27 Mayıs 2014 Salı

Mecburiyet

" Seni çoooooook seviyorummmmmmm " yazıyordu gelen mesajda, ve ben yine hayatın ters tarafından kalkmıştım. Midem bulanmaya başladı. Bir sigara yakıp derin bir nefes aldım, pencereyi açıp kısık bir sesle " Neden " dedim. Midem iyiden iyiye bulanmıştı. Kusmam gerekiyordu, ben de bağırdım " Neden "
Neden yaşamaya mecbur edildim? Öylesine bağırıyordum ki nefesim yetmiyor, öksürüyordum. İçimdekileri çıkarmak biraz rahatlatmıştı. Ama hayatım boyunca süren bulantım ölsem de gitmeyecekmiş gibi midemin üstünde duruyordu.
Bileklerimdeki dikişlere gözünü dikerek " sorunun yalnızlık " demişti  psikologum. " Sorunum insan olmak " demedim. Bir an önce bitmesini istiyordum seansın. İnsan olmaktan vazgeçirmediklerine göre dediklerini yapıp yalnızlığıma çare bulmalı, hayatımı düzene sokmaya çalışmalıydım. Toplumun bir parçası olursam düzeleceğimi garanti etmişti psikolog. " Denemezsen nerden bilebilirsin? " demişti. Hayatımı biraz olsun düzene sokup okulumu zor da olsa bitirdim, aşık olmadığım, arkadaşlarımın aracılığıyla tanıştığım; sadece güzel göründüğü için tanışmayı kabul ettiğim bir kızla sevgili oldum. İlk zamanlar mutlu bile sayılırdım. Seviliyordum.
Ancak sevilmek, sevmek adlı kelepçeyi de zihnime takıyordu. Onu üzmemek için seviyormuşum gibi davrandım. Anlayacağını bilsem, hiçbir insanı sevemeyeceğimi, insanlardan nefret ettiğimi anlatmaya çalışırdım. Anlamayacağını bildiğim için sustum. Hayatım boyunca kimsenin anlamayacağını bildiğim için susmuştum zaten, antremanlıydım.

Bulantım tekrar şiddetlenmeye başlayınca bu işin burda bitmesi gerektiğini anlamıştım. Telefonu kapattım. Beni bu kadar seven bir insana karşı davranışımın yan etkisi vicdan azabım da bulantımın üstüne binmiş, gözlerimdeki havuzu taşırmıştı. Delicesine ağlıyordum artık. Ağlamak rahatlatır derler, yalanmış. Ağladıkça içimde biriktirdiklerim çatlamış bir barajdan dışarı sızıp barajı yıkan sular gibi dışarı dökülüyordu.

Diğer insanlar hayat nehrinde sorunsuzca akıntıyla beraber yüzen balıklarken, ben akıntının sürüklemeye çalıştığı bir tarafı toprakta bir tarafı suda duran taştım sanki ve akıntı her saniye bir parçamı koparıyordu. Ya akıntıya kapılırsın ya da un ufak olursun der gibiydi.

Hayatımı mecburiyetlerle yaşamaktansa, o hayatı yaşamamayı tercih ediyordum. Beni sevdiğini söyleyen bir insan eğer gerçekten seviyorsa karşılık vermemi beklememeliydi. Ben de " gerçekten " hissettiğim zaman ona söyleyecektim. Ama ne zaman sevgi dolu sözlere karşılık vermesem karşılıksızlığımın cezası pasif agresif bir tavır oluyordu.

Neden birbirini seven insanlar beraber bir şeyler yapmak zorundalardı? Neden kimseye birbirlerini sevdiklerini bilmeleri yetmiyordu. Neden istemediğimiz ama toplumun gerektirdiği şeyleri yapmak zorundaydık? Neden ben hayatımı devam ettirmek için sevmediğim bir işte çalışmalıydım?

Çünkü " çok fazla " insandık. Çok fazla " insandık ".

O zaman korkularımdan kurtulup, ailemi karşıma alıp istediğim mesleği yapmalı, aşık olana kadar kimseyle beraber olmamalı veya değiştirmek istediğim düzen için öneriler sunmak zorundaydım. İşte yaşamı reddetmek istememe sebep olan da tam olarak bu kelime " zorundaydım "

Ben sadece bu zorunluluklardan nefret eden bir insanım. Bu duruma bir çözümüm yok, olması için de çaba sarfetmedim. Ama yalnızca istediğim şekilde yaşamayı isteme hakkım yok mu? Bu toplumdan nefret etmeye hakkım yok mu? Bunu bile mi esirgiyorsunuz benden?

İçimde bir şeyler eksik veya fazla. Tüm insanlardan uzak bir deniz kenarında tek başıma yaşamak mutlu edecek sadece beni. Ama bunun için de ailemi karşıma alıp, mutlu olmak için gittiğim yerde ailemi düşünerek yaşamak " zorunda " olacağım.

Telefonu açıp, " uyuyordum bitanem, ben de seni seviyorum " yazdım.

İçimde bir şeyler ölüyordu ancak ben ölmüyordum. En acıklısı da bu olsa gerek.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets