madde 1.
Umulanla bulunanın adaletsizliği içimde bir isyan patlatıyor, bu da blues ezgileri eşliğinde ayaklarıma yansıyordu. Kahveyi dökmeden kendimi kafamın içindeki ritme kaptırarak bankıma varabilmiştim. Kahvemden bir yudum aldım ve dünya bir kaosa sürüklendi. Kulaklarım infilak etmiş bir binanın duvarına yapıştırılmış gibi sessizlik ve uzaktan gelen uğultulara boğuldu. Bir şeyler şişiyor sonra patlıyor gibiydi. Kafamı çevirdim, gözlerim kapanmakla kapanmamak arasındaki o ince çizgide kısılmıştı, ve kalbim biraz önce kafamda çalan bluesa aksak ritimler tutmaya başlamıştı. Göğsümde gerçekleşen reaksiyonlar , bir cennet esintisinin katalizör etkisiyle hızlıca tepkişiyor ve gazlar ağzımdan sigara dumanı şeklinde çıkıyordu. Adımlarının sesleri, konuşması, yarım metre önümdeki cismi ve mıhlandığım bu bank... O, cennetin dünyaya vuran gölgesi gibi ve şu içinde yaşadığımız cehennemden kurtulup biraz soluklanabilmek için kaçabileceğimiz tek yer yamacı. Tanrının aynaya baktığında silüetinin yansıdığı bir portal gözleri. Ve bu kadar dingin okyanuslarda sörf yapamazsınız. Bu kadar açık gökyüzünde ve rüzgarsız saçlarında uçurtma da uçmaz. Kanatlarınız yoksa onun aşkıyla raks edemezsiniz. Yapabileceğim tek şeyi icra edip bankta otururken, onun hemen yarım metre önümden geçiyor oluşu, miyadı dolan ve büyük ikramiye vurmuş bir piyango biletiyle eşti sanki. Asansörde çıkacağım katın düğmesine basıp asansörün içine binmemek gibiydi. Kuşlar dikkat kesilmiş, bu karamizah soslu skeci izliyordu, bir uçak kuzey doğuya doğru hafif bir manevrayla yol kat etmekteydi. Güneş kendi sisteminde podyumda yürüyen bir manken edasıyla tüm hünerlerini sergiliyordu, onun da güneş gözlükleri vardı. Gözlerim mangala ters yatırılmış mantar gibi su koyvermeye başlamış ve bunun hangi güneşten kaynaklı olduğunu saptayamıyordum. Sanırım şu an nasa büyük şaşkınlıklar içerisinde dünyanın yaklaşmakta olduğu sonun burada, Beytepe’de gezinmekte olduğunu saptamaya uğraşıyordu. Bir yerlerde insanlar ölüyor, aç kalıyor, namaz kılıyor, yemek yiyor, kavga ediyor, sevişiyor, televizyon izliyor yahut kitap okuyordu. Ve ben sanki iki dünya arasında kalmamışcasına, sanki saçlarının kırıklarına kendi hayatımı iliştirmemişcesine onun geçişini -dışardan bakıldığında görülebilcek üzere- büyük bir huşu içerisinde karşılıyordum. Oysa içimde üçüncü dünya harbinden sonra enkaz üzerlerinde medeniyetini yitirmiş ve çeteleşmiş insanların birbirlerini dişleyerek öldürmeye çalıştıkları bir kavga büyüyordu.
madde 2.
