüne eminim


“Tanrı bile bilemiyor.”

28 Mart 2012 Çarşamba

Çirkin

Dur bir fotograf çekinelim. Çek bakalım diyorum çirkinliğimin farkında olmadan. Aynalara aldanıp yakışıklıyım dediğim bile oluyor. Gülüyoruz. Hep gülerim zaten ben. Eve geliyorum, mutsuzluk var biraz. Nasılmış fotograf diye açıp bakıyorum, mutsuzluk çullanıyor üstüme. Sigaradan sararmış dişlerim, özensiz saçma saçlarım, bir deri bir kemik vücuduma yakıştığını sandığım tişörtümden sarkan incecik kollarımdan görünen kemiklerim, aptal bakışlarım, zaten sıradan olan gözlerimi kapatan gözlüklerim...
Silmek istiyorum fotografı, silemiyorum. Aklıma düşünceler doluşuyor, ben böyle mi görünüyorum insanlara diye soruyorum kendi kendime. Çirkinliğimin yanına aptallığım da ekleniyor. Hem çirkin hem aptal hem kaba hem bakımsız bir hayvan olduğumu fark ediyorum. Hayvan olduğumu yıllar önce farketmiştim. Aslına bakarsan hepimiz temelde hayvan olduğumuzu kabul etseydik pek bir sorun çıkmayacaktı ancak sosyal toplum denen insan uydurması hayal dünyasında insanlara yer vardı. Hayvanlar, insanlık dışı, sosyal topluma ayak uyduramayanlar, uydurmak istemeyenler senin de ruhun güzel, senin muhabbetin yeter, görünüş önemli değil ki laflarıyla gizliden gizliye dışlanıyorlardı.
Bu maskeli baloya maskesiz gelen tek salak olduğumdan - haberim olmamasından değil maske takmak istemediğimden - bakışlara ince laf çarpmalarına takılıyorum.
Değişmek istiyorum, zor geliyor. Hem gücüm yok, hem de ne bileyim yazamıyorum bile doğru düzgün.
Evime bakıyorum dağınık.
Yüzüme bakıyorum dağınık.
Vücuduma bakıyorum dağınık.
Ruhuma bakıyorum dağınık.
Düşüncelerim dağınık.

O kadar dağılmış ki parçalarım toplayamıyorum. Notre dame ı bile esmeralda ruhu güzel diye seviyordu. Onun bile ruhu toplu demek ki.

Beni bir ben severdim. Kendim bile sevmiyor artık beni.

11 Mart 2012 Pazar

Eve Yürüyorum

O kafayla yürüyorum, kapşonum çekili ve saçlarım yanaklarıma çarpıyor her adım atışımda. İnsanlarla bu kez farklı bir açıdan göz göze gelemiyorum. Onlara acıdığımı anlamasınlar diye, hafif eğiyorum kafamı şimdi. Kar yağıyor sanırım, yine. Hayır ama bu dolu olmalı küçük küçük. Ya da biri yukarıdan iki köpüğü birbirine sürtüyor olabilir.


Eve gidiyorum. Ama asla eve sadece gidilmez Mert’in dediğine göre. Kafamı hafifçe sağa çevirip alımlı bir şekilde yanımdan geçen bir kızı kesiyorum saliselik, omuzlarıma çarpa çarpa ilerleyen ve laga luga konuşup kafamı kaldırdığımda sokak lambasının hizasında gördüğüm o şairine havayı bozan kalabalığa gülümsüyorum. Bunları gidince yazmam var aklımda. –ha birde aşağı inerken çöp dökmüştüm, merdivenlerin ağzına bıraktığım kovayı almalıyım eve çıkarken düşüncesi var-Hem bir çoğu, şu an düşünebildiğim bir çok şey uçup gidecek aklımdan, belki de en can alıcıları. Çünkü insan sürekli en gereksiz bilgileri depolar beyninde. Mesela sen dediğimde aklıma ilk yanağını şişirişin geliyor, çok zorlarsam kolumdan tutuşun oda hayal meyal, allah belasını versin anı depolama tekniğinin. Peki neden yazmak düşüyor böylesine, ne gibi bir çıkarım var, neyin ispatı için, ne kazanabilirim? Çok geçmeden yaptığımı mantıklı çıkarmaya çalışıyorum.Savunma mekanizması işte, en büyük ego tenkiti. İnsanın kendi kendine düşündüğü bir sisteme bile çok büyük bir hırsla çalışabiliyor. Eğer bir insan yürüyebiliyorsa yürümeli. Hayır iyi yazmıyorum ama topal da olsa, aksayarak da yürüse, bir insanın tekerlekli sandalye kullanması çok tembel bir orospu çocuğu olduğunu gösterir. Bu kalıbı kullanmayı sevmiyorum ama genelde orospu çocuğu taksici, orospu çocuğu doktor, orospu çocuğu müavin… liste çok uzun. Biri paso muhabbetini ziyadesiyle fazla uzatmış, diğeri gideceği yolu… Genellikle kullandığım bir çok kalıbı sevmem. Ama toplum içinde barınabilmek için kullanmak zorunda hissederim kendimi.


