Aylardan Kasım, geçen iki yılın Kasımına göre biraz farklı
ama. Artık derslere giriyorum, fazla abartmamak kaydıyla. Haftada iki üç gün,
üç dört derste boy gösterdiğim oluyor, herkes şaşkın. “Başımıza taş yağacak”
diyerek yanına buyur ediyorlar beni. Aslına bakarsan özlemişim masaları,
sıraları, ders ortamının muhabbetini. Sonra ilk sınav. İki yılın ardından
gireceğim ilk sınav. Sondaj Tekniği, isme bak be, hevesleniyorum. Dersine hiç
girmedim ama devamsızlığı takmayan bir hocanın dersi olduğu için gönül
rahatlığıyla elime alıp 80 küsur sayfalık notları gece gündüz çalışıyorum.
Sınav günü, hiç adetim değildir, erken kalkıp düşüyorum okul yoluna. Otobüste
çalışıyorum, kampüse çıkan serviste çalışıyorum. Sınıfa giriyorum “oha kesin
kıyamet kopacak” diyorlar, “tamam lan tamam uzatmayın artık da şu neydi mına
koyim ya?” diyerek bilgi alış verişlerinde bulunuyorum. Önüme kağıt geliyor,
öss zamanında bu kadar heyecan yapmamıştım. Açıyorum kağıdı, zevkle
dolduruyorum her tarafını. En az 80’lik bir kağıdı asistanın ellerine gururla
teslim edip dışarı atıyorum kendimi. Sigaramı yakıp eserek yürüyorum kampüste,
bir sade kahve almak hakkım artık, önümüzdeki sınavlara bakacağız hem, evet.
Aradan üç dört gün geçiyor, bölüme giriyorum ve duvarlar
beni ismimle karşılıyor. Her yere asılmış kağıtlarda “20824944 numaralı öğrenci
Enishan Özcan’ın acil olarak bölüm başkanının odasına gitmesi rica olunur”
yazıyor. Geriliyorum, bölüm başkanı? N’apacak acaba? “Lan it, iki yıldır
derslere geldiğin yok, dersleri alıp alıp f2 ile bırakmışsın. Şimdi okuyacağın
mı tuttu. Siktir git, siliyorum kaydını.” Diyebilir mi? Diyebilir elbet, hakkı
var. Şaşkın bir şekilde dersi siktir edip, odasına yöneliyorum bizim bölüm başkanının.
Kapıya bir bakıyorum, Sondaj Tekniği notları asılı, odaya girmeden notuma
bakmak var aklımda ama listede ismim yok, ve aşağıda kalemle ismim yazılı yine,
ders sorumlusu bölüm başkanını görmem önemle rica ediliyor. Orda çakazlıyorum
olayı biraz, kapıyı vurup, içeri girmeye çalışıyorum ki kapı kilitli. Bir hışım
dalıyorum bilgisayar odasına. Transkripti açıyorum ve… Evet. Ben Sondaj Teniği
dersini almamışım ki. Öyle bir dersle uzaktan yakından alakam yok.
Güldüm o an. Ben buydum işte, hep böyle olmamış mıydı? Niye
şaşırsaydım artık. “Almadığın bir dersin sınavına gece gündüz çalışıp girmek
gibiydi seni sevmek” diye, not düşüyorum hemen defterimi çıkarıp. Karşılıksız
sevmenin jargonuna yeni bir cümle de benden. O durumda yaptığım tek şey buydu.
Nasılsa hayatım hep böyleydi, o kadardım. Uğraşacak bir şey yoktu,
düzeltebileceğim bir şey yoktu, benden bir bok olmayacaktı. O zaman bari
yazsaydım. Gündelik saçmalıklarımı sana ilişkilendirseydim ya, belki tüm bunlar
birleşirdi karşımda ve hayatım daha çok umursadığım bir şeye dönüşürdü. Bu
yüzden yazmalıydım sadece, bu kadar.
Okyanusları yada denizleri ayıran nedir? Renkleri mi ,yoğunlukları mı ,yoksa hayatlar mı?
YanıtlaSilHiçbiri değil yalnızca, haritada ki ince kesik çizgiler varolmayan çizgiler.
Güzel hikaye ama duygularını tam net aktaramamışsın sanki.
YanıtlaSil