Brokolilerin arasından düştü. Rengi en az brokolilerinki kadar yeşil olduğundan dolayı bıçakla onu da kesmediğim için şanslıydı. Sanki yukarıdan bir el onun hayatını bağışladığı gibi, beni de iştahsızlık ve vicdan azabından kurtarmıştı. Bu kıpır kıpır, zararsız ve ufak canlının birkaç fotoğrafını çekmek istedim. Ancak birkaç denemeden sonra ışık şartları el vermediği için ertesi sabahı beklemeye karar verdim.
Misafirimi iyi ağırlamak için boşta duran bir hardal kavanozunu yıkayıp pamukla doldurdum, içine de önceki evinden (brokoli) bir yaprak kopardım. Ama sunulan yemeği yemeye ve misafirhanesinde kalmaya pek istekli olmadığını görünce hakarete uğramış gibi hissettim. Bu çirkin böcek kim oluyordu da beni beğenmiyordu? Asıl meselenin beğeni değil bir çeşit yaşam mücadelesi olduğunu, o canhıraş şekilde kaçışları gözüme çarpınca anladım: Bu tırtılın koza örme zamanı gelmişti ve kendine uygun bir ortam arıyordu. İsteğine saygı duysam da bu soğukta onu dışarı bırakamazdım. Kavanozun içine su sıkarak nemlendirip sıcak bir yere koydum. Gece yarısı ezecek olmam ihtimalinden korktuğum için kapağı da kapattım ve ölmemesini umarak uykuya daldım.
Sabah ilk iş kavanozun kapağını açtığımda, kapağa yapışmış şekilde hareketsiz durduğunu gördüm. Ölmüştü. Son anlarında hapsedildiği yerden kurtulmaya çalışması gözümde canlanınca, büyük bir suçluluk ve üzüntü hissettim. Bir sigara yakıp bir süre kavanoza yapışmış halde duran masum ölüyü seyrettim. Atsam atamazdım, daha sonra kullanmak üzere tam da ona rastladığım gün boşalttığım kavanozun kapağına yapışık şekilde duruyordu. Sahi ne diye kendini yapıştırmıştı oraya? Ölü bir beden yaprak gibi düşmez miydi sarsılınca? Bu fikirler beynimde çakınca kapağı alıp yakından baktım. Kendini beyaz, incecik, ip gibi bir maddeyle bağlamıştı. Tam o anda bedeninin üst bölümünü oynattı. Büyük bir rahatlamayla gülümsedim. Üstümden kalkan yükün verdiği hafifliğe sığınıp daha fazla riske girmemek adına gece olana kadar kavanozunu havalandırdım.
Ertesi sabah karşılaştığım manzaranın verdiği şok önceki günkünden bile fazlaydı. Pupa evresine girmiş, kozasını örmüştü bile. Her gün "Acaba bu herifi başka nasıl şaşırtsam?" diye mi düşünüyordu? Yoo, kendince yaşıyordu işte o da. Her can, dünyaya kendi gözlerinden bakıyor, sadece kendi hayatını sürüyordu. Ancak doğal yaşamın işleyişinde bile kendine pay çıkarmayı becerebilecek kadar benmerkezciliğe sahip tek canlı, insandı. Hiçbir şey yapmadan, sadece durarak beni daldırdığı düşüncelerle, bana tevazuyu döve döve öğreten bu canlıya karşı büyük saygı duymaya başlamış, eşitim saymıştım. Her ne kadar ikimizin canının kıymetini denk görsem de, kozasını örerek dışarıya karşı artık tamamen savunmasız kalan tırtıl, sorumluluğunu zoraki olarak bana bırakmıştı.
Koza metaforu, içine kapanık insanların ketum tutumlarını betimlemekte çokça kullanıldığı için, kozasını gördüğümde duygulanacağımı düşünmüştüm. Ne yalan söyleyeyim, hiç öyle bir his oluşmadı. Çünkü ikimizin kozası arasında kocaman bir ayrım olduğunu fark ettim. İkimizin de koza örmeye ihtiyacı vardı. Ancak o bunu yaşamak için yapıyordu, bense delirmemek için. Bu evre onun hayatındaki sürekliliğin bir parçası, bir tür ilerlemeydi; benimki ise daha çok muhafazakar, kendini korumacı bir tutumdu, yani gerilemeydi.
Devamlı olarak her gün, kavanozunu havalandırdığım ve nemli tutmaya çalıştığım, çok uzun süren pupa evresi süresince beni efkardan çok meraka sevk etmeye başladı: "Acaba kozasından ne zaman çıkacak?", "Ölmüş olmasın?", "Acaba bir şekilde müdahale mi etmem gerekiyor?"... Derken bir gün kozası kapkara kesildi.
Sonunda en kötü senaryonun başıma geldiğinden mi yoksa bu ufak canlının doğasında hala beni şaşırtacak numaraları olduğundan mı emin olamadığım bu görüntüden sonra hem tereddüt hem tevekkülle uyudum.
Uyandığımda kavanozun kapağında ters şekilde asılı duran şeyi fark ettikten sonra tamamen görmek için nazikçe kapağı kaldırdım.
Karşımdaki manzara buydu... Önceki hayatına dair hiçbir şey hatırlamıyormuş gibi duran tırtıl/kelebek ilk defa görmüşçesine bakıyordu bana.
Hayatta en azından bu işi elime yüzüme bulaştırmamamın verdiği sevinçle karışık bir hüzün de kapladı içimi. Çünkü o gün, onun hayatından biraz daha zaman çalamayacağım gündü. Bavulu kanatlarında gitmeye hazır gibi duruyordu. Bense onu gara uğurlamaya gitmiş gibiydim. İşte aynen öyle bir ayrılık hüznüydü içime yerleşen. Filmlerde veda edilen yolcular, hep son anda gitmekten vazgeçip koşup sarılırlar kendisini uğurlamaya gelene. İnsan hayatta da böyle olsun ister. Giden bir şekilde mantığını yitirip vazgeçsin, dönsün. Dönüp de yapacağı hiçbir şey olmasa bile dönsün. İnsan içten içe gitmesin ister. Ama yolcular gerçek hayatta hep giderler. "Gitmek zorunda mı?" diye düşündüm ben de. İncecik bacağını hasretle cama yaslaması son nokta oldu. Gitmek zorundaydı.
Konmayacağını bilerek parmağımı uzattım. Biliyordum çünkü bu hareketi yaptığım böceklerin çoğu, bunu bir tehdit olarak algılayıp kaçarlar, en azından tereddüt ederlerdi. O ise bir anda, kararlı hamleyle, tereddütsüzce atladı parmağıma. Sevindim. "Demek ki gidenlerin de içinden gelmezmiş pek." diye düşündüm. Vedalaşmanın amacı, gittiğini haber vermek değil, gitmek istemediğini söylemektir. Parmağıma konduktan sonra kısacık bir an için dönüp yüzüme baktı. Pencereye doğru götürdüm. Bakışmamız, yemyeşil kanatlarını rüzgarı okşarcasına çırparak uzaklaşmasıyla son buldu.
Bir yolcunun daha arkasından bakakalmıştım. Gidenlerin yavaşça uzaklaşmasını izlemeye alışmıştım da artık. Çok da üzülmedim. Hem arkasında arkadaşlığımızın anısı olarak boş kalan kozasını da bırakmıştı. Nihayetinde benimle olan serüveninin bittiği yerde kendininkinin başlayacağını bilmek beni teselli ediyordu.
...
Hiç yorum yok :
Yorum Gönder