Lambanın karşısndayım, yanımda da var bir tane. Kaldırımdan inip, yanımdakine dönüyorum yüzümü. Yayalara yeşil yanıyor ama geçmiyorum, kırmızı yanıyor ve tekrar yeşil. Evet şimdi geçebilirim sanırım.İnsan ilişkileri düşüyor aklıma tedirgin gözlerle yolları gözetleyerek geçerken –yeşil yanıyor olabilir yayalara ama burası sincan- Dean’in de dediği gibi sanırım; "erkekler için genelde gördükleri kişi için düşünce -evet bu o, kesinlikle o olmalı, ve ben bu kızla evlenmezsem aptalımdır. Ama kızlar genellikle önlerinde beliren ihtimallerin en iyisini seçme dürtüsündedirler.” Erkekleri kapak olarak ele alırsak, çok büyük bir kapakla küçük bir tencerenin ağzını örtebilirsin, ama büyük bir tencerinin ağzını kendisinden küçük bir kapakla kapayamazsın.


Zile basıyorum kapı açılıyor. Salondan gelen ses “o abin kovayı getirmiş mi?” Siktir getirmedim elbet. Nasıl hatırlayabilirm ki kafamda onlarca gereksiz şey dönerken. Bugünün en asıl görevini nasıl hatırlayabilirdim. O kurduğum tüm özgüven çatısı yavaş yavaş yıkılırken merdivenlerden kendimi aşağı bırakıyorum.


Bir gökdelenin çatısına çıkmışım ve gidebileceğim en son noktaya, bir reklam panosunun en ucuna kadar yürümüşüm. Hızlı bir yağmur yağıyor. Kendimi bırakırsam onlara eşlik edebilirim diyorum ve bırakıyorum. Ama bütün yağmur tanelerini bir buldozer gibi hızla eze eze düşüyorum aşağıya, nalet olsun olmadı. Bir an duruyorum o yüzden. Yağmur taneleri de duruyor. Hayatıma bir bakayım diyorum. Film şeridi gibi geçmiyor tabii. Hayat bir film gibi değildir hiçbir zaman. Bu yüzden filmler çekilir hep –çoğunlukla- Yine de genel bir kritiğini yapabiliyorum. O an ne olursa olsun, orada yedi milyar insandan hangisi olursa olsun düşünebileceği iki şey olur. Pişman mıyım? –Hayır.-, Kritik. –Güzel bir hayattı.- Biten her şey güzeldir. Her acı her mutluluk. Hatta acılar daha güzel gelir bittikten sonra. Belki bir gün biterim.

6 Mart 2012 Salı

Bugün Benim Doğum Günüm

Bugün benim doğum günüm
Bir kaç mesaj
Doslarla içilen birer kadeh içki,
Biraz dost sesi - çok az ama -
Ve bir kaç harf kalabalığı,
Nice mutlu yıllar,
İyi ki doğmuşsun lar
Tek gecelik ilişki gibiler.
Ertesi gün hatırda kalan,
Boş bir yorgunluk.
Yazasım var çok fazla.
Zihnim boşalana kadar,
Ben boşalana kadar yazasım var.
Tanrı dur diyene kadar yazasım var.
Tanrım dur artık.