Telefonu kapatıp, son sürat yanına geliyorum hemen. Konuşmana fırsat vermeden ilk iş sana sarılmak oluyor. Her şey öylesine olması gerektiği gibi ki ,bir tek sen kesişim kümesindesin hayal dünyasıyla gerçeğin, tamamiyle olduğun gibi aktarılmışsın, inanılması güç bir “işte o hayallerdeki, masalalardaki, romanlardaki kız” kimliğin var. Kafanı çevirişindeki asillik bir anime karakterinden fırlamış gibi. Sana dokunuyor olmak bugüne kadar yaptığım tüm kötülükleri, günahları aklıyor, yüce mahkeme gibi bir kalbin var, şartlı tahli ediyorsun beni, tek şartın hep yanında olmam. Bütün pisliklerim teninin kokusundaki baharın yağmurlarıyla bilrlikte akıp gidiyor paçalarımdan. Gözümün içine yerleştirdiğin bir gülücük var, ben o zaman görmeye başlıyorum dünyayı, “aa bunca zamandır neden görememişim bu yaşama sevincini” diyorum, seni bunca yıldır neden bulamamışım, bulduktan sonra neden bu kadar bekledim diyorum. Elllerinde ilahi bir şey var senin hem. Sana bakmaktan ağrıyan boynuma süzülüyor o sol elin ve geziniyor parmakların saçlarımın arasında, sonra birden gevşiyorum, öyle bir rahatlamak ki ayakta uyuyorum ve rüyam yine sen oluyorsun. Sana uyuyup sana uyanıyorum sanki. Kirpiklerinde yürüyüp, bungee jumping yapıyorum gözlerine doğru, saçların selamlıyor yukarı doğru sekerken, ellerim bile perdeleyemiyor kamaşan gözlerimi hem. Boğuluyorum bu betonların, bu şehrin, bu ne idiğü belirsiz insanların içinde, kafamı gömüyorum sonra sana sarılırken boynuna doğru. Bir nefes alıyorum, şehir yıkılıyor, göçebe hayata geri dönüyor toplumlar, bir yerden bir yere sarmaşıklara tutunup gidiyor insanlar. Nasa kendini fesih ediyor, daha bu dünyada seni tanımlayamamışken, uzayda ne işlernini olduğunu düşünerek, sen ayrı bir gezegensin, saçlarınla gözlerinle, gülüşünle, sesinle... Sonra bir tokat vuruyorsun ya hani “dünya da zaten uzayda” diyerek, o kadar da lafı gediğine koyarsın çünkü. Çünkü seni seviyorum da dersin, o laf öyle bir gediğe oturur ki, her şey dengeye gelir, tüm yoksunluklar, boşluklar dolar. Tamamlayıcı bir yanın varsa, o da senin kelimelerindedir. Söyleyip kaale alınmayacak tek bir bağlacın bile yoktur senin. Güç, kudret nefesindedir, hastalanınca, bir okuyup üflesen bana nasıl da ayaklanırım. Saçlarının sarılığında öyle bir bereket vardır ki insan ölemez, günler uzar da uzar, hayat yanında sonsuzlaşır, zaman önünde önünü ilikleyip saygı duruşuna geçer. İşte ben de dururum yanında, hep dururum. Ne olursa hani. Yıkılmam sen varken, izin vermezsin, ben de izin vermem sana bir şeyin dokunmasına. İnsan kalkanın olurum, sıkmadan kıskanırım seni hem. Bütün şarkılar, kitaplar sana yazıldı diye sanatçı avına çıkmam yani. Bütün ressamlar seni resmediyor diye evrendeki tüm fırçaları kırıp, boyaları çöpe dökmem. Rönesans İtalya’sına gidip, Neron’a gıpta edercesine ateşe vermem koca İtalya’yı, Floransa’yı. Çünkü oralara gideriz, sen seversin gezmeyi, ben de seninle gezmeyi severim. Bir italya akşamüstünde üşürsün mesela, ceketimi çıkarır omuzlarına asarım, ben it gibi titrerim belki o ara ama gizlemeye de çalışırım. Leş gibi de sigara kokmaz o ceket, bırakrıım sigarayı hem, ne gerek var dumanla bir şeyleri içimden koparıp savurmaya çalışmanın. Sen varsın ya, en güzel, en iyi, en dinleyici terapistim. Sana konuşurum, seni dinlerim. Sen varsın ya. Her şey olması gerektiği gibi.
madde 3.
Sabah 9 da kampüsteydim. Gerçekten in cin top oynuyordu, iyiymiş diyerek öylece oturmaya başladım. Derken öğlene doğru hareketlilik başladı, tanıdık yüzler, selamlar, muhabbetler beni germeye başladı, eski dünyama geri dönüyordum. Buralar, sen vardın ya, geçerdin bak tam şu karşıdan inerdin şöyle, adımların ne de büyülüydü senin. Ben buralarda oturarak sıçtım ağzıma, ama tek çekilebilr katlanılabilir saniyeleri hayatımın seni bu bankta otururken gördüğüm anlardı. Sonra bir şey olur gibi oldu, aniden kafamı kaldırdım. Ve bam! Hiç beklemediğim bir anda, yine yaşlı hastaların ilgi çekmeyen hikayerini dinleyip günümü hastane bahçesinde öldürmek varken oysa burada seni görüyordum. Bu neydi, nasıl bir duygu bu. Sol kolum uyuşuyordu, kalp krizi? Nefesim de kesilir gibi oldu, içime kaynar sular dökülüyordu sanki, bir an bütün dermanım kesilmiş vücudum titremye başlamıştı. Yüzümde farkında olmadan taktığım boktan bir sırıtışla seni izliyordum işte tüm bunlar vücudumda gerçekleşirken.
madde 4.
Ona gözüm değer değmez ölüyorum sanki ve onu sevmek gibi müthiş bir külfetin bedeli olarak cennetimi yanında alıyorum. Ne zaman görüş açımdan kaybolsa reenkarne sürecimi tamamlayıp daha berbat bir dünyaya savruluyorum. O bileklerini kavrayıp elleri birleştirilerek parmaklarının boyunun aynı olup olmadığı saatlerce incelenesi bir dilber. Abartı sanılanın aksine genel kanın üzerine çıkmak değildir. Gerçek; bir insan tüm içtenliği ve samimeyetiyle söyledikleridir, gerisi tamamen göreceli olup aşık adamın abartı yapamayacağı hususunda anlaşalım sayın okur. Çünkü öyle diyorsak öyledir, ve tüm hissettiklerimle o tam anlattığım gibi bir baş melek ve şu an ben sigaramı tüttürüp bunları yazarken, sen de bu sigara muhabbetinin üzerine bir sigara yakmaya hazırlanırken okur, bir yerlerde o bu doğaüstü güzelliğiyle endam ve ram ediyor.
madde 5.
Evet, o yürürken yine bir selvi gibi adımları yere düşerken mağrur, ama bir çınar gibi heybetli, öyle asillik dökülürken paçalarından,”abi Real Madrid maçı ne olur” dedi arkadaş, “ah be güzellik, oturma takımı bozulmasın diye atamadığım o kırık tekli koltuksun “1’den 2 abi o maç ben bascam akşam.” Dedim. “Emin misin abi?” dedi. Lan amına koduğum bir sus, hülyalara dalamıyorum bak senin yüzünden sikecem maçını “emimin eminim en azından dene lan 3-5 at.” Dedim. “Tamam bakalım deneyelim de, galatasaray sence bereberlik de olsa oynayamaz mı iyi top?” Hay amına koyayım, siktin attın şu saattir bekliyorum soğukta al çayını da siktir git “hay amına koyayım, siktin attın şu… Abi pardon dalmışım.” Dedim, sonunda sesli düşünmeye de başlamıştım. Çayı içtim, kalkıp olduğum yerde volta atmaya başladım.
madde 6.
Onunla konuşmalıydım ama nasıl? Onu ilk gördüğüm an düştüğüm hendekten kafamı kaldırdığımda gördüğüm tek şey, başıma vuran sapsarı bir güneşle açık, masmavi bir gökyüzü. Ellerim çamur içerisinde. Aklım ayık değil, yalpalayan düşünceler peydahlanıyor ağzımda. Parça parça dökülüyorum, ruhumun enkazında hayatını kaybetmiş hayallerimin cesetlerini bile toplamış değilim. O keskin çürümüşlük kokusundan kendime bile zor katlanıyorum. Kabul pek bir şey görmedim bu hayatta ama yuvarlanıyorum bir uçurumdan aşağıya ve bir gayret elimi savuruyorum. Elimden tutsa ya! Ne istiyorum lan ben? En uçuk ve yüksek hayali bar açmak olan, sittin sene evlenmeyecek, boş beleş takılacak, yata yata ölümü bekleyecek bir insan olarak şu an tek arzum sıcak bir yuva, evime ekmek götürebilecek bir iş, elini avucumun içerisine alarak her şeyi, tüm yorgunlukları unutabileceğim o… Hayat o kadar çirkin ki, evreni dengeleyen yegane şey o. Güzelleştirmek için bir de yavrumuz oluyor peh, benden nasıl da bir baba olurdu ama!
Güzellik? O saçmalıklarında ötesinde, evrenin yaratılışı, tanrının sorgulanışının da ötesinde, büyük bir muamma olarak mevzilendirmişti beni kendisine. Ve sanırım, yavaş yavaş bırakmaya başladığım bu yaşam denen sirkte, tekrar görev almaya başlayacaktım. Bu yüzden gidip konuşmalıydım. İptidai aklımın beni elvermesi işten bile değildi. Çocuktum ve sanki bir çocuk kilit sistemi ihtiva ediyordu gözleri. Konuşmayı yeni sökmüş, bir şeyden haberi olmayan, öğrenme arzusuyla gözlerinin içine saf saf bakan bir çocuktum.
madde 7.
“Peygamberinim, rab ol, en sevdiğin kulun olayım güzellik. Başka gayem olamaz bu hayatta, önüme bir seni koymuşlar, seni aşarsam arkası hiçlik. Gel sen de kucakla beni. Sabah içtiğin ilk çayı ben doldurayım bardağına, hemde demleme, senden dakikalarca önce kalkar demlerim, sonsuza kadar da demlerin, ben hep severim seni. İlk içeceğin sigarayı sarar hazır ederim masaya, yok sigarayı bıraktım başlamam dersen bırakırım yemin olsun ben de. Vakit geçmiyor diye içiyorum ya zaten, sen varken zaman bükülüyor. Okuyacak kitap bulamazsan hemencecik yazarım bir tane senin için, sıkılırsın belki çünkü senden başka bir şey anlatamam, senden başka bir şey öğrenemedim şu hayatta. Hergün şiirler yazar şiirler okurum hem, gülümsersin bilirim, öyle yediririm ki narin ruhunu cümlelere ve öyle sıcak gülümsersin ki, susarız ve susmak sıkmaz, bilakis kana kana doyarız birbirimize. Ne masallar var bende, uykunun seni tutamadığı gecelerde ben tutarım ellerinden ve seni anlatan masallar okurum. Seni anlatan şiirler şarkılar mırıldanırım kulağına usulca, sesim kötüdür güzellik ama fısıldarsam pek de fark edilmez. Hem senin için ses tellerimi aldırırım istersen, konuşmama hiç luzüm kalmaz. Sana baktıkça kuduran cümleler sesimin kaldıramayacağı bir duygu yüküyle vuruyor ağzıma bazen. Dilim damağım kuruyor beynim uyuşuyor, ne vakit uzaktasın gözleririm kararır gibi oluyor. Gel aydınlat beni güzellik, ben hep seni severim, seni üzen ne varsa söyle yerle bir edeyim, senin için de hep tek parça kalayım, anla artık güzellik, sen yoksan çaya attığım tek şekeri karıştırmanın bile anlamı yok. Seni seviyorum.” Bu cümleler birbiri ardına hızlı trenler gibi ring ediyordu aklımı, hemen söylemeliydim, yoksa kalp krizinden ölecektim. Nihayet ellini masanın üzerine koydu, telefonuyla uğraşırken, ellerini kavrayamasam da konuşmaya başladım nihayet; “Hergün şiirler yazdım, daha nasıl anlatılabilir bir aşk bilmiyorum.”
madde 8.
Hadi gel kaderlerimizi tokuşturalım, ben o sigarayı yakıyorum da. Bu da bir şiirdi aslında, ama sanırım! sarhoşum biraz. Bu da bana her şeyi düşünebilme ve yapabilme haddini veriyor. Sen varsın karşımda, vallahi bak, yemin edebilirm inandığın ne varsa üstüne, karşımda gibisin ki öyle. Göz bebeklerin diyorum bak, her şeyin başlangıcı onlar. Tanrı, evrim, tanrı parçacığı hikaye, göz bebeklerin diyorum yahu! Şarap diyorum güzellik, bitti. Sigarayı da içtim. Sen nerdesin ve ne düşünürsün ki? Uyu güzellik, göz kapakların kapattığında göz bebeklerini, belki hayat da biter. Kıyamet sen uykuya daldığında kopar belki hem. Ben öyle müjdeliyorum kendimi. Başka senaryolar çok ağır, taşıyamıyorum.
madde 9.
Sonra onu gördüm, çok uzun süre geçmişti lan üzerinden. Çok uzaklardan parıldıyordu bildiğin. Beheyt, ben böyle gün-doğumu, gün-batımı görmemiştim ömrüm boyunca. O manzaranın karşısına ne büyükler devirilir, ne şiirler, ne romanlar yazar insan olan. O deniz gözlerine dökülmüş, sapsarı güneş gibi kaküllerini görünce dilim tutuldu desem, ne kadar gereksiz atraksiyonlara girdiğimi anlatabilirim sanırım. Velhasıl geçti gitti. O an anladım, işte hayatımdaki görebileceğim tek gerçek oydu, tek gerçeklik. Uzun zaman olmuştu, evet, ben yine başlamıştım ya kurgulamaya, varsa tanrı biliyor, iyi oldu bu gerçek, sikindirik sahte düşüncelerime, güzel bir ders dahaydı benim için. Günlerdir içimi yiyen, “neden be, neden, niye?” sorularının cevabını gördüm bugün. İşte bu yüzden bak geçiyor cevap, bak bir ona, nedeni, niyesi mi var, bak bir ona işte, nice ressamın masterpiece’ini tuvale bakmadan çizdirebilecek bir tanrıça misali geçiyor işte. Bak gülümsüyor, çukurlaşıyor yanakları, adımları hala aynı, bak kendine; oturuyorsun, ellerin titriyor hala, sigaranı zor tutuyorsun, otur, sadece otur artık. Akşama kadar oturdum öyle, ders mers hak getire, kalktım gittim sonra.
Hiç yorum yok :
Yorum Gönder