21 Kasım 2013 Perşembe

Sınavlar, Puanlar ve Orospu Çocukları


Aşağıdakilerden hangisi bir hiçlik belirtir?(0 puan)
a) Ben b) Hiçbiri c) Hepsi d) Pırasa

Hocam soruda hata var. Pırasa havuçlu mu onu belirtmemişsiniz.

Ne yazıyosa o.

İnsan neyden yaratılmıştır?(666 puan)

İnsan kusmuktan yaratılmıştır. Tanrı başına bela olan şeytanı yemiş, sonra dayanamayıp kusmuştur. Can bulan kusmuğa da insan demiş, cenneti kokutmasın diye dünyaya atmıştır. Bu yüzdendir ki insan içinde şeytanı ve tanrıyı hisseden başarısız bir karışımdan ibarettir. Bu yüzdendir ki insanlar, aklı başında insanların midesini bulandırır.

" Hocam finale 1 vermişsiniz. Nolur geçirin hocam bu son dersin, okulu bitirecem " 

" Okulu bitirecem diye kendini bitirdin be evladım. O 1 sana kendinden kalan "

" Kendimi kendime bölsem 1 etmez, bu mukavemet bizi kandırıyor hocam "

" Hoca camide "

" Nabayım? Nafile namazı mı kılayım? "

∞ işareti ne anlama gelmektedir?(8 puan)

Cehennem 6 katlı, cennet ise 7. Sonsuzluksa devrilmiş 8 ile ifade ediliyor. Çok ilginç biri bunu araştırsın lütfen. 

Sonsuzluğun 0 olması lazım değil mi? Sonsuzluk dediğin hiçlikten başka bir şey değil çünkü. Ya da sonsuz o kadar çok hiçlik ki 0^0 ile ifade edilebilmiştir. Bu da zamanla ∞ a dönüşmüştür.

İnsan, beyninin % kaçını kullanır?(10 puan)

%100ünü kullanır. Ama nedense %1 ini kullananları alkışlayacak hale geldik.
İnsan beyni sınırsız ve insan beyninin %100 ünü kullanabilecek kapasiteye sahip muhteşem bir canlı ise %1ini kullanmayı tercih etmesi onun aptal olduğunu kanıtlamaz mı hocam?( 50 yetiyo bu arada. Paradoksumun hatrına bi babalık yapın nolur ) 

Eğer %1ini kullanabilen bir canlı olsaydı karşıdan karşıya geçerken karşıdan gelen araç ile arasındaki mesafeyi(X) ölçtükten sonra aracın hızına(V) bölüp, karşıya geçeceği mesafeyi ölçüp kendi hızına böldükten sonra çıkan sonuçları(t) karşılaştırıp karşıya geçip geçemeyeceğine karar vermesi imkansız olurdu. Öyleyse insan beyninin kullanımı kişiden kişiye değişiyor denilip şöyle formulize edilebilir.

Br : Beynin kullanılan yüzdesi 
x : kafaya sürülen jölenin hacmi
y : kafanın hacmi
a : aşık olunan kişi sayısı
b : aşkına karşılık veren kişi sayısı
n : okunulan kitap sayısı
z : hiç bir şey anlatmayan, popüler olduğu için okunan kitap sayısı
d : çitlenen çekirdek sayısı
t  : dış görünüşe harcanan vakit
T : düşünmeye harcanan vakit

Br/100 = (y/x).(a/b).(n/z).(d^1/3).(T/t)

Obezitenin sebepleri ve obez insanlar için ne yapmalı?(O puan)(Hesap makinasıyla çözüm kabul edilmez)

Yemek yedikleri için. Ağız burun girilmeli.(Hastalıktan dolayı olanlar hariç)
Kendine acımayana ben de acımam. Kendimle barışığım ben diyerek yardımcı olmaya çalışanları terslesin, diyet yapanlara bok atsın, Kepçeyle nutella yiyip  spor yapmaya üşensin. Esra erol izleyip bi tencere dolmayı cebe atsın sonra da desin ki ben şişmanım ayakta duramıyorum ben diğerlerinden öncelikliyim. Bırak bu ayakları şişman, git evde nutella ye sen.

Son olarak söylemek istedikleriniz yazın.(söz 3-5 puan vericem)

Uçurtma olsam, ipimi tutmasınlar ama ağaca bağlasınlar. O ağaç beni hiç bırakmaz. Ben de içim rahat halde göklerde süzüleyim. Kuşlara " Merhaba, naber kuş? " diyeyim. İnsanların suratlarından akan kirden ve kürden uzakta güneşe bakarak öleyim.

İplerimi lütfen sıkı bi yere bağlayın. Yoksa güneşte yanıyorum. Green lantern miyim lan ben? İnsanım insan. Çamurum ben. Kuruyup yeryüzüne düşüyorum. Üstüme basıyosunuz sonra. 

Suya atın beni. Ağlayamam o zaman.

Yakın beni, n'olur. Hiç değilse bir kez olsun içimle dışım bir olur.
( Ölüm yetiyo hocam ;) )

17 Kasım 2013 Pazar

Güzel ve Çirkin

Çok eski zamanlarda krallığın birinde çok güzel bir prenses yaşarmış. Kral evlilik çağına gelen prensesi evlendirmek istemiş. Krallığın başına bela olan devi öldüren cesur şövalyeye kızını vereceğini duyurmuş. Bunu duyan nice şövalye prensesle evlenmek için devin karşısına çıkmış. Ama 5 metre boyundaki bu dev hepsini yemiş. 

Çok uzak diyarlardan bir prens devi öldürmeye karar vermiş. Mertliği dillere destan bu prens, diğer şövalyelerin yaptığı gibi karşısına mertçe çıkmamış. Dev uyurken gizlice mağarasına girip devin boynuna indirmiş kılıcı. Acı içinde uyanan dev ayağa kalkamadan bir daha indirmiş kılıcını prens. Sonra bir daha, bir daha bir daha. Sonunda başını koparıp krala götürmüş.

Devi öldüren bu yiğit delikanlıya kızını vermiş kral. 40 gün 40 gece düğün yapmışlar ve prenses ile prens sarayda yaşamaya başlamış. Prens prensese delicesine aşık olmuş. Ama prenses prensi sevmiyormuş. Sevdiği başka birisi varmış. Krallığın köylerinden birinde yaşayan bir oduncuya aşıkmış.

Prens prensesin onu sevmediğini, başkasını sevdiğini, gece o uyurken çıkıp gizli gizli ona gittiğini biliyormuş ama prensesi o kadar seviyormuş ki bilmiyormuş gibi davranıyormuş. Prensesin onun yanında olması ona yetiyormuş. 

Bir gün prens bu adamı çok merak etmiş. Prenses bu kadar sevdiğine göre dünyanın en yakışıklı adamı olmalı herhalde demiş. Prenses bir gece gizlice çıakrken onu takip etmiş. Adamla prenses tartışıyor gibiymiş. Adam sinirlenerek bir şeyler söylemiş, prenses ayağına kapanmış ama adam kapısını kapatıp prensesi dışarıda bırakmış. Prens hemen saraya geri dönüp yatağa girmiş. Prenses yatağa girdiğinde prense sarılmış.

Prens ne kadar mutlu olsa da prensesi üzen adamın canını almayı kafasına koymuş. Kimse prensesimi üzemez demiş. Adamı öldürünce prenses üzülecek olsa da bu yaptığı cezasız kalamaz diye düşünmüş.

Ertesi gün ilk iş adamın evine gitmiş. Adam dışarıda oturuyormuş. Yanına gitmiş adamın yüzüne bakmış. Adam o kadar çirkinmiş ki midesi bulanmış. 