Ben Hiç Bilmem Şiir Yazmasını

Ben şiir yazmasını hiç bilmem
Sen desen bile beceremem
Zaten hiç de sevmem
Babasını da sevmezdim.
Kafiyeler yorgun, yaşlı orospuların minicik etekleri gibi,
Çirkinliği çaresizce, süsleyerek örtmeye çalışıyor.
Sigara var bak güzel,
Yakınca çıtır çıtır sesler çıkıyor,
Dumanı içini ısıtıyor,
İçimdeki yangını hatırlatıyor.
Kimse sevmez beni.
Sevdiğimden sevilirim
Bak gör sevmesem bir gün,
Kendime mahkum edilirim.
Yeter artık yakmayın canımı,
Kibarlıklarınızla, süslü laflarınızla yakmayın.
Her özür dileyişte yanıyor boğazım.
Kendinizi affetirmeye çalıştığınızda,
Daha da çok kanıyor yaralarım.
Doğrudur canın yanıyordur,
Bıçak saplanmıştır sırtına.
Ama benim kimsenin göremediği milyarlarca kağıt kesiğim var,
Ne kanar,
Ne bakınca iç yakar,
Ama bil ki acıyor,
Öldürüyor yavaşça.
Herkesi hayatta tutamam ben,
İsa değilim, olmak da istemem.
Anılarım kaldı bir tek elimde
Onları da al, kıvır götüne sok,
Bir gün bakar, ağlar gibi olursun belki.
Cenazemde ağlayın,
Lütfen ağlayın.
Gülmemizi isterdi diye kahkalar atmayın
İstemem gülmenizi.
Ağlamanıza ihtiyacım var,
Ciddiye almanıza,
Üzülmenize, hayata döndürmeye çalışmanıza.
Ben ölmem biliyorum
Ama yaşamaya da ihtiyacım var.
Ben hiç sevmem şiir yazmasını
Bir tek enishanın şiirlerini okurum, arada serdar yazarsa onlarınkini
Ha bir de biri oku bak güzel derse.
Yazamam zaten hiç.
Sen ölsen bile yazamam.

5 Mart 2012 Pazartesi

Görev

Anne ben boşuna yaşıyorum herhalde. Dünyaya hiç bir şey kazandırmıyorum öyle mal gibi yaşıyorum.
Senin görevin okulunu bitirmek başka bir şey yapmana gerek yok zaten. Görevim... Görev...

Okulu bitirmek, iş sahibi olmak, belli bir süre devleti korumak, gerekirse ölmek, evlenmek, neslimi devam ettirmek.

Görevler... İnsan yaşadığı süre boyunca korkuya kapılmasın, niye yaşıyorum ben diyip sadece Tanrının alacağı değersiz canını kendi almaya çalışmasın diye insanoğlunu uyutmak için üretilmiş oyunlar.

Okul denen uyuşturucuya başlamadan öncesini zaten hatırlamadığımdan güzel miydi görevsizlik, özgürlük hatırlamıyorum. Gerçi liseden öncesini de pek hatırlamıyorum bir kere düşmüştüm ağlamıştım feci şekilde, onu hatırlıyorum bir kız vardı bir de, örgülü saçlı, kırmızı çoraplı. Onu hatırlıyorum. Ve bunların dışında anı çöplüğünden yüzeye çıkanlar.
Okula başladığım andan itibaren görev denen perde düşüncelerimin önüne inmeye başladı. Ailemin benimle gurur duyması gerektiğini anladım. Başarılı olmam gerektiğini, olmazsam üzüleceklerini, beni sevmeyebileceklerini düşündüm. Her başarımda takdir görmem, daha çok sevildiğim sanrılarını tetikledi. Başarı dışında bir şeye odaklanmaz oldum. Diğer çocuklar gibi oyun oynuyordum elbet ama bilinçli şekilde. Ertesi gün okulda yine başarılı olmam gerektiği bilinciyle.

Ergenliğe giriş dönemim liseye rastladı - geç biraz evet -hayatta tadını almadığım çok fazla şey olduğunu öğrendim. Başarısızlığın tadını aldım. İğrençti. Başta nefret ettiğin sonra yedikçe alıştığın ve gittikçe güzel gelen bir yemek gibiydi. Hoşuma giden başarısızlık değildi. Başarısızlığa karşı gösterdiğim umursamazlıktı. Öyle bir özgürlük duygusu veriyordu ki uçuyordum sanki. Düşük not aldığımda yüzümde oluşan gülümseme, kendimle dalga geçişim mükemmel hissettiriyordu.

Uzun sürmedi.

