11 Temmuz 2011 Pazartesi

Ve Şöyle Bir Sahne…


Yatağından, kıvırcık kızıl saçlarını kaşıyarak kalkan bir çocuk... Yaşı ufakça ama kendini neye dönüştürdüğünün farkında. İçinden “Tekrar!” diyor heyecansızca. Hayatını, karakterinin vazgeçilmez parçası olan rutinlerle devam ettirmekte kararlı ve devam ediyor yapmaya, ne yaptıysa dün de, dünün öncesinde de.

Yuvarlak çerçeveli gözlüklerini düzeltiyor. Kamburunu sırtına yük edip ayaklarının ucundaki halıyı incelemeye başlıyor. Birazcık öyle kaldıktan sonra ya rutinine dahil olmadığından  ya da halının pek de numarası olmamasından olacak değiştiriyor yeşil gözlerinin nazarını, ayağa kalkıyor aniden.


Her ne kadar güneşe, başkaları için doğduğu için kızsa da, aklına havanın nasıl olduğuna bakmak geliyor ve kendisine selam veren güneşe karşılık veriyor. Pencereden kafasını çıkarıp etrafı seyrederken elleri, kolları, kafaları kısacası birkaç uzvu birbirine kenetlenmiş şekilde yürüyenleri görüncü utanıp yere doğru bakıyor, yapmadığı bir kötülük vicdanını titretmiş gibi.

Kollarına bakıyor ve belki de yaşadığı o ana kadar kimseye sarılamadığını fark ediyor kollarının. Kendiyle dalga geçercesine gülüyor. “Eh be çocuk senin neyine?!”… Sarıyor kollarını kendi bedenine. (O katı yürekten beklenmeyecek hareketler bunlar). Kollarının, onları anlamsızlaştıran boş amaçları yerine getirmesi yerine, hayattan zaman çaldığı vakitler kendini avutması için yaratılmış olabileceğini anlıyor o zaman.
Zeminin kaybolduğunu ve bir uçurumun boşluğundan pürüzsüzce düştüğünü hayal ediyor yeşil gözlerini kapatarak. Kendini bu hayale hazırlamıştır kim bilir ne zamandan beri. Zorluyor kendisini kaptırabilmek için bu uçsuz, ışıksız hayale. Ve istediğini elde ediyor. Hayatında tatmadığı gerçekliği (?) tattığını hissediyor, zifirlenmiş zihninin uydurduğu bu hayal sırasında. Boşluğa savrulurken dalgalandığını hissettiği kıvırcık saçlarına şükrederek içine dolan huzurun keyfini çıkarıyor. Kendi çabasıyla arattığı bu yeni heyecandan dolayı gurur duyuyor kendisiyle. “Sonu var mıdır?” diye düşününce cevabı bulamıyor. Bu düşün gerçekliğine o kadar düşmüş olacak ki, telaşla bedenine sardığı kollarını çırpmaya başlıyor, kötülediği ve kötüleştirdiği gerçek hayatına. Ama düşüşü daha da hızlanıyor ve bu, korkunun, içini daha çok kaplamasına yol açıyor. Çırpındıkça daha çok soğuyan kollarına, zorlukla aralayabildiği gözleriyle yarım yamalak bakıyor. Bir an için, yaşamı boyunca benzerini görmediği bir korku yerleşiyor içine. Kalbinin de, giderek can veren kollarının soğukluğuna eriştiğini hissediyor. Ne buraya düşerken atladığı yeri ne de düşeceğini düşündüğü bu uçurumun sonunu görebiliyor. Çaresizce ve korku içinde etrafına bakıyor bir süre zor bela açtığı gözleriyle; anlam verilecek hiçbir şey göremiyor. “Siyah bir perdeden başka bir şey yok!”

Karanlığın sonlanması için dualar ediyor, kime yalvardığını bilmeden. Kendisinin içine sevgiyi koyan kişiyi düşünüp dua ediyor. Ama, onun düşüşüne faydası yok yakarmalarının.

Kurtulmak için, anlam veremediği bu durumun sebebini hatırlamaya çalışırken, birden tiz bir kadın çığlığıyla irkiliyor, sesi tanıyor. Sesin nereden geldiğini anlamak için zorlukla da olsa, heyecanla açıyor göz kapaklarını bir anda. İçindeki telaşın da etkisiyle derin ve anlık bir nefes çekiyor içine. Tam o anda, güneş ışıklarının terk ettiği odasına dönüyor, sesin sahibini görüyor ve tanıyor. Olan bitene anlam veremeden, içine çektiği nefesi hediye ediyor başucunda bekleyen kadına. Artık hissetmediği için şükrettiği korkuyu da koyuveriyor yanına. Duyduğu çığlıkların arasına adının da karışabildiğini duyuyor en son.

Bu, adıyla çağrılıp uyandırıldığı son gün…

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Ziyaretçi Künyesi

Online

 

LIGHTSFROMDARKSOULS . Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner Converted into Blogger Template by Bloganol dot com

Blogger Gadgets