" Seni nasıl sevebildi ki " demiş. " Sen de kimsin be adam " diyecek olmuş adam ama prensi görünce diz çökmüş. " Seni nasıl sevebildi neyini sevdi be adam hiç de güzel değilsin ki demiş " diye tekrar sormuş prens. " Ne söylediğiniz hakkında bi fikrim yok prensim " demiş adam. " Prens adama kızarak " Ne yaptığınızı biliyorum ama ses etmiyorum sadece söyle senin neyini sevdi bu kadar ve ona dün gece ne dedin de üzdün prensesimi " demiş prens. Adam anlatmaya başlamış

" Prensim, prenses bana aşık, sizden önce de sizle evlendikten sonra da kapıma gelip bana aşık olduğunu birlikte olmamız gerektiğini söyler. Ben de ona onu sevmediğimi gidip prensiyle mutlu olmasını söylerim. Dün gece de yine aynı şeyi söyledim. Artık peşimi bırakmasını, onu sevmediğimi, asla sevmeyeceğimi kıyamet kopsa bile birlikte olamayacağımızı anlattım. Beni neden sevdi bilmiyorum " 

Öylesine güzel bir prensesi kim sevmez ki adam delirmiş olmalı diye düşünmüş prens ve sormuş " Sen nasıl sevmezsin ki onu? onu sevmeyecek insan delirmiş olmalı " 

" Prensim özür dileyerek söylemeliyim ki prensesimiz çok da güzel değil. Hatta çirkin bile diyenler var etrafta " demiş adam.

Duyduklarına inanamıyormuş prens. Prensesine nasıl böyle hakaret edebilirdi bu adam. Ölmeyi hakediyordu.

Adamı ayağa kaldırmış ve kalbine kılıcını saplamış. Biraz can çekiştikten sonra ölen adamın göğsünde kılıcı döndürerek kalbini açığa çıkarmış. Damarlarını kesmiş ve kalbini söküp almış.

Saraya gelip prensese vermiş kalbi. " Al artık onun kalbi senin oldu " demiş.

Prenses bayılmış. Ayılınca kalbi tekrar görmüş ve ağlamaya başlamış. " O adam seni hiç sevmemiş, hatta sana çirkin bile dedi " demiş prens. Prenses göz yaşları içinde " biliyorum " demiş. " çirkinim ben " "siz dünyanın en güzel kızısınız prensesim böyle şeyler söylemeyin " " hayır çirkinim o yüzden sevmedi beni. Kendine layık görmedi beni. o dünyanın en yakışıklı adamı, bense dünyanın en çirkin kızıyım " demiş. 

Kafası karışmış prensin. Şaşkınlıktan saçmalamaya başlamıştı herhalde diye düşünmüş.

" Nasıl olur prensesim o, o kadar çirkin ki kurbağalar bile kendine eş olarak almaz "

" Sen kendine aynada hiç bakmadın herhalde prensim, her ne kadar beni çok seviyor olsan da o çirkin dediğin adamdan daha çirkinsin "

Kafayı yemek üzereymiş prens. Saraydan koşarak çıkmış. Yolda gördüğü ilk adama sormuş " Doğruyu söyle yoksa kelleni uçururum anladın mı? Mutlak doğruyu. Kızmayacağım öğrenmem gerek. Ben çirkin miyim? "

Adam önce korksa da prensin gözleri yaşlı halinden cesaret alıp " Evet prensim size çirkin diyenler var " demiş " Peki prenses güzel mi? " " Sizin kadar güzel prensim " diyebilmiş adam.

Prens adamın kellesini oracıkta uçurmuş.

Gölün kenarına gelmiş, Sudaki yansımasına bakmış. Kendini bırakmış göle. yavaşça dibe çökmüş ve artık çirkin değilmiş, ölüymüş.

Fosforlu Saat

Kapranlık bir odada yorganın altına sığınmış vaziyette karanlığı daha da karartmaya çalışırken bir ışık gözüme çarptı. saatim parlıyordu. ilk defa fosforlu akrep ve yelkovanla karşılaşıyordum. demek ki benim odam bu kadar karanlık değilmiş diye düşünmedim. Sadece mutlu oldum. Yorganın altında sırıtarak saate bakıyordum. Saniyeleri göremesem de yelkovanın minik hareketleri gözüme çarpıyordu. Tam olarak 2 dakika geçti ve ben hala mutlu ve huzurluydum. Mutluluğumun bu kadar küçük bir şeye bağlı olmasına üzülmedim çünkü hala hiçbir şey düşünmüyordum sadece saatime bakıp mutlu bir şekilde zamanın akmasını izliyordum. Çok uzun zamandır ilk defa zaman bensiz akıyordu. Çok uzun zamandır ilk defa zamanın akmasını dışardan izliyordum. Zaman benim yanımdan geçip gidiyor, beni farketmiyordu bile. Zamansızlığın tam ortasındaydım.

Tam olarak 5 dakika geçti.

Mutluluğa katlanamayan kıskanç beynim bana haftaya yapmak istediğim şeyleri hatırlattı. Sonunda beni mutlu edecek şeylerin hayalini kurdurdu. Hayal kurmaya başladığım an zaman beni farketti ve üzerime çullandı. Mutluluğum yerde kanlar içinde yatarken zamanın kollarımdan tutuşunu ve sürükleyişini hissettim. Güzel hayallerdi halbuki neden mutsuz oldum diye düşünmeye başladığım an geçmiş çıkageldi. Çünkü düşünmenin cezası geçmişti. Geçmişte yaptığım tüm hatalar birer birer üstüme geliyor beni çekiştiriyordu. 

Geçmiş ile gelecek arasına sıkıştığım halde şimdide değildim. Nerdeydim?

Mutsuzlukta.

" Amına koyum hayat gibi amına koyum ya " diyerek uyumaya çalıştım. Zihnimde her zaman olduğu gibi yine binlerce kılıçla gövdemin delindiği, içinden karanlığın aktığı imgesi canlandı, yerini kendimi tutup göğüs kafesimden ikiye ayırdığım imgesi aldı.

" Geçmiş geçmişte kalmıştır, gelecekse henüz gelmemiştir " kim demişse tam bir gerizekalıymış. Geçmiş asla geçmez, gelecek ise hiç bir zaman gelmeyecek olandır. Geçmişe geçmiş diyenle geleceğe gelecek diyen aynı ironi manyağı insandı sanırım.

Fosforlu saatimin bana gösterdiği; anın içinde olduğun an yaşadığın idi. Çünkü mutluluk asla hareket etmeyen, evrenin en sabit şeyi ve zihin ise hareketin kendisi. Eğer 1 saniye için de olsa zihnini durdurabilirsen mutluluğu yakalayabilirsin.

Ertesi gece evime geçip yatağıma yattım, yorganı üzerime çektim sırf saatimin fosforunu göreyim diye bir çocuk gibi küçücük şeye hayatımı sığdırmıştım. Ama saatin fosforu yanmıyordu. Yansa bile ilk anki heyacanı olmayacaktı. Tekrar küfrettim ve uyumaya çalıştım.

O sırada hayatın amacını da buldum. Hayatın amacı yaşamaktı. Yaşamak, sonsuza dek yaşamak. Yaşamak için yaratıldığımıza göre amacımızın da yaşamak olması zihinleri zorlayacak bir şey değildi elbette. Elma soysun diye ürettiğin robot elma soyunca neden elma soyuyorsun dersen alacağın cevap bellidir.

Sonsuza kadar nasıl yaşayacağız diye düşünürken annem öksürdü içerden. Annem, anne, evlat. Annem beni yaşatmıştı. Yaşamının bir kısmını bana aktarmıştı. Ölecek olan bir çiçeğin tohumunu alıp ekmek gibiydi. Çiçek ölümsüz olacaktı böylece. 

Sonsuza dek yaşamak için acı içinde kıvranan bir yaşam yaratmak bana canice geldi. Ben sonsuza dek yaşamak istiyorum diye daha yaşamak isteyip istemediğini bile soramadığım bir canlıyı yaratmak bencillikti. Ama ruhumu bu bedende tuttuğum sürece bedenim ölecek ve ruhumu da beraberinde götürecekti. Ne yapmalıydım? Ruhumu nasıl saklamalıydım? Şu hayatta yapabildiğim tek şey olan yazıya sığındım. Bedenim ölse bile ruhumun bir parçası, düşüncelerim kalacaktı. Yazmaya karar verdim. Ölene kadar yazmaya. Ruhumu tüketene kadar yazmaya. Ta ki ruhum bitip bedenim bomboş kalana dek.

Sonra uyudum, okula gittim. Ruhunun farkında bile olmayan insanları gördüm. Belki de tanrı onlara ruhunu vermemişti. Heba eder diye düşünmüştü herhalde. 

Eve geldim yazayım dedim, yazamadım. Yaşama derdine düşüp ruhumun aktığını farkedememiştim. Yolda sızdırmıştım ruhumu. Neyse siktiret dedim. Çay koydum, o ses türkiye izleyip " ebru gündeşi seçecek " dedim. 

16 Kasım 2013 Cumartesi

Yaşamamak

Senin gibi adamlara yer yok bu dünyada anlamıyo musun? Kimse seninle şehir dışına gelmek istemeyecek, kimse senin yanında kendini güvende hissedemeyecek, nereye gidersen git suratlarındaki memnuniyetsizliği göreceksin. Onlarla alakası yok tamamen seninle alakalı. Çünkü kimse arabasına bindiği adamın ordan mı girecektik ya diye telaşlanan bir ödlek olmasını istemez. Kimse trafikte gerildiği için boş yollara sapıp yolu uzatan ve kaybeden birine güvenmez.
Anla artık bunu. Seninle kimse sinemaya gelmek istemeyecek çünkü kimse yerine oturmuş adamla arasında gerilim olmasın diye yandaki boş koltuğa oturan birini istemez yanında. 

Seninle kimse yolda yanyana bile yürümek istemeyecek. Çünkü sen yoldaki serseriler laf atacak diye yanlarından korkarak geçerken yanındaki suratını asacak. Çünkü sana, " şu adam bana bakıp duruyo yaa " dediğinde " bakmıyordur boşver " diyen birini yanında istemeyecek.

Tramvaya bile binecek olsan bu kalabalıkmış, öbürüne binelim dersen suratlar gülmez, gittiğin barda seni kaldırıp başka yere oturtmak istediklerinde boyun eğdiğin an istersen dünyanın en komik şeyini anlar yine gülmeyecekler.

Ne sanıyorsun? Sırf diğer insanlara göre onların ilgilerini çekmeyecek şeyleri bildiğin için senin yanında eğleneceklerini mi? Dans etmek istemeyip, hayatın sırrını anlatmaya çalıştığında memnuniyetle seni dinleyeceklerini mi?

Sen hayatı ne sanıyorsun? Neden mutsuz olduğunu düşünüyorsun? Sen gelmiş geçmiş en korkak insan olduğun için mutsuzsun. Bu kadar korkak olmana rağmen sırf başklarının sikinde bile olmayacak şeyleri bildiğin için kendini üstün görmense senin yanında olmak istemeyenlere bir sebep daha veriyor.

Sen kimsin ki normal bir hayat, normal bir şekilde mutluluk istiyorsun? 

Sen farklı ve özel değilsin, asla olmadın. Sadece korkaksın.

Diğer insanlar aptal değiller, sadece cesurlar. Aptal olmaktan korkmayacak cesur hem de. 

O aptal dediğin insanlar yatağa yattıklarında hayata küfretmiyorlar, yastığa başını koyup kendini boğmaya çalışmıyorlar. Hayallerinde ölümcül bir hastalığa yakalanıp hastanede yaşamak yok. Zamanı durdurabilmek gibi gerzekçe hayalleri yok onların. Sırf sen onları kıskanıyorsun diye aptal dediğinin sen de farkındasın ve sen onların umurunda bile değilsin. Dünyanın bir yerinde, korkağın biri onlara aptal diyor diye hayatlarına küfretmiyorlar. Sen onları kıskanırken onlar her gün eğleniyor, mutlu oluyorlar.

Yazdığını söylüyorsun. Hani bakayım ne yazdın? 18 yaşında bir ergenin günlüğünden farklı olmayan şeyler yazmışsın ve yine herkesi aptal yerine koyduğun için düşündüğün, buldum sandığın şeyler saçmalıktan başka bir şey değil. 

Müzik yapıyorum dedin. Bu mu sence müzik? Kaç yıldır gitar çalıyorsun hiç düşündün mü neden hala tek başına çalıyorsun? Neden girdiğin gruplar seni atıyorlar? Aptallar değil mi? Kesin öyledir. Joe satriani de öyle diyordu zaten. Jeff beck de zaten evinde oturup çaldığı dandik şarkılara süper oldu diye övünüyordu. 

Bu söylediklerimi de yaz. En azından bir kere olsun dürüst bir yazı yazmış olursun. Kendini kandırmadan, kendini tanrı gibi görmeden. 

Sen, hastalıklı, asosyal, korkak bir veletten başka bir şey değilsin. Ne onlar aptal, ne sen zekisin. Ve hayat, hayattan korkanların ensesine yapışmış mutsuzluktan başka bir şey değildir.

Hiç düşündün mü neden onlar gibi 5 yıllık sevgililerin yok? Sıkıldın değil mi? Kesin öyledir. Yoksa seni aldattılar da kimseye söyleyemiyor musun? Şu hayatta seni sen sevmeden seven bir tek insan oldu mu? 

Neyin var senin bu dünyada? Ne kazanabildin 23 yıllık hayatında? 

Niye yaşıyorsun sen? Bu çaba niye yaşayıp ne yapacaksın anlamıyorum ki. 

Gözlerim var. Yağmuru seyrebildiğim. Kalbim var birine aşık olduğunda 5 yaşında bir çocuk gibi yerinde duramayan. Ayaklarım var. Rüzgarın sesini duyabilecek kadar hızlı koşabildiğim. Kulaklarım var müzik dinleyebildiğim. Beynim var. Hayal kurabildiğim.

Bi siktirip git. Niye yaşıyorsun onu ben söyleyeyim bari. Annen var. Ölürsen üzülecek bir annen. Korkun var. O silahın tetiğine asla basamamanı sağlayacak korkun. 

Şimdi git ve bu acıyı bitir.

Mutlu musun şimdi?

Üşüyorum.

Biliyorum.

Çok üşüyorum.

Keşke kafana doğrultsaydın silahı. Kalbi tutturamamışsın ciğerlerini delmiş ama bekle biraz. Geçecek.

Ölmek çok kötüymüş. Keşke ölmemek için yaşasaydım. Cevabı ölürken bulmam güzel olmadı değil mi? Yalnız ölüyorum. Niye öldü diye sorarlarsa yalnızlıktan öldü dersin.

Kimsenin niye öldüğünü umursayacağını sanmıyorum mert. Gözlerini kapayabilirsin. Göreceklerinin çok da önemi yok artık.

Hayatım gözlerimin önünde geçiyor onu seyrediyorum şu an.

Artık yalnız değilsin en azından. Artık değilsin. Değilsin. Değil. Değ...

13 Kasım 2013 Çarşamba

Sınav

   Aylardan Kasım, geçen iki yılın Kasımına göre biraz farklı ama. Artık derslere giriyorum, fazla abartmamak kaydıyla. Haftada iki üç gün, üç dört derste boy gösterdiğim oluyor, herkes şaşkın. “Başımıza taş yağacak” diyerek yanına buyur ediyorlar beni. Aslına bakarsan özlemişim masaları, sıraları, ders ortamının muhabbetini. Sonra ilk sınav. İki yılın ardından gireceğim ilk sınav. Sondaj Tekniği, isme bak be, hevesleniyorum. Dersine hiç girmedim ama devamsızlığı takmayan bir hocanın dersi olduğu için gönül rahatlığıyla elime alıp 80 küsur sayfalık notları gece gündüz çalışıyorum. Sınav günü, hiç adetim değildir, erken kalkıp düşüyorum okul yoluna. Otobüste çalışıyorum, kampüse çıkan serviste çalışıyorum. Sınıfa giriyorum “oha kesin kıyamet kopacak” diyorlar, “tamam lan tamam uzatmayın artık da şu neydi mına koyim ya?” diyerek bilgi alış verişlerinde bulunuyorum. Önüme kağıt geliyor, öss zamanında bu kadar heyecan yapmamıştım. Açıyorum kağıdı, zevkle dolduruyorum her tarafını. En az 80’lik bir kağıdı asistanın ellerine gururla teslim edip dışarı atıyorum kendimi. Sigaramı yakıp eserek yürüyorum kampüste, bir sade kahve almak hakkım artık, önümüzdeki sınavlara bakacağız hem, evet.

   Aradan üç dört gün geçiyor, bölüme giriyorum ve duvarlar beni ismimle karşılıyor. Her yere asılmış kağıtlarda “20824944 numaralı öğrenci Enishan Özcan’ın acil olarak bölüm başkanının odasına gitmesi rica olunur” yazıyor. Geriliyorum, bölüm başkanı? N’apacak acaba? “Lan it, iki yıldır derslere geldiğin yok, dersleri alıp alıp f2 ile bırakmışsın. Şimdi okuyacağın mı tuttu. Siktir git, siliyorum kaydını.” Diyebilir mi? Diyebilir elbet, hakkı var. Şaşkın bir şekilde dersi siktir edip, odasına yöneliyorum bizim bölüm başkanının. Kapıya bir bakıyorum, Sondaj Tekniği notları asılı, odaya girmeden notuma bakmak var aklımda ama listede ismim yok, ve aşağıda kalemle ismim yazılı yine, ders sorumlusu bölüm başkanını görmem önemle rica ediliyor. Orda çakazlıyorum olayı biraz, kapıyı vurup, içeri girmeye çalışıyorum ki kapı kilitli. Bir hışım dalıyorum bilgisayar odasına. Transkripti açıyorum ve… Evet. Ben Sondaj Teniği dersini almamışım ki. Öyle bir dersle uzaktan yakından alakam yok.


   Güldüm o an. Ben buydum işte, hep böyle olmamış mıydı? Niye şaşırsaydım artık. “Almadığın bir dersin sınavına gece gündüz çalışıp girmek gibiydi seni sevmek” diye, not düşüyorum hemen defterimi çıkarıp. Karşılıksız sevmenin jargonuna yeni bir cümle de benden. O durumda yaptığım tek şey buydu. Nasılsa hayatım hep böyleydi, o kadardım. Uğraşacak bir şey yoktu, düzeltebileceğim bir şey yoktu, benden bir bok olmayacaktı. O zaman bari yazsaydım. Gündelik saçmalıklarımı sana ilişkilendirseydim ya, belki tüm bunlar birleşirdi karşımda ve hayatım daha çok umursadığım bir şeye dönüşürdü. Bu yüzden yazmalıydım sadece, bu kadar.  

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets