İki sene öncesinin yazıydı, bir sene öncesinin de olabilir. Nasılsa bütün yazlar aynı, sıcak, ter, yaz okulu... O yaz farklıydı fakat. Buluştuğumuz günün ertesi yazdı, arada görüşüp sadece selamlaştığımız yaz, hayatımı adadığımla.
Nefes almakta dahi zorlandığım bir an, yol kenarında öylece durup etrafa bilinçsizce göz gezdirmeye başlamıştım. Kolumdan biri çekiştirdi, tanımadığım bir kızdı, yine de tepki veremedim.
"Ring mi bekliyorsun?" dedi.
"Evet" dedim.
"Adın ne?"
"Enis han, birleşik ama."
"Garip bir isimmiş."
"Seninki ne?"
"Ne yapacaksın ki ismimi öğrenip?"
"Doğru. Otobüslere binip ayrı yollara gideceğiz, ve ertesi gün birbirimizi gördüğümüzde selam bile vermeyeceğiz belki. Hem versek de hacım, hocam gibi yeterince hitap şekilleri var."
"Niye duraksayarak ve birden hızlanarak konuşuyorsun ki."
"Güneşten ve senden sanırım"
Ring geldi, yan yana oturduk, yol boyunca konuşmadık, köprüye varıp, durağa beraber yürüdük, yine konuşmadık. Beni bıraksan bir ömür konuşmazdım zaten, sorularına cevap verebilecek kapasitem dahi anca vardı. Durağa gelince;
"Ben Ümitköy'de oturuyorum" dedi.
Bir şey diyemedim, fazla da sürmedi zaten.
"A dolmuşum geldi, hadi görüşürüz" dedi ve gitti.
Ben bekledim, çok bekledim. Duraklarda çok beklerim. Otobüs beğenmememden değil ama koca otobüse el kaldırma haddini kendimde bulmam.
Yine o yaz çimlere oturmuş kitap okuyordum. Kitap okumayı sevmem, yazmayı da. Nefes alıp vermeyi de sevmem mesela ama bazı şeyler zaruri. Kitapta Horace Walpole'un ünlü sözü "bu dünya düşünenler için bir komedya,hissedenler için bir tragedyadır." geçiyordu. Hastaydım, düşünmemek ve hissetmemek çok kolay oldu. İnsan hastayken duygu ve düşüncelerine çok daha hakim oluyor, bizi hastayken aciz kılan ve sığınma hissiyatı uyandıran da bu. Koca bir hiç olduğumuzu kendimize yaklaşınca anlıyoruz.
Süleyman geldi, Tuna geldi, Kürşat geldi. Emin gelemedi, İzmir'de ölmemekle meşguldü o büyük ihtimal.
"Hadi kalk" dediler.
"Hastayım" dedim
"Tamam işte ilacın Always'de"
Haklıydılar sanırım, doktor da bol bol sıvı iç demişti. Doktorlara da ara ara güvenmek lazım. 6 yılın birikimini taşıyordu bu cümle. Kalktım, yürüdüm, onu gördüm.
"Nasılsın?" dedi
"Kötüyüm biraz ya hastayım sanırım" dedim.
Belki öyle dememişimdir, hatırlamıyorum. Sadece bu cümlesini, yüzünü, mimiklerini falan hatırlıyorum. Yüz yüze adam akıllı son konuşmamızdı, unutmam garip.O gün içtik, .
Ne diyorduk, garip. Evet o vardı, öncesi garipti, sonra daha da garipleşti ben bir şeyler söyleyince. O gün söylemeyediklerim vardı. Diyemedim ki "bizden bir halt olmaz, sadece vicdan meselesi seninki, belli ki bir kaç şiirden etkilenmişsin." Diyemedim ki "bak ben bir salisede aşık oldum, bir bakmada, aradan aylar sonra mesaj atmışsın, belli ki iyi bir yola sokmuyorsun beni, mavilikleri görmeme izin verdin, ama uçurtmam asılı kalır o gökyüzünde, sen gidersin, çok belli, çok da güzel gidersin ha, ona lafım yok. Keşke hayatımın ağzına bu kadar sıçmasaydın."
Sonra harbiden gitti, müneccim boku falan yedirmediler bana, bok içinde yüzdüğümse doğru. Ama hiç kestiremediğim, düşünemediğim bir duvar örüldü. Zaten duvarlarla çevriliydim ama bu çok yüksekti ve diğer duvarların arkasından seçiliyordu. Biri gelmiş, sevgili falan olmuşlar. Acaba o bahsettiğimiydi diye çok düşündüm. Ne fark ederdi. Hazırdı artık, güven problemi dediğin bir saliseye bakar, bir bakmaya. Öyle olmuştu heralde. Acaba hangisi için öyle olmuştu. Umarım hayatımı adadığım için öyle olmuştur. Çünkü diğer türlü senaryo zaten bende vardı, onu da gayet akıcı şekilde oynayabilirdi. İkisinin o saliseyi yakalaması imkansız, imkansız diye çok şey var bu hayatta. Çoğunu gördüm, yadsıdım, takribi 359 tanesini falan.
Bir gün hayatımı adadığımın adımlarını izleyemediğim için çok sıkkındım. Mert aradı;
"Naban yarak?" dedi.
"Nabıyım amına koyayım canım sıkkın" dedim.
Otobüsü kaçırdım, telefonu kapattım. Yavşak şoför durağa bile yanaşmamıştı, yanaşsa da sanki binecektim, ibne herif. Sonra biri kolumdan çekiştirdi yine o kızdı. Döndüm;
"Çok boktan bir hayatım var" dedim.
"Herhangi bir ölümcül hastalığa yakalanmak için can atıyor musun?" diye sordu.
"Evet çok iyi olabilirdi."
"Sanırım ben de... Çocukken kafamda legolarla yapacağım binayı tasarlar hatta kağıda bile çizerdim. Ama iş onları takmaya, birleştirmeye gelince, çok alakasız şeyler yapar, sinirle vaz geçerdim. Şimdi de öyle, hayal etmek falan."
"benim çocukken hiç legom olmadı."
"Bir şey değişmedi ama, ikimizin de hayatı boktan."
Sonra görmedim bir daha, mezun oldu sanırım. O yaz 3. sınıftaydı. Saçları hafif kızıl, boyu benden hafifce uzun gibiydi. Hayatımı adadığımı çok gördüm sonrasında ama. Adımlarını izledikce ben de uzaklaşıyordum bu bok dünyamdan, o gözden kaybolunca daha dibe gömülüyordum sonra lakin. O yaz öyle bir ayak üstü konuşmuştuk onunla. Saçları artık tanımlamaya kelimelerimin tükendiği bir sarılıktaydı, gözleri de ne derinliğini, ne de maviliğini bıraktığım bir güzellikteydi. Ses tonunu Jeff Buckley'sine de, Jack White'ına da, James Maynard Keanan'ına da bakmadan her sese gözümü kırpmadan tercih ederdim. Boyu da boyumaydı. Ama sanırım çok güzeldi, benimse sadece hayallerim...
Hiç yorum yok :
Yorum Gönder