Liseden sonra yüksekokul okumam gerekliydi. Fiziksel gücüm veya belirli bir yeteneğim olmadan tek sahip olduğum şeyi - daha doğrusu sahip olduğum tek şey olduğunu düşündüğüm, düşündürüldüğüm, şeyi - kullanmam gerektiği dayatıldı. Beyin.

İyi bir okula gitmeliydim. İyi bir okul ailemin ve çevrenin istediği bir okuldu elbette. Sadece benim istediğim ama çevremden takdir görmeyen bir okul ve bölüm yeterince iyi sayılmazdı. Böylelikle isteklerimi elemek ve az istediğim bir şeyi kendimi ikna ederek çok istediğim bir şeye dönüştürmeliydim.

Sürüye katıldım. Katılmak kendi isteğinle yapılan bir eylemmiş gibi algılanmaya başlandı. Tıpkı başlandı gibi katılmak da katmak da geliyor. Edilgen bir fiil olduğuna göre de kendi isteğimle veya kendi etkimle yapmadığım olduğu anlamına geliyor. Beni sürüye kattılar. Sırf para verdiğimiz için daha iyi öğretmek zorunda olan öğreticiler bizi en iyi sürülerin arasına katmaya çalıştılar. Gidilen patikaları öğrettiler. Diğer koyunlardan daha hızlı geçmemiz için. Kimse patikanın dışına çıkmayı düşünemez hale geldi, patika öyle uzundu ki yolu aklımıza kazımakla meşgulken yeni bir patika oluşturmak aklımıza gel(e)medi.

Patikayı yarım yamalak aldım zihnime. Bu süreçte yeni bir görev edindim. Sevmek.Bilinçaltımda neslimi devam ettireceğim dişinin O olduğu işlenirken ben suratımda aptal bir gülümsemeyle ders saatinin gelmesini ve gözlerimizin kesişmesini bekliyordum. Çünkü biliyordum ki o bana baktığında ben de ona bakıyorsam, benim ona baktığımı anlayacaktı. Ben de içten içe o da bana bakıyor diye egomu tatmin edecektim. Baktığımı, hoşlandığımı anlamalıydı çünkü bunu söyleyecek cesaretim yoktu henüz.

Görevlerimi yarım yamalak tamamladım. Tüm koyunları geçemesem de çoğunu geçtim. Karşılık olarak sevgi elde edemesem de kendimce sevdim.

Ve bir süre görevsiz kaldım. Sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Ne yapacağımı bilemedim. Düşünmeyi uzun zaman önce unuttuğumdan - unutturulmuştu - düşünemeyen insanın sarılacağı en kolay yönteme sarıldım. Beklemek...

Görevsizlik süremin bitmesini ve yeni görevlerin verilmesini bekledim bu sürede.

Güldüm, eğlendim, izin günlerimi içerek, sevişerek, anlamsız sohbetler ederek, hiç inanmadığım cümleleri yıllardır savunuyormuşum, hiç sevmediğim bir kadına ölürcesine aşıkmışım gibi laflar ederek, kısacası düşünmemi engelleyecek her şeyi yaparak geçirdim.

Sonunda görev verildi. Önceki göreve benziyordu. Okulu geçmek. Ama bu önceki kadar kolay olmayacak gibiydi. Yanımda beni kollayıp gözetenler yoktu. Benim için her şeyi yapacak, yaralansam da sırtında taşıyacak dostlarım yoktu.

Yaralanırsam ölürdüm.

Mümkün olduğunda insanların çıkar savaşından, medeniyet saldırısından uzak kalarak yaralanmamayı başardım. Ama bu süreçte olmaması gereken bir şey oldu.

Görev bilincimi yitirdim.

Korktuğum başıma gelmişti. Görevlerim olduğu halde yeterli gelmemeye başlamıştı. Zaten yarım yamalak yapıyorken bir de görevlerin saçmalığını düşünmeye başlamıştım.

Düşünmeye başlamıştım.

Kendime yeni görevler buldum. Tekrar özgür hissediyordum. Görevlerim vardı ama bu görevler düşünmemi engellemek için değildi. Kendimi yaşamda tutmak için kendi kendime verdiğim görevlerdi. Hem de düşünebiliyordum bir yandan. Başları tarafından verilen görevleri elimin tersiyle iterken kendi görevlerimi büyük bir azimle uyguluyordum.

Bu güzeldi. Saf, temiz ve güzel.

Görevler insanı yaşamda tutmak için üretilirler. Ya sen üretirsin, ya da üretemeyecek kadar küçüksen verilmesini beklersin.

Sevgilinin geçmesini, geçerken göreceğin yirmi saniye için dört saat soğukta beklemek veya başka kimseyi sevmemeye çalışmak, kim ne derse desin, zihnin bile sana unutturmaya çalışsa bile sesini hatırlamaya çalışmak veya bir amacın olmadan yaşayacağıma, dünyaya bir şey vermeyeceksem yaşamam ölürüm demek bunlardan bir kaçı.

Emin ol kendi verdiğin görevleri yapmak başkasından görev beklemekten zor.

Güzel olan da bu ya zaten. Seçim senin.

4 Mart 2012 Pazar

Bank Üzerine

“N’apıyorsun sen böyle, neden hep buradasın” dedi. Yavaşça yanıma oturmuştu.


“Sen” dedim “şeysin, evet evet şeysin sen.”


“Hayır ben şey değilim” diyerek geriye attı kendini.


“Ben de Enis değilim. Hem sana şey misin diye sordum mu? Şeysin dedim, benim dünyamda sen şeysin. Benim dünyama nasıl karışabiliyorsun sen ya. O değil de kendi dünyamda bile ben ben değilim, kimin be ben.” Diyerek kendime sinirlenmiştim.


“Ya boş ver onu bunu şunu. Anlatmadın daha. De bi’ hele neden burada oturuyorsun hep, neden bu bank. Nasıl bir manyaksın sen, deli misin yoksa? Seni deli mi si.. töbe töbe konuşsana artık ya.”


“Akan bir nehirde elmas, altın gibi değerli madenleri bulabilmek için, elek gibi bir şey tutarlar suya karşı. Sabahtan akşama kadar beklerler sırf bir parça olsun elde edebilmek için. Haftalarca sonuçsuz kalınsa da her gün erkenden giderler ve akşama kadar aynı işi tekrarlarlar. O elekten çok su geçer, gereksiz çok şey takılır. Ama aslolan gelmez kolay kolay, gelmedikce daha hırsla beklenir, ama ne kadar hırslanırsa insan o kadar da bitkinleşir.


Şimdi mesela ben buraya oturuyorum. Çok gereksiz insan geçiyor, onlarca mal, gerizekalı... Sürüsüne. Çoğu boşa nefes alıp veriyor fikrimce. Ve ben bu hengame arasında bir elmas bekliyorum. Lakin sorun şu ki benim elimde bir elek yok. Elimde bir kasnak var, bir çember. Bazı bazı elmasın geçtiğini görürüm de öylece akıp gider, nice başka diyarlara. Ben de beklerim. Olayın mantıksızlığı burda belki ama ne hırsımdan ne bitikliğimden bir şey kaybetmedim. Bunun kaynağı, ana güç de sanırım, işte, şey, demesi biraz garip kaçabiliyor; aşk.”


“E bir elek tut kendine. O kadar mı safsın, acizsin?”


“Ya bir kalk allasen, git ben bir sigara içeyim. Yeşilaycı bir tipin var, greenpeace kolyesi falan. Git bir tüttüreyim, dumansız hava sahana karış. Dünyama falan elleşme, ben de kimim, çevirelim çemberleri, dünya gibi, aynı hızda, belki duruyor gibi olur zaman. Durulur belki içim, git sen ben bugün içmeyeyim.”


Bankta yalnızdım yine. Bazen o çemberi, tası, tarağı, bankı götüme sokup gereksiz ve gerizekalı bir şekilde akabilmek istiyorum o merdivenlerden. Sosyal fobikliğin çok zıt bir ucundaydım, bazenleri egom tatmin olmaya ihtiyaç duymayacak kadar ironik bir şekilde tavan yapabiliyor. Sonra her zaman yediğim yere gidip her zaman yediğim yemekten sipariş etmek istediğim vakit kalmadı cevabını alınca devrelerim yanıyor. Başka bir şey isteyemiyorum, küçülüyorum o adamın gözünde. "Ehe mehe şey, ben abi ehe" efektleriyle kayboluyorum masalara sandalyelere. Neyin kafası, neyin derdindesin sen de, nerelerde, ne peşinde, ne umrunda, ne lan bu?

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets