O kafayla yürüyorum, kapşonum çekili ve saçlarım yanaklarıma çarpıyor her adım atışımda. İnsanlarla bu kez farklı bir açıdan göz göze gelemiyorum. Onlara acıdığımı anlamasınlar diye, hafif eğiyorum kafamı şimdi. Kar yağıyor sanırım, yine. Hayır ama bu dolu olmalı küçük küçük. Ya da biri yukarıdan iki köpüğü birbirine sürtüyor olabilir.
Eve gidiyorum. Ama asla eve sadece gidilmez Mert’in dediğine göre. Kafamı hafifçe sağa çevirip alımlı bir şekilde yanımdan geçen bir kızı kesiyorum saliselik, omuzlarıma çarpa çarpa ilerleyen ve laga luga konuşup kafamı kaldırdığımda sokak lambasının hizasında gördüğüm o şairine havayı bozan kalabalığa gülümsüyorum. Bunları gidince yazmam var aklımda. –ha birde aşağı inerken çöp dökmüştüm, merdivenlerin ağzına bıraktığım kovayı almalıyım eve çıkarken düşüncesi var-Hem bir çoğu, şu an düşünebildiğim bir çok şey uçup gidecek aklımdan, belki de en can alıcıları. Çünkü insan sürekli en gereksiz bilgileri depolar beyninde. Mesela sen dediğimde aklıma ilk yanağını şişirişin geliyor, çok zorlarsam kolumdan tutuşun oda hayal meyal, allah belasını versin anı depolama tekniğinin. Peki neden yazmak düşüyor böylesine, ne gibi bir çıkarım var, neyin ispatı için, ne kazanabilirim? Çok geçmeden yaptığımı mantıklı çıkarmaya çalışıyorum.Savunma mekanizması işte, en büyük ego tenkiti. İnsanın kendi kendine düşündüğü bir sisteme bile çok büyük bir hırsla çalışabiliyor. Eğer bir insan yürüyebiliyorsa yürümeli. Hayır iyi yazmıyorum ama topal da olsa, aksayarak da yürüse, bir insanın tekerlekli sandalye kullanması çok tembel bir orospu çocuğu olduğunu gösterir. Bu kalıbı kullanmayı sevmiyorum ama genelde orospu çocuğu taksici, orospu çocuğu doktor, orospu çocuğu müavin… liste çok uzun. Biri paso muhabbetini ziyadesiyle fazla uzatmış, diğeri gideceği yolu… Genellikle kullandığım bir çok kalıbı sevmem. Ama toplum içinde barınabilmek için kullanmak zorunda hissederim kendimi.
Lambanın karşısndayım, yanımda da var bir tane. Kaldırımdan inip, yanımdakine dönüyorum yüzümü. Yayalara yeşil yanıyor ama geçmiyorum, kırmızı yanıyor ve tekrar yeşil. Evet şimdi geçebilirim sanırım.İnsan ilişkileri düşüyor aklıma tedirgin gözlerle yolları gözetleyerek geçerken –yeşil yanıyor olabilir yayalara ama burası sincan- Dean’in de dediği gibi sanırım; "erkekler için genelde gördükleri kişi için düşünce -evet bu o, kesinlikle o olmalı, ve ben bu kızla evlenmezsem aptalımdır. Ama kızlar genellikle önlerinde beliren ihtimallerin en iyisini seçme dürtüsündedirler.” Erkekleri kapak olarak ele alırsak, çok büyük bir kapakla küçük bir tencerenin ağzını örtebilirsin, ama büyük bir tencerinin ağzını kendisinden küçük bir kapakla kapayamazsın.
Zile basıyorum kapı açılıyor. Salondan gelen ses “o abin kovayı getirmiş mi?” Siktir getirmedim elbet. Nasıl hatırlayabilirm ki kafamda onlarca gereksiz şey dönerken. Bugünün en asıl görevini nasıl hatırlayabilirdim. O kurduğum tüm özgüven çatısı yavaş yavaş yıkılırken merdivenlerden kendimi aşağı bırakıyorum.
Bir gökdelenin çatısına çıkmışım ve gidebileceğim en son noktaya, bir reklam panosunun en ucuna kadar yürümüşüm. Hızlı bir yağmur yağıyor. Kendimi bırakırsam onlara eşlik edebilirim diyorum ve bırakıyorum. Ama bütün yağmur tanelerini bir buldozer gibi hızla eze eze düşüyorum aşağıya, nalet olsun olmadı. Bir an duruyorum o yüzden. Yağmur taneleri de duruyor. Hayatıma bir bakayım diyorum. Film şeridi gibi geçmiyor tabii. Hayat bir film gibi değildir hiçbir zaman. Bu yüzden filmler çekilir hep –çoğunlukla- Yine de genel bir kritiğini yapabiliyorum. O an ne olursa olsun, orada yedi milyar insandan hangisi olursa olsun düşünebileceği iki şey olur. Pişman mıyım? –Hayır.-, Kritik. –Güzel bir hayattı.- Biten her şey güzeldir. Her acı her mutluluk. Hatta acılar daha güzel gelir bittikten sonra. Belki bir gün biterim.
Hiç yorum yok :
Yorum Gönder